2 Temmuz 2013 Salı

35. MADDE'NİN DEĞİŞMESİ ÇOK MU GEREKLİYDİ? / Bedri Baykam / 2 Temmuz 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



         Neden bu karışık gündemde, Madımak anması değil de,TSK 35. Madde'nin değişimi o kadar yer işgal ediyor ki?
 
        Ben nasıl rahmetli babamla rüyam dışında bir tavla maçı yapamıyorsam, TSK'nın da bu fiili, 35. Madde'ye istinaden yapması bir o kadar imkansız! Ülke zaten ileri demokrasi ile idare edilirken kimin aklına gelir bunlar? CHP böyle bir talebi üç yıl önce TBMM gündemine alıp AKP'nin ezberini bozmuştu! TSK zaten 7 yıldır kendi kendini bitirmiş bir kurum. Bittiğini toplumla paylaştığı ilk an da, imzası belli olmayıp 27 Nisan 2007 gece yarısı servis edilen e-muhtıra! Ertesinde neredeyse web-master'dan hesap soracaklardı! Cumhuriyet mitinglerinin demokratik açılımını sıfırlamak ister gibi!
 
          Çoğumuzun sandığının aksine, TSK'yı AKP değil, bizzat kendisi bitirdi. E-muhtıra bunlardan yalnızca biri. Sarı öküzü verdin miydi, gerisi çorap söküğü gibi gelirmiş! İşte bu senaryo aynen başarılı oldu. Bir de meşhur toplu istifa olayı yaşandı! 2011 Temmuzu'nda hani
"deprem gibi istifalar" diye sansasyon yaratmıştı! Neresi deprem gibiyse, hala anlayamadım! Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner ve Kuvvet Komutanları topluca istifayı basmışlardı büyük bir havayla! Ama Allah'tan Jandarma Komutanı Özel "Sağolun ben kalayım" dedi de işler yürüyebildi... Sorarlar insana, mevzileri başkalarına bırakıp gittiniz, dağa küstünüz de dağın haberi mi oldu? Olay, hem de YAŞ'ın hemen öncesi yaşandığı için herşey çok yahşi oldu. Mesela o istifalardan sonra 30 Ağustos’ta evsahibi Genel Kurmay değil, Cumhurbaşkanlığı oluverdi! Bir de Başbakan tek başına oturdu o koca masanın önüne, etrafında onayıyla terfi bekleyen generallerimizle... Hem neydi öyle eskiden, yok o karara şerh koy, bu karara şerh koy! Ne güzel, artık Başbakan'ın her dediğini koşar adım yapan bir Genel Kurmay Başkanı var! Mesela "35. Madde" operasyonunu kanunlaşmadan kendi kendine sitesinden dünyaya ilan etmiş. Bundan böyle sadece dış dünyadan ülkemize yönelen tehditlerle uğraşacağını ve “iç güvenlik harekatına destek olacağını”. Haklılar, dikkatli olmalı: Yani mazallah iç tehdit de mevzubahis olabilir. Yok haşa, tabii ki irticadan filan söz etmiyorum, o demode şeyler MGK’da çoktan değiştirildi. "İrtica da neymiş, zaten tarifi bile yapılamıyor" denmiş ve böylece demokratikleşme yolunda en önemli adım atılmıştı! Ben "Çapulcular"dan söz ediyorum. İşte onlara karşı da gereğiyle savaşabilecek şekilde yazılsın. Mesela TSK'nın "dış düşmanlara ve içeride AKP sevmeyenlere karşı" etkin olmasından söz edilebilir. Duydum ki, yurtdışı görevlere de "barışı sağlamak üzere" yollanabilecekleri de söz konusuymuş. Normal! Böyle tarihi misyonlar, Atlantik ötesinde çok iyi pişirilir... Allah herkese bu detayların iyice netleştirileceği güvenli günü yaşatsın!
          Zaten bu değişiklik daha gündeme gelmeden, Sn Arınç, çapulculara karşı TSK'nın da kullanılabileceğini, evvelsi hafta ifade edivermişti! Hayat! Yıllarca Ordu iç siyasetten uzak dursun dersin, sonra halkına karşı
"Ordu Göreve!" deme noktasına gelirsin! Hani 3-5 densiz, 2003’de demokratik tepkiler pişerken işi yokuşa sürmek ister gibi böyle abuk bir pankart tutmuşlardı ya? Hani başta AKP, her partiden haklı tepkiler gelmişti? İşte biraz onun gibi, ama büyüklerimizin elbet bir bildiği vardır...
           İki alanda ciddi rekorumuz var. Halter ve güreşten değil, hapiste olan gazeteci ve general sayısından söz ediyorum. Genel Kurmay Başkanı'na iki hamleyle "terörist" damgası vurmak da az iş değil! Artık bu yargının bağımsızlığını mı gösterir yoksa başka şeyleri mi, bilemem!
          Zaten Ordu kim, siyaset konuşmak kim? Efendim onlar
"kanla irfanla” kurmuşmuş Cumhuriyeti diye marşlar yapmışlar! Kurduysan kurdun! Şimdi Cumhuriyet hakkında dini vakıfların ve hatta o ünlü "kanaryasevenler derneği"nin konuşma hakkı var, ama Ordu'ya verilen tek hak, emir verildiğinde çarpışmak ve ölmek! 
            TSK'nın tüm görevleri bu şekilde budanırken düşünüyorum da, TBMM ve Dolmabahçe Sarayı girişlerinde üstlendiği bekçilik görevinden azledildiği tarih henüz uzak değil. Hatta yakında Anıtkabir’de üstlendikleri görevlerden de yolcu edilebilirler. Sahi niye hala orada duruyorlar ki? Anıtkabir'in kapısında girişte bir metin var:
"...Türk Vatanı’nın ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. –Atatürk, 29 Ekim 1938” Kaç kere yazdım: O duvarı lütfen artık sıvayın, Atatürk'ün manevi huzurunda alay eder gibi, geçmiş günlerden kalma bu "kadük" görevleri üstlenmiş havaları terkedin! 
            Acaba birkaç noktadan daha uzaklaştırılsalar, birkaç madde daha değiştirilse, Ordu, hükümetin gözünde polis kadar değerli hale gelebilir mi? Pek sanmam. Halka göre mi? Onlar artık
Çarşıcı oldu!

