12 Kasım 2013 Salı

SARIGÜL, “İRONİ” VE CHP / BEDRİ BAYKAM / 12 Kasım 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..




Gündem hızla akıyor. Bu satırları "bıçaklanma" davamın karar duruşmasını beklerken Adliye’den yazıyorum. Sabah gazetelerde FB-GS maçını okuma keyfine bile vaktim olmadı. Maçın en güzel yanı, bitiminde futbolcuların dostça kucaklaşması ve forma değiştirmeleriydi. Bu ülkede o kadar özlemişiz ki böyle güzel görüntüleri... 1. sayfaların iç karartıcı haberlerinin yanında tam bir teselli ikramiyesi gibi geldi.
Erdoğan, yine ısrarla
"Mustafa Kemal" diyormuş Atatürk'e. Arınç yine tavır koymuş da "Mustafa Kemal Atatürk" demiş! Her şey nasıl göreceli oluyor... Mesela 90'larda sevgili Ahmet Taner Kışlalı'yla beraber "Mustafa Kemal" demeyi tercih etmeye ve ön plana çıkarmaya başlamıştık. Nedeni basitti: Bir sürü sağcı ve hatta çoğunlukla din istismarının önünü açan siyasi, ısrarla "Atatürk" dedikleri için, genç, kararlı devrimci, ödünsüz Mustafa Kemal' in adını kullanmak bize doğru karar olarak görünmüştü. Bizim için Mustafa Kemal ile Atatürk arasında hiçbir zaman bir fark olmadı. Bizim söylemimiz o dönemin gündemine olan bir tepkiydi. Kemalizm'e de gönülden inandığımız için, bu ayrıca daha da iyi geliyordu kulağımıza. Tabii bizlerin "Mustafa Kemal" deyişi ile Erdoğan'ın bu tercihi yapışı arasında, buradan Himalayalar'a kadar fark var.
Başka bir güncel konu: Sarıgül'ün Kral FM'de Erdoğan için söylediği
"O bir dünya lideri, İstanbul'la uğraşır mı?" sözünün ironiyle söylenip söylenmediği. Yanıt zor değil. Mesela benzer bir cümleyi ben kursam, "Başbakan bir dünya lideri, kalkıp resim sansürüyle uğraşır mı hiç?" desem, bunu mecaz olduğunu herkes anlar! Çünkü AKP iktidarı ve Başbakan hakkında neler düşündüğümü dünya alem zaten bilir. Halbuki Sarıgül'ün AKP veya Başbakan'a yönelik bir eleştirel birikimi pek yok. Diyelim ki sıfatı gereği bizler kadar açık tavır almadığı gibi, konuşulanlar arasında Emine Hanım ve Başbakan ile olan insani yakınlığı da hep var. Bu da yetmedi, Sarıgül, CHP'ye yanında Hayri İnönü ve Erbakan'ın yeğeni Sabri Erbakan'la gelerek ayrı bir siyasi mesaj verdi. Yani herhalde "ben her kesime eşit uzaklıktayım"ı öne çıkarmış oluyor. Güzel de Sarıgül'ün kendini içine soktuğu yeni siyasi ortam, Şişli Belediyesi'nde bayramlaşma buluşmasına benzemez! Türkiye'de laiklik boğazlanırken en kritik direnç tepkilerini veriyor halk! Bugün ortamın gereği, CHP bünyesinde önce kendi bahçene, potansiyel seçmenlerine ve ideolojine sahip çıkacaksın, nerede durduğunu dosta düşmana göstereceksin, ondan sonra durum akışında, kalkıp farklı ve kararsız seçmenlere belki yönelebilirsin. Ama önce sağlam adımını herkese göster. Hele her gün şiddetini arttıran yaşam tarzına yönelik müdahaleler söz konusuyken! CHP kökeni bu ortamda artık haklı olarak tepki bekliyor!
Sarıgül'le olan sohbetlerimizde, son bir-iki yılda kendisinin CHP'ye dönüp, İstanbul'a adaylığını koymasından duyacağım mutluluğu aktardım. Hatta bunu kendisinin çalışma grubu içerisinde de tekrarladım. Ancak şu anda da yine kendisine yapıcı bir eleştiri yapmaya mecburum: CHP seçmenleri veya Atatürkçüler’in artık “ortada” tavırlara tahammülleri yok. Hem İsa'ya hem Musa'ya yaranma çabası, en korktuğumuz konu olan oy bölünmesini körükleyici olabilir. Hatırlarsak, benim Genel Başkan adayı olarak katıldığım Kurultay'dan sonra, 2005’de aynı sıfat için aday olmuştu. Şimdi yerel seçim yaklaşırken, konunun ve hedefin farklı olduğunu önce kendisi bilmeli ve artık ona göre davranmalı. Şayet yaklaşan seçimlerden İstanbul Belediye Başkanı olarak çıkmak istiyorsa, bu hassas konulara son derece dikkat etmeli, kaş yapayım derken göz çıkartmamalı. Kendisinin zaten Atatürk’e gereken önemi ne kadar verdiğini biliyoruz. Gereğini yapsın yeter. Çünkü tüm muhalefet CHP adayının arkasında durmalı. Benim arzum sevgili Sarıgül’ün belki birazcık unuttuğu CHP kimliğini acilen içinden hatırlaması ve partililerin nabzını daha iyi tutarak, polemiklere fırsat vermeden çizgisini sürdürmesi, herkese hoş görünmeye çalışmaması, partiye kimilerinin “
ideolojimizi kaydırıyor” suçlamaları eşliğinde değil, kendisinden beklenen şekilde giriş yapması… Çünkü başarması ve İstanbul’un alınmasını herkes ister! Aday kim olursa olsun!
Davaya girip çıktım. Tutuklu sanık indirimsiz toplam 25 yıl aldı. Keşke bunlar hiç yaşanmasaydı. Keşke bu adam, beynini yıkayıp kendisine bu cinayeti sipariş olarak verenlere kanmasa, ailesini perişan duruma düşürmesiydi. Normalde avukatımla talebimiz davanın açık terör bağlantısı nedeniyle farklı olarak ele alınmasıydı. Ama anlayamadığım şekilde bize besbelli gelen bu bağlantılar ortaya çıkarılamadı.

