5 Kasım 2013 Salı

HAPİSHANEDEN İNSAN SESLERİ… / Bedri Baykam / 5 Kasım 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Bugün size hapisten özgür (!) dünyaya sesini duyurmaya çalışanların hikayelerini aktarmak istiyorum.
Geçen Çarşamba günü Hasdal Askeri Cezaevi’ndeydim. Medyadan duymuşsunuzdur herhalde, Ergenekon davasındaki savunmalarıyla halkımızın kalbinde taht kuran Teğmen Mehmet Ali Çelebi, Ergenekon davasında tanıştığı Kezban Merey ile Hasdal’da evlendi. Kemal Kılıçdaroğlu, Baro Başkanları Metin Feyzioğlu ve Ümit Kocasakal ile siyasi davaların değerli avukatları Celal Ülgen ve Hüseyin Ersöz de bu buruk mutluluğa tanıklık edenler arasındaydı. Belki de geleceğin başbakanının düğününe katıldık, kim bilir… Çelebi hapishanedeki bu süreci internet üstünden uluslararası hukuk eğitimi alarak geçiriyor, geleceğine yatırım yapıyor.Türkiye onu seviyor ve ona güveniyor.
            O soğuk, buz gibi ama samimi insani sıcaklıklarla ısınan bu ortamın içindeki diğer davetliler arasında birçok tutsak değerli subay vardı. Mehmet Aygün, özgürlük arayan tutsak bir can hakkında heykel yapmış. Ağaç gövdesinden nefis bir iş. Ruhu var. Onların özgürlüğünü ellerinden alan komplolara karşı en büyük gücü, Atatürk’ün “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” felsefesinden aldıklarını söylüyor. O ağaç gövdesinin üzerinde 102 başka tutsak subayın imzası var. Sözlerini şöyle tamamlıyor Kurmay Albay Aygün: “Türk askeri kurallara uyar. Ne kilise ne camii bombalar, bu da zaten komployu ispat eden ana faktördür. 1907 Lahey kurallarına, Osmanlı dönemi dahil hep uymuşuzdur”.
             
Tutsak subaylardan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen, orada bir kitap hediye ediyor bana: “Kardak’ta Kahraman, Hasdal’da Esir”. Kendisi 1996’da Kardak Krizi sırasında kayalıklara Türk bayrağını diken SAT Timi’nin komutanıydı. 398 sayfalık kitabında Emperyalizm destekli cemaatin subayları nasıl esir aldığını, Ergenekon ve Balyoz davalarının nasıl birer kurgu olduğunu anlatıyor. Ordunun öz eleştirisi ve Hasdal’da yaşam da kitabın içeriğinin diğer ilginç açılımları. Her şey detaylı, alıntılı, kanıtlı. Kaynak Yayınları’ndan; muhakkak okuyun! Balyoz tutukluları bana ayrıca arada sırada mektuplar yollayarak içlerini döküyorlar. Her şeye rağmen geleceğe güvenle bakmaya çalışıp yan yana durarak çektirdikleri fotoğrafları yolluyorlar. Bazen bonkörce yaptıkları iltifatlardan mahçup olup, dışarıda demokratik mücadeleyi sürdüren bizlerin omuzlarına güvenle yükledikleri sorumluluklar altında eziliyorum. Bir yandan başlarına gelen akıl almaz senaryo ürünü komploları kalemlerine sığdığı ölçüde yazarken, bir yandan da aileleriyle beraber yaşadıkları akıl almaz maddi manevi zorluklarla boğuşuyorlar. Hiç hak etmedikleri bir durumla karşı karşıyalar. Aralarından biri bana portremi yapıp yollamış teşekkür etmek için; yine ne diyeceğimi bilemedim. Onu da aynen daha önce Ali Özoğlu’nun bana yolladığı “Özgürlük Çiçekleri” gibi atölyeme koydum.
Sevgili Tuncay Özkan’ın da yeni bir kitabı çıkmış. Adı: “Ötekiler”. Henüz okumadım ama Ayşe Arman’ın, Tuncay’ın sevgili kızı Nazlıcan aracılığıyla soruları içeri yollayıp yaptığı röportajı okudum ve çok merak ettim. Dün Tuncay’ın kitabını Tüyap’ta okurları için onun adına imzaladım. Çok yoğun bir duygu bu. Sevgili Tuncay, bu duvarlar sonsuza dek böyle dikilmeyecek. Özgürlük, bir hayal, bir teori, bir hatıra olarak kalmayacak, inan bana. Bu ülkede yaşadıklarımız ve geliştireceğimiz dayanışma bunu sağlayacak.
Subay eşleri görüyorum. Emekli Orgeneral Tuncer Kılınç’ın yaşamdan, davalardan tanıdığım, dost olduğum eşi Güney Kılınç ve emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın eşi Nilgül Doğan. Her ikisi de metanetle yaşamlarını sürdürürken ömürlerinin belki de sonbaharında bu dramı yaşıyor olmalarına kahroluyorlar. Ama hep kararlı bir gurur ve inançla. Subay eşlerinin çoğu seslerini duyurabilmek için her Cumartesi “Vardiya Bizde” platformlarında buluşuyor meydanlarda… Bence muhakkak bir gün onlara katılın, seslerini, çığlıklarını dinleyin. Bu sorun hepimizin.
Ergenekon davası bizleri deli edecek şekilde sonuçlandı. Mustafa Balbay artık Ankara Sincan Cezaevi’nde. Sevgili eşi Gülşah, kızı Yağmur ve oğlu Deniz’le artık nispeten biraz daha sık ve rahat görüşüyor. Yağmur ve Deniz’e, daha doğrusu geniş bakarsak Yağmurlar’a, Denizler’e, Aliler’e, Sedefler’e bunu yapanlar, onları ailelerinin temel direğinden uzak yaşamaya mahkum edenler, elbet bir gün bu kararlarıyla yüzleşecekler… Belki ahirette ama tercihen bu dünyada, bu topraklarda! 