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

25 Haziran 2013 Salı

SİLİVRİ’DE ZEYNEP KÜÇÜK TARİH YAZDI / Bedri Baykam / 25 Haziran 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Silivri’de tutuklu sanıklar salona girer girmez ilk sözü Balbay aldı: “Yıllardır beraber hukuk arıyoruz... Lütfen artık insanlar doğru gazetecilik yapsın. Yıllardır halkı darbe yalanları ile kandırmak istediler ama sizler kanmadınız. Biz hep haklıyız ve haklı kalacağız.”
Silivri’ye defalarca gidip duruşma izledim. Maalesef normal bir insanın aklını yitirebileceği iddialara karşı ülkemizin en değerli aydınlarının nasıl dayandıklarını, aileleri adına sabredip, nasıl akıl sağlıklarını koruyup değerli avukatlarıyla beraber yanıt vermeye çalıştıklarını gördüm. Defalarca sütunlarıma da yansıyan bu seanslarda kendi akıl sağlığımı da korumaya çalıştım. Çünkü insanlar bir ay öncesine kadar sokaklarda normal bir hayat yaşarken, bizler
“Silivri Zulümhanesi”nde kimliklerini yitirmeleri için her şey yapılan arkadaşlarımıza yardım edemediğimiz için yıkılıyorduk.
İşte geçen cuma günü, Av. Zeynep Küçük, Ergenekon Davası’nı, Cumhuriyet’e atılan bombalara ve Danıştay Davası’na bağlayan iddiaları bir daha hiçbir zaman insan içine çıkamayacak hale getirdi. Tabii ki daha önce de bu yanıtlar verilmişti. Ama bu defa sunum kanıtlı ve toptan değerlendirmeli oldu. Cumhuriyet’e atılan bombalar ve Danıştay Cinayeti de, tutuklu arkadaşlarımıza biçilmek istenen ağır cezaların ana kaynağı olduğu için, Küçük’ün büyük başarısı, aslında Ergenekon Davası’nın bu haliyle sürdürülmesini imkansız hale getirmek oldu. Yani şöyle özetleyelim: Dava’nın normal bir hukuk akışı içerisinde sürdürülebilmesi için, hakimlerin ve hatta savcının bir an önce
“gerçeğe ulaşmak üzere”, ya Küçük’ün iddialarını çürütmeleri ya da mükemmeliyete şapka çıkarıp davanın akış yatağını değiştirmeleri lazımdı. Bu da tabii Küçük’ün ana talebini artık kabul etme gereğinden başlıyordu. Yani, Danıştay Cinayeti’ni, Ergenekon Davası’na yamama çabalarını tarihe gömmek ve tarafsız bir şekilde artık dayanağı kalmayan davayı bu yeni tespitler ışığında yürütüp adil olarak sonlandırmak.... Ama bu doğrultuda bir işaret göreceğimize, davada, aniden sonlandırılmak üzere herkesten “son sözleri” soruldu ve 5 Ağustos’ta Karar Duruşması’nın yapılacağı duyuruldu. Hem de henüz dinlenmemiş bir çok tutuksuz sanık olmasına rağmen!
Ben Küçük’ün o gün gösterdiği performansın benzerini bir tek sinemada gördüm! Savcı Garrison rolünü oynayan Kevin Costner’in JFK filmindeki başarısı geldi aklıma. İçi boş bulutlar arasına birkaç yıldır sıkıştırılmış bu sözde iddiaları öylesine çözüp attı ki, hiçbir Japon yapıştırıcı onları bir daha bir araya getiremez! Peki ne dedi Küçük?
Penguen Medya’nın her gün yayınladığı 100 sayfalık gazetelerde hiç değinmediği metni, ben de bir köşe yazısına sığdırıp anlatamam. Ama siteme girerseniz (www.bedribaykam.com) en azından yazılı şekliyle bu inanılmaz dokümana ulaşabileceksiniz. Lütfen bunu zaman ayırarak bugün, aynı zamanda muhteşem bir “gerçek polisiye” okur gibi de yapın. En afilli hafiye romanları yanında halt etmiş! Birkaç cümlede özeti çok zor ama deneyelim: Türkiye’de siyasi akışı toptan değiştiren Ümraniye bombalarının ele geçiş saatleri her yerde değişik ve çelişkili. Ayrıca anormal bir kararla bu bombalar büyük dikkatle saklanmak yerine, ertesi gün haklarında “imha” (!) kararı çıkıyor! Dava daha sonra iktidarın işaret ettiği bölgeye doğru akıl almaz bağlantılarla uçuşarak ilerlemeye başlıyor. Kendisini kurtarmak için “bombaları Veli Küçük ve Muzaffer Tekin’den aldığını” söyleyen sanık Osman Yıldırım’ın destek ifadeleri, yine “tanık ve aynı zamanda gizli tanık” olan Osman Yıldırım’dan! Danıştay Davası ise tam bir trajedi ve mantık iflası. “Allah’ın askerleriyiz” diye bağırarak Danıştay binasında üyelere saldıran ve Yücel Özbilgin’i öldüren Alparslan Aslan’ın babası, cinci Salih Hoca ile ilişkide olan oğlunun, saldırıyı yaparken “Esma-ül Hüsna okuyup yüzümün görünmezlik kazanacağını düşünüyordum” dediğini 158. celsede aktarıyor! Ve ardından insan beynine meydan okuyan varsayımlarla Aslan ve Tekin-Küçük ilişkisi inşa ediliyor, üstelik “örgüt” varsayımı bir bulut gibi böylece davaya yayılıyor!
Hakim heyeti Küçük’ün bu dava ayırma çağrısına hem de gerekçe göstermeden kulak vermezse, tarih önünde hiçbir zaman yanıtlayamayacağı bir köşeye sıkıştıracak kendisini.
Son sözleri de salona Tuncay Özkan söyledi sayılır:
“Burada hukuk yok, delil, suç, suçlu yok. Ülkenin her çakıl taşını koruyoruz . Bu kavga Türkiye özgürlüklerine kavuşana kadar sürer. Gençliğe ve özgürlüğe, mücadeleye devam ederek hizmet edeceğiz. İçeride gerekirse beş metre karede inançlarımız için böyle yaşayıp öleceğiz. Dava ve sonuç bellidir, hepinize teşekkür ediyorum”.