8 Kasım 2013 Cuma

November 22 - Piramid Sanat | Bedri Baykam '8 Seconds that Changed the World'


Bedri Baykam
8 SECONDS THAT
CHANGED THE WORLD
THE JFK ASSASSINATION 50 YEARS LATER

November 22, 2013 – January 5, 2014

Opening : November 22, 2013 Friday | 6 - 10 pm

The King had gone to conquer the lands of his own backyard
that challenged him the most.
He was only one street away from victory when the enigmatic 8 seconds struck...
The title of Bedri Baykam’s exhibition that will take place on November 22, 1963, exactly to the 50th year of the day Kennedy was killed, is "8 Seconds that Changed the World"…

In 1963, during a political propaganda trip to Dallas together with his wife Jacqueline Kennedy, JFK had been killed on Elm Street by a bullet that heavily wounded his brain on top of his two other wounds. 50 years later, the question on who might have killed Kennedy or organized this complicated conspiracy remains an unsolvable mystery under dark shadows. Few hours later, Lee Harvey Oswald who had been arrested, charged with the murder on the same day of police officer J.D. Tippit, was chosen by the Dallas authorities in an unprecedented speed as the “lone nut assassin” that had killed the President. When two days later Oswald who had denied all charges, was eliminated by Dallas club owner Jack Ruby, those accusations against Oswald had full opportunity to spread at a faster pace without any obstacles.

The JFK Assassination which had been subject several times to dense efforts for being solved- or rather dense efforts for being left unsolved (!)- like those of the Warren Commission or the one of the House Select Committee on Assassinations (HSCA), looks like an abyss and that has been the subject of countless books and films.

Baykam who had lived himself the shock of the assassination in 1963 when he was 6, has been an amateur researcher on the case since then. The artist who has traveled twice to Dallas and New Orleans, has gone through dozens of books and videos, has met the directors of the 6th Floor Museum and independent international experts on the case such as Robert Groden or Don Miller.

