Lütfen söyler misiniz böyle bir ülkeyi hangi komedi filminde izlediniz? Ben artık takip edemez oldum!
VARAN BİR: İşadamları kulübü TÜSİAD’ın Başkanı, Yeni Demokrasi Hareketi’nin içinde ukde kalmış artıklarını “Anayasa Taslağı” olarak “tartışmaya açıyor”. Sıkı durun, çünkü bu hamle YDH’nın %0,4’lük 1994 hezimetinin acısını çıkarırcasına ülkeye bu sefer darbe taşımış! Evet, şaka değil. Çünkü Anayasa Taslağı’nda “değiştirilmesi talep dahi edilemeyecek maddeler” arasında yer alan ilk maddenin içi yok edilerek, “Türkiye Cumhuriyeti bir devlettir” sınırına çekilmiş! Yani laikmiş, sosyalmiş, hukukmuş, boş verin! Bilmeyenlere hatırlatalım: Bu 1. Madde’yi ancak silahlı darbe yapıp ülkeyi sıfırdan şekillendirirseniz değiştirebilirsiniz! Kafanıza göre Cappucino içerken eskisini çöpe atamazsınız. Ama herhalde “para gücü” bu denetimsiz ortamda sizi kanatlandırıveriyor (!). Sn. Boyner, AKP’nin hukuktaki “İşleri kılıfına uydurma” bürosu şefi Sn. Özbudun’la bu hazırlığı yapacağınız yerde, neden Sn. Yekta Güngör Özden veya Sn. Sabih Kanadoğlu gibi bu işin en saygın duayen isimleriyle masaya oturmadınız? Bırakın bu oportünist kurnazlıkları…
VARAN İKİ: CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin arkadaşımız, birden kameralar önünde coşup “Biz türbanlı milletvekiline karşı çıkmayız” deyiverdi. Ardından örgüt ve medyadan gelen tepkilerin ardından “CHP’nin gündeminde türbanlı milletvekili yoktur, başka partilerin işlerine de karışmayız” şeklinde bir yarım dönüş gerçekleştirdi! Aşk olsun, bu ürkek tavırlara gerek yok! Çarşaflı üye yapın, demokrat olun! Merve Kavakçı modeline karşı çıkmayın, daha demokrat olun! Eh, biraz cesaretle iki adım öne gidin, türbanlı vekili en önce siz çıkarın, yarın da belki başkan yaparsınız! Sevgili Tekin’den önemli bir ricam var: Partinin tüm geçmişini ve ideolojisini yerle bir edecek böyle beklenmedik ve kaygan zemin çıkışlarını, Parti Meclisi’ne danışıp karara bağlamadan ekranlarda yapmaktan vazgeçsin. CHP, geçici partilerden biri değil. Herkes kafasına göre bir model ile hareket edemez, ideolojiyi, örgütü, seçmenleri yok sayamaz. Hepsinden önemlisi, seçimler bu kadar yaklaşmışken, kimse Partiyi sol kamuoyunda tartışılır hale getiremez! Lütfen biraz parti kültürü ve disiplini… Ayrıca üç türbancı oy peşinde koşarken, kimsenin Atatürkçü oyların altını oyma hakkı yok! Kritik seçim finali yaklaşırken lütfen dikkat!
VARAN ÜÇ: BDP Milletvekili Sebahat Tuncel kafası kızmış, karşısında dikilen polise tokadı basıyor! “Vay anasını sayın seyirciler” diye bir televizyon deyimi vardır, işte medyatik haber diye buna derim! Daha sonra sorulara yanıt verirken, bu hanımefendinin şu sözlerini kulaklarımla duydum: “Polise değil, ama devlete tokat atmak isterdim”. İşte bu sözün bittiği yerdir. Sormak lazım Sn. Ümit Boyner’e, tarif ettikleri “ideolojisiz, köksüz, içi boş” devletin “yeni” tanımında bu tokada itirazları var mı, yoksa bunlar da birinin dediği gibi “Yetmez Ama Evet” kategorisine mi giriyor? Maazallah bu tokadı atan bir Atatürkçü olsaydı, tepkiler ne olurdu düşünebiliyor musunuz?
VARAN DÖRT: “AB standartlarında demokrasi”, “ileri demokrasi”, filan derken bizim “moderen” muhafazakar demokratlar, işi tam azıtıp, yayınlanmamış kitabı, daha kundağına bile gelemeden rahmetli İsmet Paşa’nın deyimiyle “Suçluların Telaşı İçinde”, ana rahminden kürtajla alıp imha etmişler! Bu, kitap toplatıp yakan Hitler döneminin bir adım ilerisidir, tebrikler! İşin en heyecan verici anı, “çifte kavrulmalı” Radikal baskınında yaşananlar! İtiraf edeyim “içimi parçalamaya devam eden” bu sahneleri görünce, sormadan edemiyorum: Acaba Radikalciler, polislere “Yahu siz ne yapıyorsunuz? Biz, o Kemalist statükoculara yanıt hakkı bile vermeden her hafta “düşünce” yazılarımızda onları dümdüz ettik, bu hükümeti kutsadık, bize bu yapılır mı?” dediler mi? Gerçekten eski genel yayın yönetmeni İsmet Berkan veya yazar Ertuğrul Mavioğlu’nun aklından bunlar geçti mi? Aslında o anda üzüleceklerine “ceberrut devlet” ten kurtulup “tam demokrasi”ye (!) geçişi kutlamaları lazım değil miydi?
VARAN BEŞ: Doğan Grubu’nda, “ince kıyım” çalışmaya devam ediyor. Artık hedef bizim gibi “ödünsüz Kemalistler” değil! Yani Çölaşanlar, Bekir Coşkunlar, Ruhat Mengiler, Mine Kırıkkanatlar, Tufan Türençler, onları geçtik! Sıra artık Cüneyt Ülsever düzeyinde “muhafazakâr” hükümetin hafif eleştirmenlerine kadar indi, Onun da yazılarına son verildi…
VARAN ALTI: Bu yazı önünüze gelene kadar kesin oluşur. Siz doldurun!
Sevgili okurlar, önümüzdeki sezon, siyasetimizin bu akıllara sığmaz yaratıcılığına ve akış ritmine yakışır, heyecanlı, sürpriz dolu, “Yok artık!” dedirten soyut resimler yapmayı deneyeceğim! Başarırsam kim tutar beni! Tam gaz ileri!
29 Mart 2011 Salı
KİM TUTAR SİZİ? HADİ TAM GAZ İLERİ! / Bedri Baykam / 29 Mart 2011 tarihli Cumhuriyet Gazetesi makalesi..
