28 Eylül 2011 Çarşamba

BEDRİ BAYKAM VE TUBA KURTULMUŞ'UN UĞRADIKLARI BIÇAKLI SALDIRININ DURUŞMA GÜNÜ 3 EKİM 2011 PAZARTESİ‏



SAYI : 1886/77                                                                                                   TARIH : 23. 09. 2011

BEDRİ BAYKAM VE TUBA KURTULMUŞ’UN UĞRADIKLARI BIÇAKLI SALDIRININ
DURUŞMA GÜNÜ 3 EKİM 2011 PAZARTESİ

UPSD Başkanı Bedri Baykam ve asistanı Tuba Kurtulmuş’un, 18 Nisan 2011 günü uğradıkları, ölümcül bıçaklı saldırının duruşması, 3 Ekim Pazartesi günü, İstanbul Çağlayan Adalet Sarayı’nda  saat 11 :00’de görülmeye başlanacaktır.
İstanbul 1. Agir Ceza Mahkemesi (Çağlayan) tarafından görülecek, 2011/263 dosya numaralı davayı,Türkiye’de baskılar ve tehditler altında yaşayan, çağdaş Atatürkçü yazarlara ve her kesime yönelik saldırıları ve şiddeti kınayan, duyarlı yurttaşların izlemesi dileğimizdir. Bir gün herkese yönelebilecek, bu ağır şiddet eyleminin yargılanacağı davayı takip etmek isteyen tüm vatandaşlarımızı, kitle toplum örgütlerini ve medyayı  duruşmaya davet ediyoruz.  

UNESCO AIAP TÜRKİYE ULUSAL KOMİTESİ
ULUSLARARASI  PLASTİK SANATLAR DERNEĞİ
YÖNETİM KURULU
Maçka Demokrasi Parkı Sanatçı İşlikleri
Şişli Evlendirme yanı
Şişli –İstanbul
0212 247 36 85
0212 247 62 83

BEDRİ BAYKAM VE TUBA KURTULMUŞ'UN UĞRADIKLARI BIÇAKLI SALDIRININ DURUŞMA GÜNÜ 3 EKİM 2011 PAZARTESİ‏



SAYI : 1886/77                                                                                                   TARIH : 23. 09. 2011

BEDRİ BAYKAM VE TUBA KURTULMUŞ’UN UĞRADIKLARI BIÇAKLI SALDIRININ
DURUŞMA GÜNÜ 3 EKİM 2011 PAZARTESİ

UPSD Başkanı Bedri Baykam ve asistanı Tuba Kurtulmuş’un, 18 Nisan 2011 günü uğradıkları, ölümcül bıçaklı saldırının duruşması, 3 Ekim Pazartesi günü, İstanbul Çağlayan Adalet Sarayı’nda  saat 11 :00’de görülmeye başlanacaktır.
İstanbul 1. Agir Ceza Mahkemesi (Çağlayan) tarafından görülecek, 2011/263 dosya numaralı davayı,Türkiye’de baskılar ve tehditler altında yaşayan, çağdaş Atatürkçü yazarlara ve her kesime yönelik saldırıları ve şiddeti kınayan, duyarlı yurttaşların izlemesi dileğimizdir. Bir gün herkese yönelebilecek, bu ağır şiddet eyleminin yargılanacağı davayı takip etmek isteyen tüm vatandaşlarımızı, kitle toplum örgütlerini ve medyayı  duruşmaya davet ediyoruz.  

UNESCO AIAP TÜRKİYE ULUSAL KOMİTESİ
ULUSLARARASI  PLASTİK SANATLAR DERNEĞİ
YÖNETİM KURULU
Maçka Demokrasi Parkı Sanatçı İşlikleri
Şişli Evlendirme yanı
Şişli –İstanbul
0212 247 36 85
0212 247 62 83

ERDOĞAN SAVAŞINI ARIYOR! / Bedri Baykam / 27 Eylul 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..