Baykam’s exhibition comprises canvases, 4-D lenticular works, installations, soundtracks and videos. The artist also will have two videos on display at the exhibit. The first one is an 8 hour long video where Baykam talks about the “case”. The second one is an hour long “abstract visual collage” video about the assassination. The Turkish version of the long video is about ten hours. During the exhibition, there will be film showings and panel discussions about the JFK Assassination at Piramid Sanat.

In the exhibition catalogue, there will be articles by critic Emin Çetin Girgin and forensic scientist Mrs Sevil Atasoy, alongside Baykam’s own article.

Baykam will also publish a book on the Kennedy case that carries the same name, “8 Seconds that Changed the World” in 2014. The first chapter of the book finds its place in the catalog as a teaser.

Baykam who has had several comprehensive historical reference exhibitions like the ones on the Turkish İndependence War (Kuvay-ı Milliye 1994), 27 May Revolution (555K-1990), the 68 Generation (1997), the Cuban Revolution and Che Guevara (1998), Turkey today (I’m Torn Inside- 2010) is also a known political activist and writer.

“8 Seconds that Changed the World” will be on show at Piramid Sanat for 6 weeks until the 5th of January.







5 Kasım 2013 Salı

HAPİSHANEDEN İNSAN SESLERİ… / Bedri Baykam / 5 Kasım 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Bugün size hapisten özgür (!) dünyaya sesini duyurmaya çalışanların hikayelerini aktarmak istiyorum.
Geçen Çarşamba günü Hasdal Askeri Cezaevi’ndeydim. Medyadan duymuşsunuzdur herhalde, Ergenekon davasındaki savunmalarıyla halkımızın kalbinde taht kuran Teğmen Mehmet Ali Çelebi, Ergenekon davasında tanıştığı Kezban Merey ile Hasdal’da evlendi. Kemal Kılıçdaroğlu, Baro Başkanları Metin Feyzioğlu ve Ümit Kocasakal ile siyasi davaların değerli avukatları Celal Ülgen ve Hüseyin Ersöz de bu buruk mutluluğa tanıklık edenler arasındaydı. Belki de geleceğin başbakanının düğününe katıldık, kim bilir… Çelebi hapishanedeki bu süreci internet üstünden uluslararası hukuk eğitimi alarak geçiriyor, geleceğine yatırım yapıyor.Türkiye onu seviyor ve ona güveniyor.
            O soğuk, buz gibi ama samimi insani sıcaklıklarla ısınan bu ortamın içindeki diğer davetliler arasında birçok tutsak değerli subay vardı. Mehmet Aygün, özgürlük arayan tutsak bir can hakkında heykel yapmış. Ağaç gövdesinden nefis bir iş. Ruhu var. Onların özgürlüğünü ellerinden alan komplolara karşı en büyük gücü, Atatürk’ün “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” felsefesinden aldıklarını söylüyor. O ağaç gövdesinin üzerinde 102 başka tutsak subayın imzası var. Sözlerini şöyle tamamlıyor Kurmay Albay Aygün: “Türk askeri kurallara uyar. Ne kilise ne camii bombalar, bu da zaten komployu ispat eden ana faktördür. 1907 Lahey kurallarına, Osmanlı dönemi dahil hep uymuşuzdur”.
             