Lütfen söyler misiniz böyle bir ülkeyi hangi komedi filminde izlediniz? Ben artık takip edemez oldum!
VARAN BİR: İşadamları kulübü TÜSİAD’ın Başkanı, Yeni Demokrasi Hareketi’nin içinde ukde kalmış artıklarını “Anayasa Taslağı” olarak “tartışmaya açıyor”. Sıkı durun, çünkü bu hamle YDH’nın %0,4’lük 1994 hezimetinin acısını çıkarırcasına ülkeye bu sefer darbe taşımış! Evet, şaka değil. Çünkü Anayasa Taslağı’nda “değiştirilmesi talep dahi edilemeyecek maddeler” arasında yer alan ilk maddenin içi yok edilerek, “Türkiye Cumhuriyeti bir devlettir” sınırına çekilmiş! Yani laikmiş, sosyalmiş, hukukmuş, boş verin! Bilmeyenlere hatırlatalım: Bu 1. Madde’yi ancak silahlı darbe yapıp ülkeyi sıfırdan şekillendirirseniz değiştirebilirsiniz! Kafanıza göre Cappucino içerken eskisini çöpe atamazsınız. Ama herhalde “para gücü” bu denetimsiz ortamda sizi kanatlandırıveriyor (!). Sn. Boyner, AKP’nin hukuktaki “İşleri kılıfına uydurma” bürosu şefi Sn. Özbudun’la bu hazırlığı yapacağınız yerde, neden Sn. Yekta Güngör Özden veya Sn. Sabih Kanadoğlu gibi bu işin en saygın duayen isimleriyle masaya oturmadınız? Bırakın bu oportünist kurnazlıkları…
VARAN İKİ: CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin arkadaşımız, birden kameralar önünde coşup “Biz türbanlı milletvekiline karşı çıkmayız” deyiverdi. Ardından örgüt ve medyadan gelen tepkilerin ardından “CHP’nin gündeminde türbanlı milletvekili yoktur, başka partilerin işlerine de karışmayız” şeklinde bir yarım dönüş gerçekleştirdi! Aşk olsun, bu ürkek tavırlara gerek yok! Çarşaflı üye yapın, demokrat olun! Merve Kavakçı modeline karşı çıkmayın, daha demokrat olun! Eh, biraz cesaretle iki adım öne gidin, türbanlı vekili en önce siz çıkarın, yarın da belki başkan yaparsınız! Sevgili Tekin’den önemli bir ricam var: Partinin tüm geçmişini ve ideolojisini yerle bir edecek böyle beklenmedik ve kaygan zemin çıkışlarını, Parti Meclisi’ne danışıp karara bağlamadan ekranlarda yapmaktan vazgeçsin. CHP, geçici partilerden biri değil. Herkes kafasına göre bir model ile hareket edemez, ideolojiyi, örgütü, seçmenleri yok sayamaz. Hepsinden önemlisi, seçimler bu kadar yaklaşmışken, kimse Partiyi sol kamuoyunda tartışılır hale getiremez! Lütfen biraz parti kültürü ve disiplini… Ayrıca üç türbancı oy peşinde koşarken, kimsenin Atatürkçü oyların altını oyma hakkı yok! Kritik seçim finali yaklaşırken lütfen dikkat!
VARAN ÜÇ: BDP Milletvekili Sebahat Tuncel kafası kızmış, karşısında dikilen polise tokadı basıyor! “Vay anasını sayın seyirciler” diye bir televizyon deyimi vardır, işte medyatik haber diye buna derim! Daha sonra sorulara yanıt verirken, bu hanımefendinin şu sözlerini kulaklarımla duydum: “Polise değil, ama devlete tokat atmak isterdim”. İşte bu sözün bittiği yerdir. Sormak lazım Sn. Ümit Boyner’e, tarif ettikleri “ideolojisiz, köksüz, içi boş” devletin “yeni” tanımında bu tokada itirazları var mı, yoksa bunlar da birinin dediği gibi “Yetmez Ama Evet” kategorisine mi giriyor? Maazallah bu tokadı atan bir Atatürkçü olsaydı, tepkiler ne olurdu düşünebiliyor musunuz?
VARAN DÖRT: “AB standartlarında demokrasi”, “ileri demokrasi”, filan derken bizim “moderen” muhafazakar demokratlar, işi tam azıtıp, yayınlanmamış kitabı, daha kundağına bile gelemeden rahmetli İsmet Paşa’nın deyimiyle “Suçluların Telaşı İçinde”, ana rahminden kürtajla alıp imha etmişler! Bu, kitap toplatıp yakan Hitler döneminin bir adım ilerisidir, tebrikler! İşin en heyecan verici anı, “çifte kavrulmalı” Radikal baskınında yaşananlar! İtiraf edeyim “içimi parçalamaya devam eden” bu sahneleri görünce, sormadan edemiyorum: Acaba Radikalciler, polislere “Yahu siz ne yapıyorsunuz? Biz, o Kemalist statükoculara yanıt hakkı bile vermeden her hafta “düşünce” yazılarımızda onları dümdüz ettik, bu hükümeti kutsadık, bize bu yapılır mı?” dediler mi? Gerçekten eski genel yayın yönetmeni İsmet Berkan veya yazar Ertuğrul Mavioğlu’nun aklından bunlar geçti mi? Aslında o anda üzüleceklerine “ceberrut devlet” ten kurtulup “tam demokrasi”ye (!) geçişi kutlamaları lazım değil miydi?
VARAN BEŞ: Doğan Grubu’nda, “ince kıyım” çalışmaya devam ediyor. Artık hedef bizim gibi “ödünsüz Kemalistler” değil! Yani Çölaşanlar, Bekir Coşkunlar, Ruhat Mengiler, Mine Kırıkkanatlar, Tufan Türençler, onları geçtik! Sıra artık Cüneyt Ülsever düzeyinde “muhafazakâr” hükümetin hafif eleştirmenlerine kadar indi, Onun da yazılarına son verildi…
VARAN ALTI: Bu yazı önünüze gelene kadar kesin oluşur. Siz doldurun!
Sevgili okurlar, önümüzdeki sezon, siyasetimizin bu akıllara sığmaz yaratıcılığına ve akış ritmine yakışır, heyecanlı, sürpriz dolu, “Yok artık!” dedirten soyut resimler yapmayı deneyeceğim! Başarırsam kim tutar beni! Tam gaz ileri!