Avukat Zeynep Küçük'ün Ergenekon davasına karşı yaptığı muhteşem savunmayı ve iddiaları çürüten kanıtları paylaşıyoruz:

18 Haziran 2013 Salı

ACI HİKAYENİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ / Bedri Baykam / 18 Haziran 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Hikayenin geçmişi 1923’e kadar gidiyor. Ama kısa kenardan alırsam 1980’e bağlarım. 12 Eylül’ün ardından Ecevit’in solun birleşmesine karşı çıkan tavrının ölümcül olacağını biliyorduk. Ne heyetler, ne ricalar gitti kendisine, ne makaleler döşenildi, özellikle seksenlerin ortasından itibaren! Ama kendine göre sebepleri vardı Ecevit’in. Mesela “demokratik sol” ve “sosyal-demokrat” arasındaki “farkları” önemsiyordu! Bizim kaygılarımız çok daha büyüktü. Özal’ın dinciliği siyasete soktuğu o yıllarda, solun birleşememesi ekseni sağa kaydırdı. 1994 yerel seçimlerinden önce tüm çabalarımıza rağmen bu olmayınca, Erdoğan ve Gökçek, küçük bir farkla belediye başkanı oldular.
1990’da, TCK’dan 163. maddenin çıkarılması, zaten şeriat propagandasını serbest bırakıp, yobazlığın önünü açmıştı. Orada da Muammer Aksoy ve Türkan Saylan’la beraber, Erdal İnönü’yü ikna edememiştik. Ne DSP, ne SHP, ne de 1992’de tekrar kurulan CHP, tekrarlanan seçimlerde bu mağlubiyetten ders almayınca, adım adım şeriat heveslilerinin kucağına düştük. İflas, daha hızlı gelebilirdi. Ama bir nebze Anayasa Mahkemesi ve bağımsız yargı, bir yere kadar da TSK, Cumhuriyet’i korumaya çalıştılar. Ordu, medya tarafından herşeyin suçlusu gösterilip, psikolojik savaşla halktan uzaklaştırılacak ve ardından
paşa paşa teslim olacaktı. Yargı ise, 10 yıllık AKP iktidarında adım adım kontrol altına alındı. 12 Eylül 2010’da bu işlem de tamamlandı. “Medya”’da, Cem Uzan’ın iktidar tarafından pes ettirilmesi, aranan “ibret örneği” oluverdi ve bundan herkes ürktü. Gerisi malum... Ergenekon ve Balyoz davaları, hayali suçlarla zindanlara terkedilen ülkenin değerli kalemleri, parti başkanları, işten el çektirilen ünlü yazarlar, programcılar. “Korku İmparatorluğu” kitabımın adının ülkenin ruh halinin tek tarifi haline gelmesi ve bundan gurur duyan “değişik” bir lider tipolojisi! Meşhur “yavaş pişen kurbağa” fıkrasında gördüğümüz taktikle, İran’a dönüştürülüşümüz...