Tutsak subaylardan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen, orada bir kitap hediye ediyor bana: “Kardak’ta Kahraman, Hasdal’da Esir”. Kendisi 1996’da Kardak Krizi sırasında kayalıklara Türk bayrağını diken SAT Timi’nin komutanıydı. 398 sayfalık kitabında Emperyalizm destekli cemaatin subayları nasıl esir aldığını, Ergenekon ve Balyoz davalarının nasıl birer kurgu olduğunu anlatıyor. Ordunun öz eleştirisi ve Hasdal’da yaşam da kitabın içeriğinin diğer ilginç açılımları. Her şey detaylı, alıntılı, kanıtlı. Kaynak Yayınları’ndan; muhakkak okuyun! Balyoz tutukluları bana ayrıca arada sırada mektuplar yollayarak içlerini döküyorlar. Her şeye rağmen geleceğe güvenle bakmaya çalışıp yan yana durarak çektirdikleri fotoğrafları yolluyorlar. Bazen bonkörce yaptıkları iltifatlardan mahçup olup, dışarıda demokratik mücadeleyi sürdüren bizlerin omuzlarına güvenle yükledikleri sorumluluklar altında eziliyorum. Bir yandan başlarına gelen akıl almaz senaryo ürünü komploları kalemlerine sığdığı ölçüde yazarken, bir yandan da aileleriyle beraber yaşadıkları akıl almaz maddi manevi zorluklarla boğuşuyorlar. Hiç hak etmedikleri bir durumla karşı karşıyalar. Aralarından biri bana portremi yapıp yollamış teşekkür etmek için; yine ne diyeceğimi bilemedim. Onu da aynen daha önce Ali Özoğlu’nun bana yolladığı “Özgürlük Çiçekleri” gibi atölyeme koydum.
Sevgili Tuncay Özkan’ın da yeni bir kitabı çıkmış. Adı: “Ötekiler”. Henüz okumadım ama Ayşe Arman’ın, Tuncay’ın sevgili kızı Nazlıcan aracılığıyla soruları içeri yollayıp yaptığı röportajı okudum ve çok merak ettim. Dün Tuncay’ın kitabını Tüyap’ta okurları için onun adına imzaladım. Çok yoğun bir duygu bu. Sevgili Tuncay, bu duvarlar sonsuza dek böyle dikilmeyecek. Özgürlük, bir hayal, bir teori, bir hatıra olarak kalmayacak, inan bana. Bu ülkede yaşadıklarımız ve geliştireceğimiz dayanışma bunu sağlayacak.
Subay eşleri görüyorum. Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç’ın yaşamdan, davalardan tanıdığım, dost olduğum eşi Güney Kılınç ve emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın eşi Nilgül Doğan. Her ikisi de metanetle yaşamlarını sürdürürken ömürlerinin belki de sonbaharında bu dramı yaşıyor olmalarına kahroluyorlar. Ama hep kararlı bir gurur ve inançla. Subay eşlerinin çoğu seslerini duyurabilmek için her Cumartesi “Vardiya Bizde” platformlarında buluşuyor meydanlarda… Bence muhakkak bir gün onlara katılın, seslerini, çığlıklarını dinleyin. Bu sorun hepimizin.
Ergenekon davası bizleri deli edecek şekilde sonuçlandı. Mustafa Balbay artık Ankara Sincan Cezaevi’nde. Sevgili eşi Gülşah, kızı Yağmur ve oğlu Deniz’le artık nispeten biraz daha sık ve rahat görüşüyor. Yağmur ve Deniz’e, daha doğrusu geniş bakarsak Yağmurlar’a, Denizler’e, Aliler’e, Sedefler’e bunu yapanlar, onları ailelerinin temel direğinden uzak yaşamaya mahkum edenler, elbet bir gün bu kararlarıyla yüzleşecekler… Belki ahirette ama tercihen bu dünyada, bu topraklarda! 

4 Kasım 2013 Pazartesi

22 Kasım - Piramid Sanat | Bedri Baykam 'Dünyayı Değiştiren 8 Saniye'‏


Bedri Baykam
DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 8 SANİYE
50 YIL SONRA KENNEDY SUİKASTİ

22 Kasım 2013 - 5 Ocak 2014
Açılış : 22 Kasım 2013 Cuma | 18:00

Kral, kendi ülkesinde en dışlandığı topraklara meydan okumaya gitmişti.
Zafer kutlamasına tek sokak kala yaşandı o çözülemeyen 8 saniye...
Kennedy’nin öldürüldüğü gün olan 22 Kasım 1963’ün tam 50. yılında açılışı yapılacak olan serginin adı “Dünyayı Değiştiren 8 Saniye”…

1963 yılında, eşi Jacqueline Kennedy ile katıldığı bir siyasi propaganda gezisi sırasında Dallas Elm Street’de başından aldığı ağır kurşun yarası sonucu ölen JFK’i kimin vurduğu ve yapıldığı söylenen komployu kimlerin organize etmiş olabileceği 50 yıldır çözülemeyen bir giz perdesi… Cinayetten birkaç saat sonra, o gün aynı zamanda bir Dallas polisini de vurduğu iddiasıyla tutuklanan Lee Harvey Oswald, tüm Amerikan polisi ve yetkililerince (şaşırtıcı bir hızla) cinayeti tek başına işleyen, “yalnız kaçık” statüsüne sokulmuştu. Hakkındaki suçlamaları reddeden Oswald, cinayetten iki gün sonra Dallas’taki gece kulübü işletmecisi olan Jack Ruby tarafından “temizlenince” bu savları yaymak daha da kolaylaşmıştı.