VARAN BİR: İşadamları kulübü TÜSİAD’ın Başkanı, Yeni Demokrasi Hareketi’nin içinde ukde kalmış artıklarını “Anayasa Taslağı” olarak “tartışmaya açıyor”. Sıkı durun, çünkü bu hamle YDH’nın %0,4’lük 1994 hezimetinin acısını çıkarırcasına ülkeye bu sefer darbe taşımış! Evet, şaka değil. Çünkü Anayasa Taslağı’nda “değiştirilmesi talep dahi edilemeyecek maddeler” arasında yer alan ilk maddenin içi yok edilerek, “Türkiye Cumhuriyeti bir devlettir” sınırına çekilmiş! Yani laikmiş, sosyalmiş, hukukmuş, boş verin! Bilmeyenlere hatırlatalım: Bu 1. Madde’yi ancak silahlı darbe yapıp ülkeyi sıfırdan şekillendirirseniz değiştirebilirsiniz! Kafanıza göre Cappucino içerken eskisini çöpe atamazsınız. Ama herhalde “para gücü” bu denetimsiz ortamda sizi kanatlandırıveriyor (!). Sn. Boyner, AKP’nin hukuktaki “İşleri kılıfına uydurma” bürosu şefi Sn. Özbudun’la bu hazırlığı yapacağınız yerde, neden Sn. Yekta Güngör Özden veya Sn. Sabih Kanadoğlu gibi bu işin en saygın duayen isimleriyle masaya oturmadınız? Bırakın bu oportünist kurnazlıkları…
VARAN İKİ: CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin arkadaşımız, birden kameralar önünde coşup “Biz türbanlı milletvekiline karşı çıkmayız” deyiverdi. Ardından örgüt ve medyadan gelen tepkilerin ardından “CHP’nin gündeminde türbanlı milletvekili yoktur, başka partilerin işlerine de karışmayız” şeklinde bir yarım dönüş gerçekleştirdi! Aşk olsun, bu ürkek tavırlara gerek yok! Çarşaflı üye yapın, demokrat olun! Merve Kavakçı modeline karşı çıkmayın, daha demokrat olun! Eh, biraz cesaretle iki adım öne gidin, türbanlı vekili en önce siz çıkarın, yarın da belki başkan yaparsınız! Sevgili Tekin’den önemli bir ricam var: Partinin tüm geçmişini ve ideolojisini yerle bir edecek böyle beklenmedik ve kaygan zemin çıkışlarını, Parti Meclisi’ne danışıp karara bağlamadan ekranlarda yapmaktan vazgeçsin. CHP, geçici partilerden biri değil. Herkes kafasına göre bir model ile hareket edemez, ideolojiyi, örgütü, seçmenleri yok sayamaz. Hepsinden önemlisi, seçimler bu kadar yaklaşmışken, kimse Partiyi sol kamuoyunda tartışılır hale getiremez! Lütfen biraz parti kültürü ve disiplini… Ayrıca üç türbancı oy peşinde koşarken, kimsenin Atatürkçü oyların altını oyma hakkı yok! Kritik seçim finali yaklaşırken lütfen dikkat!
VARAN ÜÇ: BDP Milletvekili Sebahat Tuncel kafası kızmış, karşısında dikilen polise tokadı basıyor! “Vay anasını sayın seyirciler” diye bir televizyon deyimi vardır, işte medyatik haber diye buna derim! Daha sonra sorulara yanıt verirken, bu hanımefendinin şu sözlerini kulaklarımla duydum: “Polise değil, ama devlete tokat atmak isterdim”. İşte bu sözün bittiği yerdir. Sormak lazım Sn. Ümit Boyner’e, tarif ettikleri “ideolojisiz, köksüz, içi boş” devletin “yeni” tanımında bu tokada itirazları var mı, yoksa bunlar da birinin dediği gibi “Yetmez Ama Evet” kategorisine mi giriyor? Maazallah bu tokadı atan bir Atatürkçü olsaydı, tepkiler ne olurdu düşünebiliyor musunuz?
VARAN DÖRT: “AB standartlarında demokrasi”, “ileri demokrasi”, filan derken bizim “moderen” muhafazakar demokratlar, işi tam azıtıp, yayınlanmamış kitabı, daha kundağına bile gelemeden rahmetli İsmet Paşa’nın deyimiyle “Suçluların Telaşı İçinde”, ana rahminden kürtajla alıp imha etmişler! Bu, kitap toplatıp yakan Hitler döneminin bir adım ilerisidir, tebrikler! İşin en heyecan verici anı, “çifte kavrulmalı” Radikal baskınında yaşananlar! İtiraf edeyim “içimi parçalamaya devam eden” bu sahneleri görünce, sormadan edemiyorum: Acaba Radikalciler, polislere “Yahu siz ne yapıyorsunuz? Biz, o Kemalist statükoculara yanıt hakkı bile vermeden her hafta “düşünce” yazılarımızda onları dümdüz ettik, bu hükümeti kutsadık, bize bu yapılır mı?” dediler mi? Gerçekten eski genel yayın yönetmeni İsmet Berkan veya yazar Ertuğrul Mavioğlu’nun aklından bunlar geçti mi? Aslında o anda üzüleceklerine “ceberrut devlet” ten kurtulup “tam demokrasi”ye (!) geçişi kutlamaları lazım değil miydi?
VARAN BEŞ: Doğan Grubu’nda, “ince kıyım” çalışmaya devam ediyor. Artık hedef bizim gibi “ödünsüz Kemalistler” değil! Yani Çölaşanlar, Bekir Coşkunlar, Ruhat Mengiler, Mine Kırıkkanatlar, Tufan Türençler, onları geçtik! Sıra artık Cüneyt Ülsever düzeyinde “muhafazakâr” hükümetin hafif eleştirmenlerine kadar indi, Onun da yazılarına son verildi…
VARAN ALTI: Bu yazı önünüze gelene kadar kesin oluşur. Siz doldurun!
Sevgili okurlar, önümüzdeki sezon, siyasetimizin bu akıllara sığmaz yaratıcılığına ve akış ritmine yakışır, heyecanlı, sürpriz dolu, “Yok artık!” dedirten soyut resimler yapmayı deneyeceğim! Başarırsam kim tutar beni! Tam gaz ileri!
22 Mart 2011 Salı
TSK'NIN BÜYÜK GAFI VE SİLİVRİ ADAYLIKLARI... / Bedri Baykam / 22 Mart 2011 Cumhuriyet makalesi..