            Gazeteler aynı soruyu soruyorlar: “Hani komşularımızla sıfır sorun var diye övünüyorduk, şimdi tersine her gün savaş tamtamları çalan ülke olduk. Ne oldu?”. Sorunun yanıtı zor değil.
            Hani kavga çıkarmaya karar vermiş bir adam girer bir kahveden içeri: “Bana omuz mu attın?”, “bana yan mı baktın?”. Yanıt da pek farketmez. Çünkü aynı kapıya çıkar. Hedef kavga başlatmaktır.
            Bakıyoruz  Suriye, Kıbrıs, İsrail, Libya, İran başta olmak üzere, herkesle aramız kötü! Ermenistan, Yunanistan, Irak da bizimle arası muhteşem olmayan ülkeler. Peki nedir bu ani değişimin gerekçesi? Yanıt şu: Türkiye sınırları artık Erdoğan’a dar geliyor. Burada her güç cebinde! Karşısına çıkan AKP ye benzemeye çalışan muhalefet partileriyle de tatmin edici bir kapışma yaşayamaz! Bu coğrafyada her şey ona kolay geldiğinden başka ufuklara açıldı. Bu sürekli güç ve zirve arayışı “derinlik sarhoşluğu” nun bir benzerini yaratıyor.. Artık ona bir “tarihi” sıfat lazım. “Kurtuluş Savaşı kahramanları Atatürk ve İnönü”, “Kıbrıs fatihi Ecevit”, “Falkland fatihi Demir Leydi Thatcher” gibi sıfatlara sahip değil Erdoğan. Hatta şöyle uzun uzun anlatılır bir “68 öğrenci liderliği” de yok! Yani o ünlü “van minüt” çıkışından başka eylemi hatırlanmıyor, ki o da sonsuza dek sizi taşıyamaz! Dolayısıyla hedef gerginlik kollayıp, bir yerlerin “Fatihi” olarak yerini sağlamlaştırmak. Sabah’tan duyuyoruz, Erdoğan vizyonunu Obama’ya “seçim için isterseniz gelip mitinginizde de konuşma yaparım” (!) diyecek kadar büyütmüş. Yani Arap dünyası da onu kesmiyor artık! Peki ben yanılıyor muyum? Mümkün, ama en azından Başbakan bu havayı yayıyor!
           Aslında dış politikada Erdoğan’ın kafası çok karışık. Özellikle Orta-Doğu ve Arap dünyasında “arap saçına dönmüş” çıkar ilişkileri çalkalanıyor. Bir yandan Orta-Doğu’nun yeni bölgesel lideri olmak isteyeceksin, bir yandan 1 milyon Iraklıyı yok edecek Amerikan ordusuna toprağını açmak için Meclisten-başaramadan- izin istemiş olacaksın. Bir yandan İsrail’den ödülleri kabul edeceksin, bir yandan “Mavi Marmara” yı öne sürüp Peres’le olan atışmanı sıcak savaşa dönüştürmeye çalışacaksın. Bir yandan Beşir Esad’la maddi-manevi-ailevi, her konuda kol kola gireceksin, ardından rüzgar dönünce adamı bir kalemde harcayacaksın. Bir yandan İran’ın nükleer silah çabalarını destekleyeceksin, bir yandan da ABD ‘nin füze kalkan projesine “evet” deyip, bu sistemin radarlarının Türkiye’de konuşlandırılmasına izin vereceksin. NATO’nun raporuna kızacaksın, ama ona rest çekmeyip İsrail elçisine “git” diyeceksin. AB ye sözde girmeye çalışacaksın,  ama Güney Kıbrıs’ ın Akdeniz aramalarına karşı hemen senaryoyu çalıştırıp arama ve savaş gemilerini denize salacaksın.  Çelişkiler saymakla bitmez ama bu ortamda da pek fark etmez, hatta işe yarayabilir. Böylece kavgada “bu adam bana niye vurdu?” diye soru soran herkes bu tablodan kendine uygun yanıt çıkarabilir(!).
            Diplomasi, işine geldiğinde “Biz diğer ülkelerin iç işlerine karışmayız” deyip,  sonra o ülkenin liderine “Derhal halkın sesini dinle, görevi bırak” diye emirler yağdırmaktır. Tabii Arap dünyasını “laik” (!) bir demokrasiye doğru itmek kolay hedef değil: diktatörlerin baskısına isyan eden halklar, bu sözde “Arap Baharı” sonunda demokrasiye geçemezler. Olsa olsa ya Emperyalizmin kucağına teslim olurlar, ya şeriatçı bir baskı rejiminin, ya da yeni bir diktatörün boyunduruğuna girerler. Çünkü bu ülkeler 1923 veya 1960 devrimini yaşamamışlardır. Ne kadın-erkek eşitliği, ne laik bir hukuk anlayışı, ne yüksek bir eğitim, ne yerleşik bir bağımsız sivil toplum örgütleri görmüşlerdir! Herhalde Erdoğan içinden “ya, bu halklar da beni seviyor, şuraların yönetimi de bize bağlanamaz mı referandumla?” düşüncesini geçirmektedir.
            Savaş merakı bir çok açıdan hayra alamet değil. Birincisi insan “hevesini almak” için ülkesini karanlık savaşlara taşımaz. Atatürk’ün fotoğrafları önünde ulusa seslenmek yetmez, “yurtta sulh, cihanda sulh” sözlerini uygulamak gerekir! İkincisi, savaşa mecbur kaldığınız bir kötü senaryoda da, hatırlarsınız ki savaş, Orduyla yapılır. İyi de TSK bugün psikolojik harekatla çökertilmiş ve özgüvenini kaybetmiş yaralı bir kurumdur. Bugün Türkiye tam tersine “savaştan uzak durmaya mecbur olduğunu” bilerek hareket etmelidir. Üçüncüsü de, dikkat etmek lazım, bir gün biri çıkıp sana der ki “bana demokrasi ve laiklik dersi vereceğine önce kendi ülkene bak”. Ama tabii bütün bunları rahatça çöpe de atabilirsin…  Nasıl olsa MGK dahil her platformda bir kuş kadar özgürsen, kim tutar seni!