Başta ünlü "Warren Komisyonu" olmak üzere, birçok defa çözülmeye çalışılan veya çözümsüzlüğe mahkum edilen JFK cinayeti, her zaman ilgi çeken ve hakkında yüzlerce kitap ve film-video bulunan dipsiz bir kuyu…

Cinayetin yarattığı etkiyle 1963’te altı yaşındayken karşılaşan Baykam’ın konuya ilgisi o günlerde başladı. Suikastle ilgili detaylı bilgiler toplayabilmek için iki kere Dallas’a ve New Orleans’a giden sanatçı, aynı zamanda JFK cinayetiyle ilgili sayısız kitap okudu, film izledi, 6th Floor Museum yetkilileri ve cinayetin en tanınmış uzmanlarından Robert Groden başta olmak üzere birçok kişiyle görüşmeler yaptı.

Baykam’ın sergisinde tual ve 4D çalışmalar, mekan düzenlemeleri, ses ve video yerleştirmeleri yer alıyor. Sergi salonunda Baykam’ın konuyla ilgili 8 saatlik sunum videosu da İngilizce ve Türkçe olarak gösterilecek. Sergi süresince Piramid Sanat’ta Kennedy cinayeti hakkında panel ve film gösterimleri de düzenlenecek.


Sergi kataloğunda Bedri Baykam’ın yanı sıra eleştirmen Emin Çetin Girgin ve adli bilimci Prof. Dr. Sevil Atasoy’un da yazıları bulunacak.

Baykam 2014 yılında aynı isimle konunun kitabını da yayınlayacak. Sergi kataloğunda kitabın birinci bölümü de bir ön tanıtım olarak yer alıyor.

Daha önce Kuvay-ı Milliye dönemi, 27 Mayıs (555K), 68 Kuşağı ve 12 Eylül dönemleri, Küba Devrimi ve Che Guevara hakkında birçok siyasi eksenli sergi düzenlemiş olan Baykam’ın “Dünyayı Değiştiren 8 Saniye” sergisi 5 Ocak 2014 tarihine kadar Piramid Sanat’ta, altı hafta boyunca izlenebilecek.






31 Ekim 2013 Perşembe

Piramid Sanat | LK 112 | Contemporary Istanbul '13



Piramid Sanat, Contemporary Istanbul '13 kapsamında 7-10 Kasım 2013 tarihleri arasında LK 112 nolu standda ziyaret edilebilir. 

You can visit the Piramid Sanat booth on LK 112 as part of Contemporary Istanbul '13 in 7-10 November 2013. 

Sanatçılar | Artists: 
SUAT AKDEMİR
BEDRİ BAYKAM
KORAY ERKAYA
BAHRİ GENÇ
DENİZ GÖKDUMAN
MUSTAFA KARYAĞDI
MEHMET YILMAZ

Mekan: İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı | Rumeli Binası
Venue: The Istanbul Convention and Exhibition Center | Rumeli Building

Piramid Sanat | LK 112 | Contemporary Istanbul '13
*Grafik Tasarım | Graphic Design: Ali Gümülcine


29 Ekim 2013 Salı

SEVİYOR SEVMİYOR… SEVİYOR SEVMİYOR…/ BEDRİ BAYKAM / 29 Ekim 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