Gündem hızlanırken, seçim kokuları herkesin genzini yakmaya başladı. Ortadoğu’da yangın sürüyor ve Kaddafi, neden olduğu iç savaşa adeta emperyalist güçleri davet ederek felaketin boyutlarını katladı. Tüm bu ülkelerin en büyük zaafı şu: Onların bir Atatürk’ü olmadı ve bu nedenle sömürü düzenini en başından beri kıramadılar. Bu nedenle de “Kaddafi katliamı mı, emperyalist saldırı mı?” ikilemiyle boğuşuyorlar. Şimdi ödenen tüm faturaların kökeni, Irak’tan Mısır’a, Tunus'tan, Libya’ya hep bu…
İşte bu cümleden sonra, hızlanan gündemde “pas geçilemeyecek” boyutlarda tatsız bir olay yaşadık. Atatürk’ün, o koca yürekli büyük kahraman devrimcinin Kara Harp Okulu’na girişinin kutlandığı törende, Harp Okulu öğrencileri “Gençliğe Hitabe”yi, o muhteşem metni içi boş bir çuvala çevirircesine, tarihe damga vuran şu en kritik sözlerini “keserek” okudular;“…İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve haricî bedhahların olacaktır… Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.”
Bu konuyu ilk Emin Çölaşan gündeme taşıdı. TSK'nin tavrının anlaşılmazlığını eleştirip, Ordu'nun nereye gittiğini sordu. Daha sonra Melih Aşık da konuya değindi ve internette ağır tepkiler yayılmaya başladı. Dün ise Genelkurmay'dan Aydınlık Gazetesi'ne bu konuyla ilgili bir açıklama gitmiş: Konuya başka anlamlar yüklememek gerektiğini ve bu işte bir art niyet olmadığını aktaran sözlerin yer aldığı bu metin, beni hiç tatmin etmedi! TSK hiçbir vatandaşın bu kadar saf olduğunu düşünmemeli.
TSK buna benzer düzeltmelerle durum kurtarmaya çalışacağına, bu ağır gaf vesilesiyle kendisiyle yüzleşmeli. Öncelikle bu "içerik boşaltma" kararı kimin aklından çıkmıştır? Hangi kademenin işidir? Bu konuda böyle bir hatanın tekrarlanmayacağının garantisini kim verecektir? Hiç kimsenin, TSK’de Atatürk’ü sansür etme, çarpıtma, üzerine çarşaf çekme yetkisi olamaz! Bir gün, malum baskılar nedeniyle, Atatürk’ü bünyesinden toptan çıkartmaya karar verirse (!), o zaman dahi bunu halka seçeceği kelimelerle tebliğ eder ve bilgiyi alan herkes o gün aynaya bakarak durumu nasıl değerlendireceğine karar verir. Ama lütfen artık toplumun her farklı hücresinde Atatürk’ü ve izlerini, kurnaz taktiklerle yavaş yavaş yok etme operasyonuna, TSK de alet olmaya kalkmasın!
İşte bu nedenle, “Kağıttan Kaplan” sözüne malum tepkisini ortaya koyan TSK, şimdi kendi bünyesinde bu hesaplaşmayı yapmaya mecbur: Atatürk’ü sansür etme cüretini kim gösterdiyse, bari içinde bulunduğu kurumun geçmişine saygı duyarak mertçe ortaya çıkıp, özür dilesin ve gereğini yapsın. Çünkü mızrak çuvala sığmadı ve üstü örtülemiyor!
Bu gafın sahibi her kimse, yakın tarihimize ait bazı hatırlatmalar yapmamız şart. Bu ülke, çok partili seçime geçtikten sonra, son 65 yılda orduyla az ya da çok ters düşen onca hükümet gördü. Ne Menderes, ne Demirel, ne Özal, ne Çiller, ne Erbakan dönemlerinde, Atatürk’ün o tarihi uyarısını silmeye kalkan bir sivil ya da bir asker oldu! Şimdi Cumhuriyet'in kurucu devrimcisine, sadakati kendi evinde bu seviyelere düşürmeye kimsenin hakkı yok!
Partilerin aday belirleme yöntemleri, bu andığımız karanlık ortamda yavaş yavaş şekillenirken, Silivri’den yükselen bir mert sese kulak verelim: Mustafa Balbay’ın CHP’den adaylığına Parti ışık yakmışken, onun yakın arkadaşı, tecrit hücresi mahkumu, demokrasi neferi, yurtsever yiğit insan Tuncay Özkan bakın neler diyor: “Başlatmış olduğunuz kampanya benim de isteğimi yansıtıyor. ‘Özkan, CHP’den aday olsun’ kampanyanıza ‘Evet, onurla, şerefle’ diyorum. Sn. Kılıçdaroğlu’na mektup yazarak, CHP’de olma arzumu ilettim. 2007 seçimlerinde Erdoğan’ın aday olduğu 1. seçim çevresinden aday olmak istiyorum. Bağımsız adaylık veya ittifak konusunda açıklamam olmadı. CHP’nin iktidar olmasını canı yürekten istiyorum”.
Başka söze gerek yok. CHP bu sesi duymaya mecbur. Yalnız Özkan için değil. Halk gerçekten öyle istediği için! CHP’nin oy deposu olan kitleler bunu bekliyor. Ve onların kökleri kim ne derse desin, Cumhuriyet mitinglerinde! Bunu inkar eden hiç kimse, seçimden başarıyla ayrılamaz.
Bana sorarsanız, CHP, Özkan ve Balbay dışında, Haberal ve Perinçek’e de vekillik kapılarını sonuna kadar açmalı! Seçim ittifakları konusunu ise haftaya ele alacağım.
İşte bu cümleden sonra, hızlanan gündemde “pas geçilemeyecek” boyutlarda tatsız bir olay yaşadık. Atatürk’ün, o koca yürekli büyük kahraman devrimcinin Kara Harp Okulu’na girişinin kutlandığı törende, Harp Okulu öğrencileri “Gençliğe Hitabe”yi, o muhteşem metni içi boş bir çuvala çevirircesine, tarihe damga vuran şu en kritik sözlerini “keserek” okudular;“…İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve haricî bedhahların olacaktır… Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.”
Bu konuyu ilk Emin Çölaşan gündeme taşıdı. TSK'nin tavrının anlaşılmazlığını eleştirip, Ordu'nun nereye gittiğini sordu. Daha sonra Melih Aşık da konuya değindi ve internette ağır tepkiler yayılmaya başladı. Dün ise Genelkurmay'dan Aydınlık Gazetesi'ne bu konuyla ilgili bir açıklama gitmiş: Konuya başka anlamlar yüklememek gerektiğini ve bu işte bir art niyet olmadığını aktaran sözlerin yer aldığı bu metin, beni hiç tatmin etmedi! TSK hiçbir vatandaşın bu kadar saf olduğunu düşünmemeli.