ERDOĞAN SAVAŞINI ARIYOR! / Bedri Baykam / 27 Eylul 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..



            Gazeteler aynı soruyu soruyorlar: “Hani komşularımızla sıfır sorun var diye övünüyorduk, şimdi tersine her gün savaş tamtamları çalan ülke olduk. Ne oldu?”. Sorunun yanıtı zor değil.
            Hani kavga çıkarmaya karar vermiş bir adam girer bir kahveden içeri: “Bana omuz mu attın?”, “bana yan mı baktın?”. Yanıt da pek farketmez. Çünkü aynı kapıya çıkar. Hedef kavga başlatmaktır.
            Bakıyoruz  Suriye, Kıbrıs, İsrail, Libya, İran başta olmak üzere, herkesle aramız kötü! Ermenistan, Yunanistan, Irak da bizimle arası muhteşem olmayan ülkeler. Peki nedir bu ani değişimin gerekçesi? Yanıt şu: Türkiye sınırları artık Erdoğan’a dar geliyor. Burada her güç cebinde! Karşısına çıkan AKP ye benzemeye çalışan muhalefet partileriyle de tatmin edici bir kapışma yaşayamaz! Bu coğrafyada her şey ona kolay geldiğinden başka ufuklara açıldı. Bu sürekli güç ve zirve arayışı “derinlik sarhoşluğu” nun bir benzerini yaratıyor.. Artık ona bir “tarihi” sıfat lazım. “Kurtuluş Savaşı kahramanları Atatürk ve İnönü”, “Kıbrıs fatihi Ecevit”, “Falkland fatihi Demir Leydi Thatcher” gibi sıfatlara sahip değil Erdoğan. Hatta şöyle uzun uzun anlatılır bir “68 öğrenci liderliği” de yok! Yani o ünlü “van minüt” çıkışından başka eylemi hatırlanmıyor, ki o da sonsuza dek sizi taşıyamaz! Dolayısıyla hedef gerginlik kollayıp, bir yerlerin “Fatihi” olarak yerini sağlamlaştırmak. Sabah’tan duyuyoruz, Erdoğan vizyonunu Obama’ya “seçim için isterseniz gelip mitinginizde de konuşma yaparım” (!) diyecek kadar büyütmüş. Yani Arap dünyası da onu kesmiyor artık! Peki ben yanılıyor muyum? Mümkün, ama en azından Başbakan bu havayı yayıyor!
           Aslında dış politikada Erdoğan’ın kafası çok karışık. Özellikle Orta-Doğu ve Arap dünyasında “arap saçına dönmüş” çıkar ilişkileri çalkalanıyor. Bir yandan Orta-Doğu’nun yeni bölgesel lideri olmak isteyeceksin, bir yandan 1 milyon Iraklıyı yok edecek Amerikan ordusuna toprağını açmak için Meclisten-başaramadan- izin istemiş olacaksın. Bir yandan İsrail’den ödülleri kabul edeceksin, bir yandan “Mavi Marmara” yı öne sürüp Peres’le olan atışmanı sıcak savaşa dönüştürmeye çalışacaksın. Bir yandan Beşir Esad’la maddi-manevi-ailevi, her konuda kol kola gireceksin, ardından