              Bugün 29 Ekim. Cumhuriyeti sevmiyorsunuz. Geçen yıllarda yaptığınız, yapmaya çalıştığınız engellemeler belleğimizde.Bazen resmî mecburiyetler karşılığında "severmiş” gibi yapıyorsunuz ama tüm işiniz Cumhuriyet’in temellerini çözmek. Bu Cumhuriyet’i kuran askerleri sevmiyorsunuz. Atatürk'ü sevmiyorsunuz. Onun temsil ettiği hiçbir çağdaş değeri sevmiyorsunuz.Kadınları sevmiyorsunuz. Kadınlarda sizi ilgilendiren özgürlükleri veya meslekleri değil, türbanları! Yeşili, ormanları sevmiyorsunuz. Hayvanları, kedileri köpekleri sevmiyorsunuz. Andımızı sevmiyorsunuz. "Türklüğü" sevmiyorsunuz. Laiklikten nefret ediyorsunuz, ya da bu kavramı kafanıza göre her gün yeniden yazıyorsunuz. İşinize gelmeyenleri hatırlamayı sevmiyorsunuz.Mantıktan nefret ediyorsunuz. Muhalefet sevmiyorsunuz. Felsefe derslerini, özgür beyinleri sevmiyorsunuz, özgür basından nefret ediyorsunuz. Demokratik kitle örgütlerini, sendikal hakları, sivil toplumu sevmiyorsunuz. Üniversite öğrencilerini sevmiyorsunuz. Parkları sevmiyorsunuz. İstanbul'u İstanbul yapan kent dokusunu sevmiyorsunuz. Ankara'yı, Anıtkabir'i, "Gavur İzmir"i sevmiyorsunuz. Bağımsız yargıyı, güçler ayrılığını sevmiyorsunuz. Yaptığınız icraatların hiç bir şekilde tartışılmasını, soruşturulmasını, eleştirilmesini sevmiyorsunuz. TV’de rakip partilerin ve özgür kalemlerin sorularına muhatap olmayı sevmiyorsunuz, daha ötesi bundan kaçıyorsunuz. Çapulcuları sevmiyorsunuz. İnsan sevmiyorsunuz, fakir insan hiç sevmiyorsunuz.Kabuklu deniz mahsulü sevmiyorsunuz. İnsan vücudundan korkuyorsunuz. Mayo, bikini, manken, nü model sevmiyorsunuz. Kızların okullarda kantine girmesini hatta erkek öğrencilerle aynı merdiveni kullanmalarını sevmiyorsunuz. Hamile kadınların sokakta gezmelerine bile katlanamıyorsunuz. "Çarşı"yı sevmiyorsunuz. %50’den nefret ediyorsunuz. Para ile satın alamadıklarınızdan nefret ediyorsunuz. İçkiyi sevmiyorsunuz, hatta rakı sofralarından korkuyorsunuz. Heykel ve resim sevmiyorsunuz. Karikatür ve tiyatro sevmiyorsunuz. Bale ve operadan nefret ediyorsunuz. İnönü'yü sevmiyorsunuz. Darwin teorisini, bağımsız bilim yuvalarını sevmiyorsunuz. Size kulak asmadan doğruları söyleyen dürüst imamları, yalan söylemeyi reddeden gerçek Müslümanları sevmiyorsunuz. Demokrasiyi sevmiyorsunuz...