TSK buna benzer düzeltmelerle durum kurtarmaya çalışacağına, bu ağır gaf vesilesiyle kendisiyle yüzleşmeli. Öncelikle bu "içerik boşaltma" kararı kimin aklından çıkmıştır? Hangi kademenin işidir? Bu konuda böyle bir hatanın tekrarlanmayacağının garantisini kim verecektir? Hiç kimsenin, TSK’de Atatürk’ü sansür etme, çarpıtma, üzerine çarşaf çekme yetkisi olamaz! Bir gün, malum baskılar nedeniyle, Atatürk’ü bünyesinden toptan çıkartmaya karar verirse (!), o zaman dahi bunu halka seçeceği kelimelerle tebliğ eder ve bilgiyi alan herkes o gün aynaya bakarak durumu nasıl değerlendireceğine karar verir. Ama lütfen artık toplumun her farklı hücresinde Atatürk’ü ve izlerini, kurnaz taktiklerle yavaş yavaş yok etme operasyonuna, TSK de alet olmaya kalkmasın!
İşte bu nedenle, “Kağıttan Kaplan” sözüne malum tepkisini ortaya koyan TSK, şimdi kendi bünyesinde bu hesaplaşmayı yapmaya mecbur: Atatürk’ü sansür etme cüretini kim gösterdiyse, bari içinde bulunduğu kurumun geçmişine saygı duyarak mertçe ortaya çıkıp, özür dilesin ve gereğini yapsın. Çünkü mızrak çuvala sığmadı ve üstü örtülemiyor!
Bu gafın sahibi her kimse, yakın tarihimize ait bazı hatırlatmalar yapmamız şart. Bu ülke, çok partili seçime geçtikten sonra, son 65 yılda orduyla az ya da çok ters düşen onca hükümet gördü. Ne Menderes, ne Demirel, ne Özal, ne Çiller, ne Erbakan dönemlerinde, Atatürk’ün o tarihi uyarısını silmeye kalkan bir sivil ya da bir asker oldu! Şimdi Cumhuriyet'in kurucu devrimcisine, sadakati kendi evinde bu seviyelere düşürmeye kimsenin hakkı yok!
Partilerin aday belirleme yöntemleri, bu andığımız karanlık ortamda yavaş yavaş şekillenirken, Silivri’den yükselen bir mert sese kulak verelim: Mustafa Balbay’ın CHP’den adaylığına Parti ışık yakmışken, onun yakın arkadaşı, tecrit hücresi mahkumu, demokrasi neferi, yurtsever yiğit insan Tuncay Özkan bakın neler diyor: “Başlatmış olduğunuz kampanya benim de isteğimi yansıtıyor. ‘Özkan, CHP’den aday olsun’ kampanyanıza ‘Evet, onurla, şerefle’ diyorum. Sn. Kılıçdaroğlu’na mektup yazarak, CHP’de olma arzumu ilettim. 2007 seçimlerinde Erdoğan’ın aday olduğu 1. seçim çevresinden aday olmak istiyorum. Bağımsız adaylık veya ittifak konusunda açıklamam olmadı. CHP’nin iktidar olmasını canı yürekten istiyorum”.
Başka söze gerek yok. CHP bu sesi duymaya mecbur. Yalnız Özkan için değil. Halk gerçekten öyle istediği için! CHP’nin oy deposu olan kitleler bunu bekliyor. Ve onların kökleri kim ne derse desin, Cumhuriyet mitinglerinde! Bunu inkar eden hiç kimse, seçimden başarıyla ayrılamaz.
Bana sorarsanız, CHP, Özkan ve Balbay dışında, Haberal ve Perinçek’e de vekillik kapılarını sonuna kadar açmalı! Seçim ittifakları konusunu ise haftaya ele alacağım.
TSK'NIN BÜYÜK GAFI VE SİLİVRİ ADAYLIKLARI... / Bedri Baykam / 22 Mart 2011 Cumhuriyet makalesi..
Gündem hızlanırken, seçim kokuları herkesin genzini yakmaya başladı. Ortadoğu’da yangın sürüyor ve Kaddafi, neden olduğu iç savaşa adeta emperyalist güçleri davet ederek felaketin boyutlarını katladı. Tüm bu ülkelerin en büyük zaafı şu: Onların bir Atatürk’ü olmadı ve bu nedenle sömürü düzenini en başından beri kıramadılar. Bu nedenle de “Kaddafi katliamı mı, emperyalist saldırı mı?” ikilemiyle boğuşuyorlar. Şimdi ödenen tüm faturaların kökeni, Irak’tan Mısır’a, Tunus'tan, Libya’ya hep bu…
İşte bu cümleden sonra, hızlanan gündemde “pas geçilemeyecek” boyutlarda tatsız bir olay yaşadık. Atatürk’ün, o koca yürekli büyük kahraman devrimcinin Kara Harp Okulu’na girişinin kutlandığı törende, Harp Okulu öğrencileri “Gençliğe Hitabe”yi, o muhteşem metni içi boş bir çuvala çevirircesine, tarihe damga vuran şu en kritik sözlerini “keserek” okudular;“…İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve haricî bedhahların olacaktır… Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.”
Bu konuyu ilk Emin Çölaşan gündeme taşıdı. TSK'nin tavrının anlaşılmazlığını eleştirip, Ordu'nun nereye gittiğini sordu. Daha sonra Melih Aşık da konuya değindi ve internette ağır tepkiler yayılmaya başladı. Dün ise Genelkurmay'dan Aydınlık Gazetesi'ne bu konuyla ilgili bir açıklama gitmiş: Konuya başka anlamlar yüklememek gerektiğini ve bu işte bir art niyet olmadığını aktaran sözlerin yer aldığı bu metin, beni hiç tatmin etmedi! TSK hiçbir vatandaşın bu kadar saf olduğunu düşünmemeli.
TSK buna benzer düzeltmelerle durum kurtarmaya çalışacağına, bu ağır gaf vesilesiyle kendisiyle yüzleşmeli. Öncelikle bu "içerik boşaltma" kararı kimin aklından çıkmıştır? Hangi kademenin işidir? Bu konuda böyle bir hatanın tekrarlanmayacağının garantisini kim verecektir? Hiç kimsenin, TSK’de Atatürk’ü sansür etme, çarpıtma, üzerine çarşaf çekme yetkisi olamaz! Bir gün, malum baskılar nedeniyle, Atatürk’ü bünyesinden toptan çıkartmaya karar verirse (!), o zaman dahi bunu halka seçeceği kelimelerle tebliğ eder ve bilgiyi alan herkes o gün aynaya bakarak durumu nasıl değerlendireceğine karar verir. Ama lütfen artık toplumun her farklı hücresinde Atatürk’ü ve izlerini, kurnaz taktiklerle yavaş yavaş yok etme operasyonuna, TSK de alet olmaya kalkmasın!