rüzgar dönünce adamı bir kalemde harcayacaksın. Bir yandan İran’ın nükleer silah çabalarını destekleyeceksin, bir yandan da ABD ‘nin füze kalkan projesine “evet” deyip, bu sistemin radarlarının Türkiye’de konuşlandırılmasına izin vereceksin. NATO’nun raporuna kızacaksın, ama ona rest çekmeyip İsrail elçisine “git” diyeceksin. AB ye sözde girmeye çalışacaksın,  ama Güney Kıbrıs’ ın Akdeniz aramalarına karşı hemen senaryoyu çalıştırıp arama ve savaş gemilerini denize salacaksın.  Çelişkiler saymakla bitmez ama bu ortamda da pek fark etmez, hatta işe yarayabilir. Böylece kavgada “bu adam bana niye vurdu?” diye soru soran herkes bu tablodan kendine uygun yanıt çıkarabilir(!).
            Diplomasi, işine geldiğinde “Biz diğer ülkelerin iç işlerine karışmayız” deyip,  sonra o ülkenin liderine “Derhal halkın sesini dinle, görevi bırak” diye emirler yağdırmaktır. Tabii Arap dünyasını “laik” (!) bir demokrasiye doğru itmek kolay hedef değil: diktatörlerin baskısına isyan eden halklar, bu sözde “Arap Baharı” sonunda demokrasiye geçemezler. Olsa olsa ya Emperyalizmin kucağına teslim olurlar, ya şeriatçı bir baskı rejiminin, ya da yeni bir diktatörün boyunduruğuna girerler. Çünkü bu ülkeler 1923 veya 1960 devrimini yaşamamışlardır. Ne kadın-erkek eşitliği, ne laik bir hukuk anlayışı, ne yüksek bir eğitim, ne yerleşik bir bağımsız sivil toplum örgütleri görmüşlerdir! Herhalde Erdoğan içinden “ya, bu halklar da beni seviyor, şuraların yönetimi de bize bağlanamaz mı referandumla?” düşüncesini geçirmektedir.
            Savaş merakı bir çok açıdan hayra alamet değil. Birincisi insan “hevesini almak” için ülkesini karanlık savaşlara taşımaz. Atatürk’ün fotoğrafları önünde ulusa seslenmek yetmez, “yurtta sulh, cihanda sulh” sözlerini uygulamak gerekir! İkincisi, savaşa mecbur kaldığınız bir kötü senaryoda da, hatırlarsınız ki savaş, Orduyla yapılır. İyi de TSK bugün psikolojik harekatla çökertilmiş ve özgüvenini kaybetmiş yaralı bir kurumdur. Bugün Türkiye tam tersine “savaştan uzak durmaya mecbur olduğunu” bilerek hareket etmelidir. Üçüncüsü de, dikkat etmek lazım, bir gün biri çıkıp sana der ki “bana demokrasi ve laiklik dersi vereceğine önce kendi ülkene bak”. Ama tabii bütün bunları rahatça çöpe de atabilirsin…  Nasıl olsa MGK dahil her platformda bir kuş kadar özgürsen, kim tutar seni!