             “İleri demokrasi”yi (!) seviyorsunuz. Bakalım başka neler seviyorsunuz...
             Dini ve namaza gitmeyi gösteriş haline getirmeyi seviyorsunuz. Sanki Allah sizin destekçinizmiş gibi, siyaset yaparken ikide bir adını ağzınıza almayı seviyorsunuz. Devrimleri birer birer sulandırarak yok etmeyi seviyorsunuz. Tek yakınınızın katıldığı büyük basın ihalelerini seviyorsunuz. Elinizdeki iktidar gücü ile tehdit etmeyi seviyorsunuz. Masum insanlar sizin gibi düşünmüyor, yaşamıyorlarsa, onlara hayatı zindan edecek her hamleyi seviyorsunuz. Biber gazı ve şiddet seviyorsunuz. Tecavüzcüleri veya Sivas katillerini korumayı seviyorsunuz. Sürekli herkesi tehdit altında yaşatacak yeni ceza ve taciz imkânı veren yasaları çıkarmayı seviyorsunuz. Örtülü ödenek seviyorsunuz. Parayı delicesine seviyorsunuz. Her yeri ranta açmayı, betonlaşmayı, AVM-rezidans açmayı seviyorsunuz. Gruplar halinde erkek erkeğe gezmeyi seviyorsunuz. Badem bıyık seviyorsunuz. Yandaşlarınızla kadrolaşmayı seviyorsunuz. Rakip partilerin belediyelerine baskın yapmayı seviyorsunuz. Yeni uçaklar, arabalar, bol koruma, gösteriş, daha fazla gösteriş seviyorsunuz. Arabistan şaşalarını seviyorsunuz. Gemicik seviyorsunuz. Tarihten işinize gelmeyen bir sayfa açıp, onun üzerinden hayali davalar açmayı, korkutmayı seviyorsunuz. Devlet imkânlarını sadaka verir gibi kullanmayı seviyorsunuz. Spora siyaset karıştırmayı seviyorsunuz, onu da yüzünüze gözünüze bulaştırıyorsunuz. Aydınları aşağılamayı seviyorsunuz. Ağlamayı, duygu sömürüsünü, mağdur edebiyatı yapmayı seviyorsunuz. Demagojiyi seviyorsunuz. Yüzsüz, isimsiz elektronik sesli tanıklar seviyorsunuz! Yüksek yargıyı Adalet Bakanlığı’na bağlamayı seviyorsunuz!  “Kul” vatandaşları seviyorsunuz. Önünüzde eğilen bükülenleri seviyorsunuz. Korku İmparatorluğu yaratmayı seviyorsunuz. Emperyalizmin buyruklarıyla, komşu ülke karıştırmayı seviyorsunuz. Başka dinden insanlarla "hoşgörülü" gibi poz vermeyi seviyorsunuz.Seçimlerde devlet imkânlarını parti için seferber etmeyi seviyorsunuz.
Bazen insan merak ediyor: Tüm bu yaptıklarınızla gurur duyuyor musunuz? Kendi masallarınıza inanıyor musunuz?