İşte bu nedenle, “Kağıttan Kaplan” sözüne malum tepkisini ortaya koyan TSK, şimdi kendi bünyesinde bu hesaplaşmayı yapmaya mecbur: Atatürk’ü sansür etme cüretini kim gösterdiyse, bari içinde bulunduğu kurumun geçmişine saygı duyarak mertçe ortaya çıkıp, özür dilesin ve gereğini yapsın. Çünkü mızrak çuvala sığmadı ve üstü örtülemiyor!
Bu gafın sahibi her kimse, yakın tarihimize ait bazı hatırlatmalar yapmamız şart. Bu ülke, çok partili seçime geçtikten sonra, son 65 yılda orduyla az ya da çok ters düşen onca hükümet gördü. Ne Menderes, ne Demirel, ne Özal, ne Çiller, ne Erbakan dönemlerinde, Atatürk’ün o tarihi uyarısını silmeye kalkan bir sivil ya da bir asker oldu! Şimdi Cumhuriyet'in kurucu devrimcisine, sadakati kendi evinde bu seviyelere düşürmeye kimsenin hakkı yok!
Partilerin aday belirleme yöntemleri, bu andığımız karanlık ortamda yavaş yavaş şekillenirken, Silivri’den yükselen bir mert sese kulak verelim: Mustafa Balbay’ın CHP’den adaylığına Parti ışık yakmışken, onun yakın arkadaşı, tecrit hücresi mahkumu, demokrasi neferi, yurtsever yiğit insan Tuncay Özkan bakın neler diyor: “Başlatmış olduğunuz kampanya benim de isteğimi yansıtıyor. ‘Özkan, CHP’den aday olsun’ kampanyanıza ‘Evet, onurla, şerefle’ diyorum. Sn. Kılıçdaroğlu’na mektup yazarak, CHP’de olma arzumu ilettim. 2007 seçimlerinde Erdoğan’ın aday olduğu 1. seçim çevresinden aday olmak istiyorum. Bağımsız adaylık veya ittifak konusunda açıklamam olmadı. CHP’nin iktidar olmasını canı yürekten istiyorum”.
Başka söze gerek yok. CHP bu sesi duymaya mecbur. Yalnız Özkan için değil. Halk gerçekten öyle istediği için! CHP’nin oy deposu olan kitleler bunu bekliyor. Ve onların kökleri kim ne derse desin, Cumhuriyet mitinglerinde! Bunu inkar eden hiç kimse, seçimden başarıyla ayrılamaz.
Bana sorarsanız, CHP, Özkan ve Balbay dışında, Haberal ve Perinçek’e de vekillik kapılarını sonuna kadar açmalı! Seçim ittifakları konusunu ise haftaya ele alacağım.
İşte bu cümleden sonra, hızlanan gündemde “pas geçilemeyecek” boyutlarda tatsız bir olay yaşadık. Atatürk’ün, o koca yürekli büyük kahraman devrimcinin Kara Harp Okulu’na girişinin kutlandığı törende, Harp Okulu öğrencileri “Gençliğe Hitabe”yi, o muhteşem metni içi boş bir çuvala çevirircesine, tarihe damga vuran şu en kritik sözlerini “keserek” okudular;“…İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve haricî bedhahların olacaktır… Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.”
Bu konuyu ilk Emin Çölaşan gündeme taşıdı. TSK'nin tavrının anlaşılmazlığını eleştirip, Ordu'nun nereye gittiğini sordu. Daha sonra Melih Aşık da konuya değindi ve internette ağır tepkiler yayılmaya başladı. Dün ise Genelkurmay'dan Aydınlık Gazetesi'ne bu konuyla ilgili bir açıklama gitmiş: Konuya başka anlamlar yüklememek gerektiğini ve bu işte bir art niyet olmadığını aktaran sözlerin yer aldığı bu metin, beni hiç tatmin etmedi! TSK hiçbir vatandaşın bu kadar saf olduğunu düşünmemeli.
TSK buna benzer düzeltmelerle durum kurtarmaya çalışacağına, bu ağır gaf vesilesiyle kendisiyle yüzleşmeli. Öncelikle bu "içerik boşaltma" kararı kimin aklından çıkmıştır? Hangi kademenin işidir? Bu konuda böyle bir hatanın tekrarlanmayacağının garantisini kim verecektir? Hiç kimsenin, TSK’de Atatürk’ü sansür etme, çarpıtma, üzerine çarşaf çekme yetkisi olamaz! Bir gün, malum baskılar nedeniyle, Atatürk’ü bünyesinden toptan çıkartmaya karar verirse (!), o zaman dahi bunu halka seçeceği kelimelerle tebliğ eder ve bilgiyi alan herkes o gün aynaya bakarak durumu nasıl değerlendireceğine karar verir. Ama lütfen artık toplumun her farklı hücresinde Atatürk’ü ve izlerini, kurnaz taktiklerle yavaş yavaş yok etme operasyonuna, TSK de alet olmaya kalkmasın!
İşte bu nedenle, “Kağıttan Kaplan” sözüne malum tepkisini ortaya koyan TSK, şimdi kendi bünyesinde bu hesaplaşmayı yapmaya mecbur: Atatürk’ü sansür etme cüretini kim gösterdiyse, bari içinde bulunduğu kurumun geçmişine saygı duyarak mertçe ortaya çıkıp, özür dilesin ve gereğini yapsın. Çünkü mızrak çuvala sığmadı ve üstü örtülemiyor!
Bu gafın sahibi her kimse, yakın tarihimize ait bazı hatırlatmalar yapmamız şart. Bu ülke, çok partili seçime geçtikten sonra, son 65 yılda orduyla az ya da çok ters düşen onca hükümet gördü. Ne Menderes, ne Demirel, ne Özal, ne Çiller, ne Erbakan dönemlerinde, Atatürk’ün o tarihi uyarısını silmeye kalkan bir sivil ya da bir asker oldu! Şimdi Cumhuriyet'in kurucu devrimcisine, sadakati kendi evinde bu seviyelere düşürmeye kimsenin hakkı yok!