4 Kasım 2013 Pazartesi

22 Kasım - Piramid Sanat | Bedri Baykam 'Dünyayı Değiştiren 8 Saniye'‏


Bedri Baykam
DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 8 SANİYE
50 YIL SONRA KENNEDY SUİKASTİ

22 Kasım 2013 - 5 Ocak 2014
Açılış : 22 Kasım 2013 Cuma | 18:00

Kral, kendi ülkesinde en dışlandığı topraklara meydan okumaya gitmişti.
Zafer kutlamasına tek sokak kala yaşandı o çözülemeyen 8 saniye...
Kennedy’nin öldürüldüğü gün olan 22 Kasım 1963’ün tam 50. yılında açılışı yapılacak olan serginin adı “Dünyayı Değiştiren 8 Saniye”…

1963 yılında, eşi Jacqueline Kennedy ile katıldığı bir siyasi propaganda gezisi sırasında Dallas Elm Street’de başından aldığı ağır kurşun yarası sonucu ölen JFK’i kimin vurduğu ve yapıldığı söylenen komployu kimlerin organize etmiş olabileceği 50 yıldır çözülemeyen bir giz perdesi… Cinayetten birkaç saat sonra, o gün aynı zamanda bir Dallas polisini de vurduğu iddiasıyla tutuklanan Lee Harvey Oswald, tüm Amerikan polisi ve yetkililerince (şaşırtıcı bir hızla) cinayeti tek başına işleyen, “yalnız kaçık” statüsüne sokulmuştu. Hakkındaki suçlamaları reddeden Oswald, cinayetten iki gün sonra Dallas’taki gece kulübü işletmecisi olan Jack Ruby tarafından “temizlenince” bu savları yaymak daha da kolaylaşmıştı.

Başta ünlü "Warren Komisyonu" olmak üzere, birçok defa çözülmeye çalışılan veya çözümsüzlüğe mahkum edilen JFK cinayeti, her zaman ilgi çeken ve hakkında yüzlerce kitap ve film-video bulunan dipsiz bir kuyu…

Cinayetin yarattığı etkiyle 1963’te altı yaşındayken karşılaşan Baykam’ın konuya ilgisi o günlerde başladı. Suikastle ilgili detaylı bilgiler toplayabilmek için iki kere Dallas’a ve New Orleans’a giden sanatçı, aynı zamanda JFK cinayetiyle ilgili sayısız kitap okudu, film izledi, 6th Floor Museum yetkilileri ve cinayetin en tanınmış uzmanlarından Robert Groden başta olmak üzere birçok kişiyle görüşmeler yaptı.

Baykam’ın sergisinde tual ve 4D çalışmalar, mekan düzenlemeleri, ses ve video yerleştirmeleri yer alıyor. Sergi salonunda Baykam’ın konuyla ilgili 8 saatlik sunum videosu da İngilizce ve Türkçe olarak gösterilecek. Sergi süresince Piramid Sanat’ta Kennedy cinayeti hakkında panel ve film gösterimleri de düzenlenecek.


Sergi kataloğunda Bedri Baykam’ın yanı sıra eleştirmen Emin Çetin Girgin ve adli bilimci Prof. Dr. Sevil Atasoy’un da yazıları bulunacak.

Baykam 2014 yılında aynı isimle konunun kitabını da yayınlayacak. Sergi kataloğunda kitabın birinci bölümü de bir ön tanıtım olarak yer alıyor.