22 Ekim 2013 Salı

Erje Ayden ve Oktay Ekinci'nin Ardından / Bedri Baykam / 22 Ekim 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..




Beat Kuşağı’nın belki en vurucu eserlerini kaleme almış, en çok keyif veren yazarlarından biri New York'ta 10 Ekim günü sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. O kadar yoğun ve dolu bir hayatın maddi karşılığını alamadan, ama kimliği ve eserlerinden de ödün vermeden…
Erje Ayden'le 1985, New York sergimde tanışmıştım. Galeriye gelmiş, benden önce babamla tanışmıştı, uzaklardan akrabaymışız. Benim sevgili rahmetli yengem Hilal Yalçın'ın kuzeniydi. Erje o gün bana bir kitap hediye etmişti: “Erje Ayden Efsanesi”. İki günde elimde eridi ve o andan itibaren Erje Ayden ismini Jack Kerouac ve Charles Bukowski'yle aynı hizaya koydum. Kendisiyle sohbet ettikçe ona olan hayranlığım artmaya devam etti. Bu kadar mütevazı ama iddialı bir dil ve samimi bir ifadeyle sade insanların hayatı bu kadar mı çekici anlatılır?
Yıllar geçti, her New York sergimde artık Erje, sofrasını paylaşmak için sürekli can attığım dostlarımdan biri oldu. Türkiye hep burnunda tütüyordu. Yarım asırdır dönememişti ülkesine. Büyükada, Lefter, Beyoğlu, arkadaş anıları arada romanlarına da yansırdı. İlk olarak Doğan Yayıncılık’tan “Ayrılık Acısı” kitabı yayınlandı. Daha sonra Piramid Yayıncılık bünyesinde, Erje' nin dört romanını Türkçe'ye kazandırmayı başardık: "Erje Ayden Efsanesi”, "İkinci Cadde'nin Çılgın Yeşili", "Haubtbahnhof'dan Trene Bindim", "Matador". Şimdi bu sezonda üç kitabını daha ana diline kazandırmaya gayret ediyoruz. Sel Yayıncılık'tan çıkan kitapları ise "Goldberg Paşa" ve "Sweet Milk Üçlemesi". Erje'nin ana dili Türkçe ama yazı dili İngilizce. Bu nedenle tercümeleri ayrıca önemli. Çünkü bazen, özellikle Beat Kuşağı’nın en uygun dili olan İngilizce’nin rahatlığını başka dillerde korumak hiç de kolay değil.
Yazarlar ve sanatçıların vücutları son nefesini verdikten sonra, ikinci baharları başlar. Aslında aramızda yaşamaya devam ederler. Acımasızca gelen ölüm, onları aramızdan aldıktan sonra, ömür boyu mücadelesini verdikleri çizginin anlaşılması, eserlerinin hazmedilmesi, aralarında ki bağların fark edilmesi için bir fırsattır bu. Umarım Türk edebiyatı, belki biraz "Gözden ırak, gönülden ırak" muamelesi yaptığı Erje'ye artık hakkını verir.
New York yeraltı kültürünün tam göbeğinde yer alan, 60'ların ortasında kitapları iki milyon satan, hakkında Amerika'nın en saygın edebiyat eleştirmenleri John Ashbery, Seymour Krim ve Frank O’Hara’nın en bonkör övgüleri dile getirdiği; efsanevi Willem de Kooning, Michael Goldberg, Alan d'Arcangelo, Gustave Asselsberg gibi dünya sanatçılarının yakın dostu olan Erje'nin önünde artık uzuuun ve yeni bir yaşam var. Henüz “tanışmadıysanız” muhakkak keşfedin kendisini…
Yine geçen hafta bir can dostumuzu toprağa verdik, yalnız mimarların değil, tüm demokratik, aydın, devrimci, çağdaş Atatürkçüler’in dostu, güzel insan Oktay Ekinci'nin kaybı, hepimizin canını derinden acıttı. “Yalnız iyi insanlar erken ölür” teorisi maalesef yine işledi. Cumhuriyet'in önünde yaptığım konuşmada dediğim gibi, buna rağmen "Yeri doldurulmaz" desek, en çok Ekinci kızardı. Ekinci kadar candan, dürüst, çalışkan, samimi, gerçek arkadaş ve ayrıca kentin, doğanın, mimarinin, tarihin, kültürün dostu gençleri bulup güvenmeye mecburuz. Ekinci onlar için imrenilecek standartlarda bir model bıraktı. Kişisel kalitelerinin dışında, demokratik kitle örgütleri bünyesinde yapılan çalışmalarda, mükemmel bir takım oyuncusuydu. Uyumlu, mütevazı, yapıcı bir kimliği vardı.
Yıl 1993. Mevsim, yaz. Belediye seçimlerine 7-8 ay var. "Taban Operasyonu” hareketini başlattık. Başta ADD ve ÇYDD olmak üzere Türkan Saylan, Jeoloji Mühendisliği Odası Başkanı Oğuz Gündoğdu, Mülkiyeliler Birliği, Ziraat Odası, DİSK Başkanı Kemal Nebioğlu, Cumhuriyet yazarları, Ankaralı, İzmirli aydınlar… Ve on binlerce destek imzası!
İşte Ekinci o ekibin içinde büyük bir yere sahipti. Mantıklı, çalışkan, üretken ve özveriliydi. CHP-SHP-DSP’ye söylediğimiz şuydu o günlerde: “Kişisel ihtiraslarınıza kapılıp birleşmezseniz, yaklaşmakta olan yerel seçimlerde (Mart 1994) Refah Partisi önce belediyeleri ardından da genel seçimleri alacak, ayağımızı denk alın kendinize gelin.” İşte bizleri dinlemeyen sözde liderlerin öngörüsüzlüğüyle gelen bölünme, burun farkıyla RP’ye seçimleri kazandırmış, Erdoğan ve Gökçek’in önünü açmıştı. Şu anda yaşadığımız da o krizin olağan artçı şoklarından ibaret!

Ekinci’yi iş ciddiyetiyle, rant ve çıkar ilişkisi güdenlerin karşısına korkusuzca dikilişiyle, mesleğine olan bağlılığıyla ve hepsinden önemlisi ruh güzelliği ve dostluğuyla hiç unutmayacağız.