Partilerin aday belirleme yöntemleri, bu andığımız karanlık ortamda yavaş yavaş şekillenirken, Silivri’den yükselen bir mert sese kulak verelim: Mustafa Balbay’ın CHP’den adaylığına Parti ışık yakmışken, onun yakın arkadaşı, tecrit hücresi mahkumu, demokrasi neferi, yurtsever yiğit insan Tuncay Özkan bakın neler diyor: “Başlatmış olduğunuz kampanya benim de isteğimi yansıtıyor. ‘Özkan, CHP’den aday olsun’ kampanyanıza ‘Evet, onurla, şerefle’ diyorum. Sn. Kılıçdaroğlu’na mektup yazarak, CHP’de olma arzumu ilettim. 2007 seçimlerinde Erdoğan’ın aday olduğu 1. seçim çevresinden aday olmak istiyorum. Bağımsız adaylık veya ittifak konusunda açıklamam olmadı. CHP’nin iktidar olmasını canı yürekten istiyorum”.
Başka söze gerek yok. CHP bu sesi duymaya mecbur. Yalnız Özkan için değil. Halk gerçekten öyle istediği için! CHP’nin oy deposu olan kitleler bunu bekliyor. Ve onların kökleri kim ne derse desin, Cumhuriyet mitinglerinde! Bunu inkar eden hiç kimse, seçimden başarıyla ayrılamaz.
Bana sorarsanız, CHP, Özkan ve Balbay dışında, Haberal ve Perinçek’e de vekillik kapılarını sonuna kadar açmalı! Seçim ittifakları konusunu ise haftaya ele alacağım.
21 Mart 2011 Pazartesi
Konu desibel değil.. / Bedri Baykam / Fotogol yazisi..
Bazı maçlar gerçekten mantığa sığmaz, pek anlatılamaz ve ancak tarih içinde kavramlar ötesi bir yere zaman içinde kendiliğinden oturur.
Cuma günü Arena’da Galatasaray ilk mağlubiyetini ezeli rakibinden alırken, Fenerbahçe’nin aldığı bu tarihi zafer en beklenilmedik dramatik finalle geldi.
Maç, günlerdir Türkiye’de yarattığı heyecan dalgası ve büyük beklentileri hayal kırıklığına uğratırcasına oldukça yavaş başlamıştı. Her iki takım orta sahada birbirine el-ense çekerek, kaza gollerinden uzak durma çabasındaydı. Fenerbahçe, liderliğine yakışmayan bir tutukluk içerisindeyken 14’üncü dakikada bu takımdan haksız yere zorla gönderilen Kazım, neredeyse kendi kendine asist yapmayı başararak, hırsını gole dönüştürdü. 23’üncü dakikada Baros’un getirdiği topta Kazım ikinci golü de atabilse maç belki kopup gidecekti. Sarı-lacivertliler 26’ncı dakikada henüz ilk tehlikeli şutlarını atabilirken, orta sahalarında Selçuk, Özer ve Baroni’nin büyük form düşüklükleri takımı durduran ana faktördü. Özellikle Emre nin yokluğunda teknik zaafları çok sırıttı. Bu takım devre biterken “Semih ve Stoch’a ihtiyaç vaaar” ile bas bas bağırıyordu.
İkinci yarıda korktuğum başıma gelmedi ve Aykut, Semih değişikliğini en baştan gerçekleştirdi. O andan itibaren oyunun rengi Semih-Alex daha sonra Stoch ve Topuz paslaşmalarıyla giderek değişmeye başladı. O sanki uyku ilacı içmiş takım gitti ve yerine sürekli ayağa pas yaparak gol açılarını mühendis hesabıyla zorlayan, lider takım geldi. Alex’in frikiğine o müthiş kafayı vuran Semih ve Gökhan’ın ortasına aynı şıklıkta kafayı bu sefer asistli golcü olarak vuran büyük kaptan gemiyi kurtaran kahramanlardı.
Semih bugün modern futbolun kullanabileceği en ileri santrfor tipi, bilmeyenlere, görmek istemeyenlere tyekrar duyurulur!
Sonuçta, Fenerbahçe korku filmi gibi başlayan maçta felaketin eşiğinden dönüp, 10’da 10 inanılmazını başarırken, futbolda hiçbir geri dönüşün imkansız olmadığını ve büyük maçların insaf nedir bilmediğini bir daha kanıtladı.
Maçtan sonra ortada gezinen internet geyiklerinin lezzetine dayanamadığımı itiraf etmem lazım!
Konu desibel değil.. / Bedri Baykam / Fotogol yazisi..
Bazı maçlar gerçekten mantığa sığmaz, pek anlatılamaz ve ancak tarih içinde kavramlar ötesi bir yere zaman içinde kendiliğinden oturur.
Cuma günü Arena’da Galatasaray ilk mağlubiyetini ezeli rakibinden alırken, Fenerbahçe’nin aldığı bu tarihi zafer en beklenilmedik dramatik finalle geldi.
Maç, günlerdir Türkiye’de yarattığı heyecan dalgası ve büyük beklentileri hayal kırıklığına uğratırcasına oldukça yavaş başlamıştı. Her iki takım orta sahada birbirine el-ense çekerek, kaza gollerinden uzak durma çabasındaydı. Fenerbahçe, liderliğine yakışmayan bir tutukluk içerisindeyken 14’üncü dakikada bu takımdan haksız yere zorla gönderilen Kazım, neredeyse kendi kendine asist yapmayı başararak, hırsını gole dönüştürdü. 23’üncü dakikada Baros’un getirdiği topta Kazım ikinci golü de atabilse maç belki kopup gidecekti. Sarı-lacivertliler 26’ncı dakikada henüz ilk tehlikeli şutlarını atabilirken, orta sahalarında Selçuk, Özer ve Baroni’nin büyük form düşüklükleri takımı durduran ana faktördü. Özellikle Emre nin yokluğunda teknik zaafları çok sırıttı. Bu takım devre biterken “Semih ve Stoch’a ihtiyaç vaaar” ile bas bas bağırıyordu.
İkinci yarıda korktuğum başıma gelmedi ve Aykut, Semih değişikliğini en baştan gerçekleştirdi. O andan itibaren oyunun rengi Semih-Alex daha sonra Stoch ve Topuz paslaşmalarıyla giderek değişmeye başladı. O sanki uyku ilacı içmiş takım gitti ve yerine sürekli ayağa pas yaparak gol açılarını mühendis hesabıyla zorlayan, lider takım geldi. Alex’in frikiğine o müthiş kafayı vuran Semih ve Gökhan’ın ortasına aynı şıklıkta kafayı bu sefer asistli golcü olarak vuran büyük kaptan gemiyi kurtaran kahramanlardı.