27 Eylül 2011 Salı

MEHMET YILMAZ / ‘SAKINCALI, ÇÜNKÜ EDEPSİZ’ / 6 Ekim – 12 Kasım 2011


MEHMET YILMAZ 
‘SAKINCALI, ÇÜNKÜ EDEPSİZ’ 
6 Ekim – 12 Kasım 2011  
 
Mehmet Yılmaz kavramsal çerçevesini ‘Sakıncalı, Çünkü Edepsiz’ olarak belirlediği tuval ve videolarından oluşan  sergisi ile 6 Ekim- 12 Kasım 2011 arasında Piramid Sanat’ta. 
"Ben bir anlatıcıyım. Güncel gerçekleri anlatıyorum. Zararlı olduğu gerekçesiyle, öykü ve anlatının sanattan kovulduğunu okumuş, dinlemiş; bir ara da inanmıştım. Ama geriye dönüp baktığımda öykü ve anlatısız iş yapmamış olduğumu görüyorum. Aslında bu çok doğal; anlatacak bir öykümüz var çünkü. Diziler halinde gerçekleştirdiğim işler bireysel ve toplumsal öykümüze ilişkin görsel notlardır" diyen Mehmet Yılmaz, Türk Çağdaş Sanat ortamının en çalışkan, disiplinli ve ‘yaramaz’ hatta en ‘edepsiz’ sanatçılarından biri. Gönlünü ve beynini yatırdığı sayısız eserin yanı sıra, sanat üstüne yayınlanmış dört kitabıyla da dikkat çekiyor.
Bedri Baykam sanatçının işleri hakkında şunları söylüyor;“Mehmet Yılmaz’ın işleri ve duruşu esasında Türk Çağdaş Sanat ortamının son yıllarda hızla içine hapsoldugu aşırı estetize, kolay satılır, iliği alınmış, etliye sütlüye karışmayan, temkinli piyasa sanatına da bir haklı tepki oluşturuyor. Ama zaten kendisi işlerini bu ortama tepki olsun diye değil, inandığı için bu şekilde üretiyor.
Yılmaz'ın  sergideki tual ve videoları çekici, çarpıcı, provokatif, mizahî ve kelimenin tam anlamıyla ‘beyin tetikçisi’. Yalnızca ‘bakılmak’ değil, aynı zamanda ‘okunmak’için yaratılmış işler bunlar. Düşünce, boya ve film katmanları, böylesine gergin bir ‘iç mekânda’ dans ve düelloya tutuşmuşlar.
Evet, Picasso’nun dediği gibi: 
‘Sanat asla edepli olmamıştır. Zaten edepli olsaydı sanat olmazdı.’
Sergi, 12 Kasım 2011 tarihine kadar, Piramid Sanat’ta izlenebilir…

Tarih: 6 Ekim 2011 Perşembe
Saat: 18:00 – 21:00
Yer: Piramid Sanat (Feridiye Cad. No: 23 – 25 Taksim)  