Daha önce Kuvay-ı Milliye dönemi, 27 Mayıs (555K), 68 Kuşağı ve 12 Eylül dönemleri, Küba Devrimi ve Che Guevara hakkında birçok siyasi eksenli sergi düzenlemiş olan Baykam’ın “Dünyayı Değiştiren 8 Saniye” sergisi 5 Ocak 2014 tarihine kadar Piramid Sanat’ta, altı hafta boyunca izlenebilecek.






31 Ekim 2013 Perşembe

Piramid Sanat | LK 112 | Contemporary Istanbul '13



Piramid Sanat, Contemporary Istanbul '13 kapsamında 7-10 Kasım 2013 tarihleri arasında LK 112 nolu standda ziyaret edilebilir. 

You can visit the Piramid Sanat booth on LK 112 as part of Contemporary Istanbul '13 in 7-10 November 2013. 

Sanatçılar | Artists: 
SUAT AKDEMİR
BEDRİ BAYKAM
KORAY ERKAYA
BAHRİ GENÇ
DENİZ GÖKDUMAN
MUSTAFA KARYAĞDI
MEHMET YILMAZ

Mekan: İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı | Rumeli Binası
Venue: The Istanbul Convention and Exhibition Center | Rumeli Building

Piramid Sanat | LK 112 | Contemporary Istanbul '13
*Grafik Tasarım | Graphic Design: Ali Gümülcine


29 Ekim 2013 Salı

SEVİYOR SEVMİYOR… SEVİYOR SEVMİYOR…/ BEDRİ BAYKAM / 29 Ekim 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