Semih bugün modern futbolun kullanabileceği en ileri santrfor tipi, bilmeyenlere, görmek istemeyenlere tyekrar duyurulur!
Sonuçta, Fenerbahçe korku filmi gibi başlayan maçta felaketin eşiğinden dönüp, 10’da 10 inanılmazını başarırken, futbolda hiçbir geri dönüşün imkansız olmadığını ve büyük maçların insaf nedir bilmediğini bir daha kanıtladı.
Maçtan sonra ortada gezinen internet geyiklerinin lezzetine dayanamadığımı itiraf etmem lazım!
15 Mart 2011 Salı
Pek "Şık" Olmayan Durumlar... / Bedri Baykam / 15 Mart 2011 Cumhuriyet makalesi..
Pazartesi bir sergim için seyahatte olacağımdan, bu hafta makalemi mecburen pazar yazdım. Hem de gazeteci arkadaşlar İstiklal'de sloganlarla yürürken. Katılamadığım için içim burkuldu.Demokrasi'yi korumak istediğini ülkeye ve dünyaya anlatan bir hükümet anlayışı, adım adım demokrasi ve özgürlüklerin tüm dayanaklarını yok ediyor. Peki herkes bu açık komedyanın farkına varıp kenetlenebildi mi? Ne gezer! Öncelikle "Hükümet-candaş" medyanın taktiği Ergenekon savcılarına salt "Nedim Şener-Ahmet Şık" üstünden eleştiri götürmek. Yani "Efendim bu Ergenekon Terör Örgütü köşeye sıkışmışken, şimdi nasıl bu hatayı yaparsınız? Tam tersine onları zor durumda bırakan araştırmalara imza atan arkadaşlarımızı nasıl suçlarsınız?" deniyor!Şık'ın yazdığı "duygusal" denilen mektuba bakıyorum: "...Cumartesi Anneleri, sizlerle ilgili yaptığım haberlerin hepsi aldatmacaymış. Sevdiklerinizi dipsiz kuyularda kaybedenlere yardım etmişim... Cezaevlerinde sokaklarda katledilen devrimcilerin aileleri... hala habercilik namusuna güvenecek misiniz? Sitemcilerin kurbanları, halkların kardeşliğini savunduğuma inanacak mısınız hala? Ben bir savaş çığırtkanı, ırkçıymışım..."Evet Şık'ın mektubu "duygusal"... Ama ne kadar objektif, tartışılır. Demek ki onlara "Ergenekon Üyesi" denmesi, gözlerinde bu anlamlara geliyormuş! Yani bu mantığa göre Ergenekonculuktan sanık olan Balbay'lar, Haberal'lar, Özkan'lar, Çiçek'ler Perinçek'ler, Şık'ın bu tanımlamalarıyla suçladıkları kesimlerle iç içe mi olmuş oluyor? "Adımın Ergenekon'la anılmasını zül sayarım" diyor Şık. Acaba "Ergenekon" tanımlamasının kapsama alanı ve içerdiği anlamlar konusunda dev yanılgılara düşüyor olmasın? Ya da cesur gazeteci Nedim Şener'in vicdanına sormak istiyorum: En derin şekilde araştırdığı Dink cinayetini "Ergenekon"a bağlamak ve bu büyük"işkembeli ve mumbarlı deniz mahsülleri" çorbasına (!) her iddiayı doluşturmak ne kadar gerçekçi? Dink cinayetini aşırı sağcı-dinci grupların işlediğini bilmeyen yok. Hangi siyasal altyapıya ait oldukları ortada... Şimdi bu nasıl bir mantık? "Onlar da bayrak seviyor, onlar da Ermeni soykırımı olmadı diyor, onlar da ülke bölünmesin diyor, demek ki hepsini Atatürkçüler, demokrat gazeteciler, Ulusalcılarla aynı çorbaya atabiliriz".Ailesi de, artık bir an önce gözlerini açıp, rahmetli Hrant Dink'in hangi aşırı sağcı-muhafazakar-dinci örgütlenmenin yok ettiğini anlamalı ve bu cinayetin "Ulusalcı-Atatürkçü" gruplarla hiçbir ilişkisi olamayacağını görmeliler!Dolayısıyla Şener ve Şık'ın, gazetelere yansıyan "Silivri'de bizi Ergenekoncularla aynı bölüme koymayın" sözleri de, Avrupa Birliği'nin sanki tek dertleri Şener ve Şıkmış gibi, "bu tutuklanmalar, Ergenekon ve Balyoz sürecinde güven kaybı yaratabilir" şeklinde rapora yansıyan cümleleri de aynı dertten muzdarip: yaşanan onca açık hukuksuzluğa rağmen, son üç yıldır kamuoyunun vicdanını parçalayan bir şekilde yazılan onca "benim suçum ne?" kitabına rağmen, yurtiçi ve yurtdışında onca siyasetçi ve gazetecinin trajediye gözlerini kapamış olmaları.Keşke -çok kısa olmasını candan temenni ettiğim- tutukluluk sürelerinde Şener ve Şık, üç yıldır sevdiklerinden ve işlerinden koparılmış diğer meslektaşlarıyla aynı koğuşlarda kalsalar da, oluşacak insani diyaloglarda, haksız yere suçlanmanın acılarına yakından tanıklık edip, toplumu kemiren önyargılardan arınmış olsalar…Erdoğan, daha önce kendisini bu davanın savcısı ilan etmişti. AB'nin ve basının tepkilerinden sonra karar değiştirmiş: "ben bu davanın savcısı veya hakimi değilim"diyor ve tutuklananların "gazetecilik faaliyetleri" yüzünden içerde olmadıklarını iddia ediyor.İyi güzel de Şener ve Şık'a yöneltilen sorulara bakıyoruz, bunların neredeyse tamamı da, aynen daha önce olduğu gibi meslekleriyle ilgili sorular! Şık'ın "İmamın Ordusu" adlı çıkmamış kitabı veya Şener'e yönelik "Hanefi Avcı'nın kitabını niye desteklediniz?" sorusu veya Yalçın Küçük'e sorulan "Süheyl Batum'u niye Genel Başkan yapmak istediniz?" sorularının anlamı ne olabilir ki?Gerek AB'nin, gerek Türkiye'deki yabancı gazeteci ve diplomatların, gerek kendini "demokrat olarak tanımlayan her aydının artık bu yayılan çığlığı duymaları lazım. Haksız yere içeride olduklarına inanılan Şık ve Şener'in durumu, diğer 3 yıllık Ergenekon tutuklularının yaşadıkları dramdan farksızdır. Gün, günah çıkarma, gözünü açma ve herkes için uyanma günüdür!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)