İşte orada bir karışıklık yaşandı: Zirve sarhoşluğu ile kendini bir cennet kuşu kadar özgür hisseden Erdoğan, birden, yaşam tarzlarına ve Cumhuriyet’e saldırıyı hızlandırınca yıllardır “üzerine ölü toprağı serili” dediğimiz gençlik, uyanıverdi! “İki ayyaş-kürtaj-sezaryen-sanat kurumları kapansın-alkol saatleri-yatak odanız” derken Gezi üzerinden ülke patladı! Bilgisayar kuşağı, “Gençliğe Hitabe”yi hatmetmiş olarak, iktidarın göbeğine “yeteerr bee!!” diye yürüdü... Yıllardır laik-kemalist-demokrat kesimi istediği gibi aşağılayan Erdoğan’da konuyu kavrayamayıp, “bu 5-10 ağaç meselesi olamaz” diye daha da sertleşti. Çünkü tehdit dışında yöntem bilmiyordu. Konu tabii ki yalnız Gezi değil, insan yerine konma ve özgürlük...
Şimdi yaşananlara bakıyorum da, aklıma acı acı 1987’den beri verdiğimiz mücadele geliyor. Dinin siyasallaşmasının bu seviyelere kaçınılmaz şekilde ulaşacağını, vizyonu yetersiz sayısız siyasi ve gazeteciye anlatamıyorduk. Halbuki şimdi herkes pişman. Şu anda demokrasiye tabii ki düşman olan “siyasal İslam”
iktidarı, ülkeyi çağdaş dünyada görülmemiş bir kargaşaya taşımaktan çekinmiyor. Batı dünyası ve hatta tüm ülkelerden, Türkiye’den yükselen haykırışlara destek akıyor.. AKP Hükümeti ise, yüzünü kızartmadan, akıl almaz bir faşist şiddet uygulayarak, Başkanın verdiği yetkiyle gazlıyor, suçluyor, kurşunluyor... Gencecik insanlar ya ölüyorlar, ya insanlığını kaybetmiş polislerce dövülüyorlar, gözlerini, yüzlerini kaybediyorlar. Mehmet Ayvalıtaş ve Abdullah Cömert’ten sonra kaybettiğimiz Ethem Sarısülük örneğinde gördüğümüz gibi, cenazelerine bile saygı gösterilmiyor; 14 yaşındaki Berkay Elmas, ölümle pençeleşiyor.( Daha önce bize Gezi olaylarında öldüğü söylenen Keremcan Karakaş’ın kaybı ise farklı nedendenmiş.) Hipokrat yemininin anlamını bile bilmeyen Vali, “doktorlar eylemcilere olay yerinde müdahele ediyorlar” diye onları “suçlu” ilan ederek kendi üstünü çiziyor. Park’ın karşısında bir revir gibi kullanılan Divan, demokrasi tarihimize geçerken, emniyet güçleri, savaşta bile görülmeyen yöntemlerle oraya saldırıp gaz kullanıyor, eli satırlı “sözde polisler” (!) sokak arşınlıyor, insanlar kask numarası gizli yüzü kapalı polislerce nereye götürüldüğü belli olmadan tutuklanıyor... Penguen medya, gözlerini açmaya hala korkuyor. Ama gençlik kararlı şekilde geleceğine sahip çıkarken, Emniyet güçleri, en acımasız tekme ve dayaklarla, biber gazlarıyla saldırmaya devam ediyor. Hem de gerilimi her an sorumsuzca tırmandıran iktidar desteğiyle! Anıtkabir mi? Her şeye rağmen daha mutlu uyuyor...

   Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

Bedri Baykam Gezi Parkı müdahalesini ve hükûmeti eleştiriyor

http://www.youtube.com/watch?v=56Q5FtHfX8k

17 Haziran 2013 Pazartesi

NO STOPPING NOW, GO ON WITH THE VİOLENCE & THREATS! / BEDRİ BAYKAM


The police forces of AKP, have led serious attacks against the secular democrat crowds that have been protecting the Gezi Park in Istanbul's Taksim Square and last saturday have cleared the Gezi Park by evacuating the Park by using brutal force, tear gas and pressurized water sheds. Since then during the whole week end Turkey has been a battlefield between self protecting young democratic crowds and police forces using all kinds of violence including plastic bullets. At night time on Sunday in Istanbul, islamist fundamentalist groups went on the streets to "assist" the police in chasing the secular protesting youths. Very violent scenes have been seen around Istanbul while a group of 50 protesters were dangerously encircled by a conservative islamist group in the conservative town of Konya. At this point, following the Sunday rally of Prime Minister Erdoğan who spoke extremely provocatively, the tensions rose and the country entered a climate that reminds very closely those of a country in civil war. Turkey has seen several dark periods in its 90 year old Republic Era but no clash has been so dramatic and has ever brought masses confronted with one another!
How did we come to this point? It's worth having a glance at:
What AKP (Justice and Development Party) has been trying to do to this country can be summed up as follows: "Inch by inch let's see how far we can go jumping down on the throat of the opposition and make them even regret the day they were born?" The government for 10.5 years first installed itself at the base and took roots and then started to tighten the screws as they increased their pressure until the contemporary people suffocated. Had they not alternately broken the wings of the opposition already? From the Constitutional Court to the Army, from the media to all the NGO's, from the universities to the independent judicial bodies that had all been transformed into numb institutions, with almost "removed nerve terminals". Therefore, now the way was paved for making open insults or referential humiliations to the opposition, to the founder of the Republic and to those who preferred contemporary ways of life. We witnessed all this insolence one after the other: insulting İsmet İnönü (a major Army General during the War of Independence, and later the Prime Minister, and second President of Turkey also titled as 'National Chief'), while imposing the alcohol ban articulating "two drunkards" (insinuating Atatürk and İsmet İnönü) or insulting people who oppose the ban with lines such as "they should drink till they drop dead", attacking the CHP (Republican People's Party) saying "the root of CHP is dirty and fruitless", provoking people who do not approve AKP's rulings by overtly suggesting "take your mother and go" (leave the country) and the abortion-cesarean law almost prohibiting on all cases both practices and a long list of all kinds of provocations and attacks on the secular lifestyles...
The ​"Siege of Taksim" became the dagger that AKP wanted to plunge into the heart of art and conviviality in Turkey. The target of course was not to embellish or to make the Square more functional! With the alterations made one after the other the idea was to make people more and more sick and tired, because the bankruptcy of cafe-bars and other entertainment centers and to try to cut off Beyoğlu away from the life of İstanbulites. As part of its usual characteristic tactics, AKP wanted to proceed with one of the most critical changes against the public, which was to place back the "Artillery Barracks" into the Gezi Park; Those barracks which are the symbol of the reactionary uprising led by the soldiers stationed there and by some religious groups during the "2nd Mesrutiyet" (2nd Constitutional era) known as the "March 31st Incident" in 1905 and thus AKP was purposely going to make a new public demonstration of strength. Then all hell broke loose! Just as they were sure that "All opposition centers had been paralyzed", they had obviously overlooked some people: the Turkish youth to whom Atatürk had entrusted his revolutions and the masses of people who were weary of the government! The people whose pride was trampled on, whose private life was overstepped... On the night of May 31st, the public who could no longer take the gas feast deemed proper towards those guarding the Gezi Park, suddenly stood up fiercely and pushed forth to become the worse nightmare of their oppressors!