Bilgi İçin:  Tuba Kurtulmuş
Tel:            0212 297 31 15-20-21

MEHMET YILMAZ / ‘SAKINCALI, ÇÜNKÜ EDEPSİZ’ / 6 Ekim – 12 Kasım 2011


MEHMET YILMAZ 
‘SAKINCALI, ÇÜNKÜ EDEPSİZ’ 
6 Ekim – 12 Kasım 2011  
 
Mehmet Yılmaz kavramsal çerçevesini ‘Sakıncalı, Çünkü Edepsiz’ olarak belirlediği tuval ve videolarından oluşan  sergisi ile 6 Ekim- 12 Kasım 2011 arasında Piramid Sanat’ta. 
"Ben bir anlatıcıyım. Güncel gerçekleri anlatıyorum. Zararlı olduğu gerekçesiyle, öykü ve anlatının sanattan kovulduğunu okumuş, dinlemiş; bir ara da inanmıştım. Ama geriye dönüp baktığımda öykü ve anlatısız iş yapmamış olduğumu görüyorum. Aslında bu çok doğal; anlatacak bir öykümüz var çünkü. Diziler halinde gerçekleştirdiğim işler bireysel ve toplumsal öykümüze ilişkin görsel notlardır" diyen Mehmet Yılmaz, Türk Çağdaş Sanat ortamının en çalışkan, disiplinli ve ‘yaramaz’ hatta en ‘edepsiz’ sanatçılarından biri. Gönlünü ve beynini yatırdığı sayısız eserin yanı sıra, sanat üstüne yayınlanmış dört kitabıyla da dikkat çekiyor.
Bedri Baykam sanatçının işleri hakkında şunları söylüyor;“Mehmet Yılmaz’ın işleri ve duruşu esasında Türk Çağdaş Sanat ortamının son yıllarda hızla içine hapsoldugu aşırı estetize, kolay satılır, iliği alınmış, etliye sütlüye karışmayan, temkinli piyasa sanatına da bir haklı tepki oluşturuyor. Ama zaten kendisi işlerini bu ortama tepki olsun diye değil, inandığı için bu şekilde üretiyor.
Yılmaz'ın  sergideki tual ve videoları çekici, çarpıcı, provokatif, mizahî ve kelimenin tam anlamıyla ‘beyin tetikçisi’. Yalnızca ‘bakılmak’ değil, aynı zamanda ‘okunmak’için yaratılmış işler bunlar. Düşünce, boya ve film katmanları, böylesine gergin bir ‘iç mekânda’ dans ve düelloya tutuşmuşlar.
Evet, Picasso’nun dediği gibi: 
‘Sanat asla edepli olmamıştır. Zaten edepli olsaydı sanat olmazdı.’
Sergi, 12 Kasım 2011 tarihine kadar, Piramid Sanat’ta izlenebilir…

Tarih: 6 Ekim 2011 Perşembe
Saat: 18:00 – 21:00
Yer: Piramid Sanat (Feridiye Cad. No: 23 – 25 Taksim)  

Bilgi İçin:  Tuba Kurtulmuş
Tel:            0212 297 31 15-20-21

22 Eylül 2011 Perşembe

Asistanım Tuba Kurtulmuş’la beraber 18 Nisan 2011 günü uğradığımız ölümcül bıçaklı saldırının duruşması, 3 Ekim Pazartesi günü, İstanbul Çağlayan Adalet Sarayı’nda saat 11 :00’de görülmeye başlanacak.
İstanbul 1. Agir Ceza Mahkemesi (Çağlayan) tarafından görülecek, 2011/263 dosya numaralı davayı, Türkiye’de baskılar ve tehditler altında yaşayan, çağdaş Atatürkçü yazarlara ve her kesime yönelik saldırıları ve şiddeti kınayan duyarlı yurttaşların izlemesi dileğimizdir. Buyrun, gelin, izleyin... Türkiye'nin hallerini görün...