When we look back at what we have seen so far since that date, these people are role models who have exhibited their reaction unarmed, without any military back up and graciuosly in a civilized manner and have tried to protect themselves when attacked
with gas, nightsticks, water cannons… And these honorable people standing up proudly were broadcasted of course not by the "penguin media" (the reason for this metaphor was that on the first night that the Turkish crowds hit the streets, the central media CNN Turk was broadcasting a documentary on the life of penguins!) but by the true opposion media and the social media…
​When the world started watching what was going on in Turkey, the government's policy of violence was interrupted for a little while. When the Prime Minister was making his unprosperous North African visits, President Abdullah Gul and Deputy Prime Minister Bulent Arınç stepped in using some tactical smoothing efforts, but all were tossed out into the bin as soon as Erdoğan returned home. And when we pay close attention, the words used by the Prime Minister as if to provoke the people, were like mines set down to cause further tension. This is a Prime Minister who today kept calling the activists at Gezi Pank "3-5 looters"; who still holds the protesters responsible for the death of a policeman stating "Our policeman was martyrized" although knowing that the policeman unfortunately lost his life after falling off a bridge under construction while chasing the activists. This PM who makes intangible threats like "If you continue with these acts, we will respond in a language you understand!" and who turns a deaf ear to the international diplomacy world's call for peace and mutual calm. When Erdogan says "You cannot present this country as a land of terrorism" there is of course only one answer that comes to mind: Then he should draw back the gas, the stick, the riot police and the bullets, and apologize to his people! There's no other way! Because before him stands a wonderful youth of this world that he is not familiar with, who uses guitars, spray paints, a sense of humour, twitter and slogans instead of weapons! In this society, those who choose not to live the way Erdoğan commands, hereinafter do not accept to be treated like and be humiliated as "3rd rate citizens and creatures whose existence is only tolerated"! So Tayyip Bey has understood correctly that this is not about just 5 or 10 trees! Now it's time to do what is needed to be done: For example, he will have to learn not to call kids who stroll around with only a simit (kind of pretzel) and lemonade money in their pockets as "paid men of the interest rate lobby" (!) Or learn not to speak degradingly of the main opposition party as "CHP's (Republican People's Party) mentality is full of filth" if he wants peace in his country… Can you imagine the opposition leader, the President of CHP, Kılıçdaroğlu saying something similar about Erdoğan's Party? The Prime Minister will need to review from A to Z, all his reflexes of addresing the crowds and the way to lead his politics..

​When it comes to the patriotic, independent-minded, creative nation-wide demonstrators that have started their democratic struuggle journey with Gezi Park and that have been unfortunately devastated by the police forces, I admire their improvised social defense reflexes, consciousness, and commitment. Conducting this solidarity with lots of belief, in spite of all the hard days they are going through, the violence they have been subject to, has directed in envy the attention of the whole world to Gezi Park. This resistance is now the responsibility of all of us. Turkish democracy is facing its worst period in these coming dark days and the whole world has to watch closely. The President of Turkish Lawyers Mr Metin Feyzioğlu, has declared today that they will take to the European Counsel all the infractions against Human Rights Agreement of the AKP government. The reactions of Europe will also weigh a lot in the coming near future of Turkish politics and its relations with Europe.