              Bugün 29 Ekim. Cumhuriyeti sevmiyorsunuz. Geçen yıllarda yaptığınız, yapmaya çalıştığınız engellemeler belleğimizde.Bazen resmî mecburiyetler karşılığında "severmiş” gibi yapıyorsunuz ama tüm işiniz Cumhuriyet’in temellerini çözmek. Bu Cumhuriyet’i kuran askerleri sevmiyorsunuz. Atatürk'ü sevmiyorsunuz. Onun temsil ettiği hiçbir çağdaş değeri sevmiyorsunuz.Kadınları sevmiyorsunuz. Kadınlarda sizi ilgilendiren özgürlükleri veya meslekleri değil, türbanları! Yeşili, ormanları sevmiyorsunuz. Hayvanları, kedileri köpekleri sevmiyorsunuz. Andımızı sevmiyorsunuz. "Türklüğü" sevmiyorsunuz. Laiklikten nefret ediyorsunuz, ya da bu kavramı kafanıza göre her gün yeniden yazıyorsunuz. İşinize gelmeyenleri hatırlamayı sevmiyorsunuz.Mantıktan nefret ediyorsunuz. Muhalefet sevmiyorsunuz. Felsefe derslerini, özgür beyinleri sevmiyorsunuz, özgür basından nefret ediyorsunuz. Demokratik kitle örgütlerini, sendikal hakları, sivil toplumu sevmiyorsunuz. Üniversite öğrencilerini sevmiyorsunuz. Parkları sevmiyorsunuz. İstanbul'u İstanbul yapan kent dokusunu sevmiyorsunuz. Ankara'yı, Anıtkabir'i, "Gavur İzmir"i sevmiyorsunuz. Bağımsız yargıyı, güçler ayrılığını sevmiyorsunuz. Yaptığınız icraatların hiç bir şekilde tartışılmasını, soruşturulmasını, eleştirilmesini sevmiyorsunuz. TV’de rakip partilerin ve özgür kalemlerin sorularına muhatap olmayı sevmiyorsunuz, daha ötesi bundan kaçıyorsunuz. Çapulcuları sevmiyorsunuz. İnsan sevmiyorsunuz, fakir insan hiç sevmiyorsunuz.Kabuklu deniz mahsulü sevmiyorsunuz. İnsan vücudundan korkuyorsunuz. Mayo, bikini, manken, nü model sevmiyorsunuz. Kızların okullarda kantine girmesini hatta erkek öğrencilerle aynı merdiveni kullanmalarını sevmiyorsunuz. Hamile kadınların sokakta gezmelerine bile katlanamıyorsunuz. "Çarşı"yı sevmiyorsunuz. %50’den nefret ediyorsunuz. Para ile satın alamadıklarınızdan nefret ediyorsunuz. İçkiyi sevmiyorsunuz, hatta rakı sofralarından korkuyorsunuz. Heykel ve resim sevmiyorsunuz. Karikatür ve tiyatro sevmiyorsunuz. Bale ve operadan nefret ediyorsunuz. İnönü'yü sevmiyorsunuz. Darwin teorisini, bağımsız bilim yuvalarını sevmiyorsunuz. Size kulak asmadan doğruları söyleyen dürüst imamları, yalan söylemeyi reddeden gerçek Müslümanları sevmiyorsunuz. Demokrasiyi sevmiyorsunuz...
             “İleri demokrasi”yi (!) seviyorsunuz. Bakalım başka neler seviyorsunuz...
             Dini ve namaza gitmeyi gösteriş haline getirmeyi seviyorsunuz. Sanki Allah sizin destekçinizmiş gibi, siyaset yaparken ikide bir adını ağzınıza almayı seviyorsunuz. Devrimleri birer birer sulandırarak yok etmeyi seviyorsunuz. Tek yakınınızın katıldığı büyük basın ihalelerini seviyorsunuz. Elinizdeki iktidar gücü ile tehdit etmeyi seviyorsunuz. Masum insanlar sizin gibi düşünmüyor, yaşamıyorlarsa, onlara hayatı zindan edecek her hamleyi seviyorsunuz. Biber gazı ve şiddet seviyorsunuz. Tecavüzcüleri veya Sivas katillerini korumayı seviyorsunuz. Sürekli herkesi tehdit altında yaşatacak yeni ceza ve taciz imkânı veren yasaları çıkarmayı seviyorsunuz. Örtülü ödenek seviyorsunuz. Parayı delicesine seviyorsunuz. Her yeri ranta açmayı, betonlaşmayı, AVM-rezidans açmayı seviyorsunuz. Gruplar halinde erkek erkeğe gezmeyi seviyorsunuz. Badem bıyık seviyorsunuz. Yandaşlarınızla kadrolaşmayı seviyorsunuz. Rakip partilerin belediyelerine baskın yapmayı seviyorsunuz. Yeni uçaklar, arabalar, bol koruma, gösteriş, daha fazla gösteriş seviyorsunuz. Arabistan şaşalarını seviyorsunuz. Gemicik seviyorsunuz. Tarihten işinize gelmeyen bir sayfa açıp, onun üzerinden hayali davalar açmayı, korkutmayı seviyorsunuz. Devlet imkânlarını sadaka verir gibi kullanmayı seviyorsunuz. Spora siyaset karıştırmayı seviyorsunuz, onu da yüzünüze gözünüze bulaştırıyorsunuz. Aydınları aşağılamayı seviyorsunuz. Ağlamayı, duygu sömürüsünü, mağdur edebiyatı yapmayı seviyorsunuz. Demagojiyi seviyorsunuz. Yüzsüz, isimsiz elektronik sesli tanıklar seviyorsunuz! Yüksek yargıyı Adalet Bakanlığı’na bağlamayı seviyorsunuz!  “Kul” vatandaşları seviyorsunuz. Önünüzde eğilen bükülenleri seviyorsunuz. Korku İmparatorluğu yaratmayı seviyorsunuz. Emperyalizmin buyruklarıyla, komşu ülke karıştırmayı seviyorsunuz. Başka dinden insanlarla "hoşgörülü" gibi poz vermeyi seviyorsunuz.Seçimlerde devlet imkânlarını parti için seferber etmeyi seviyorsunuz.
Bazen insan merak ediyor: Tüm bu yaptıklarınızla gurur duyuyor musunuz? Kendi masallarınıza inanıyor musunuz?

22 Ekim 2013 Salı

Erje Ayden ve Oktay Ekinci'nin Ardından / Bedri Baykam / 22 Ekim 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..




Beat Kuşağı’nın belki en vurucu eserlerini kaleme almış, en çok keyif veren yazarlarından biri New York'ta 10 Ekim günü sessiz sedasız aramızdan ayrıldı. O kadar yoğun ve dolu bir hayatın maddi karşılığını alamadan, ama kimliği ve eserlerinden de ödün vermeden…
Erje Ayden'le 1985, New York sergimde tanışmıştım. Galeriye gelmiş, benden önce babamla tanışmıştı, uzaklardan akrabaymışız. Benim sevgili rahmetli yengem Hilal Yalçın'ın kuzeniydi. Erje o gün bana bir kitap hediye etmişti: “Erje Ayden Efsanesi”. İki günde elimde eridi ve o andan itibaren Erje Ayden ismini Jack Kerouac ve Charles Bukowski'yle aynı hizaya koydum. Kendisiyle sohbet ettikçe ona olan hayranlığım artmaya devam etti. Bu kadar mütevazı ama iddialı bir dil ve samimi bir ifadeyle sade insanların hayatı bu kadar mı çekici anlatılır?
Yıllar geçti, her New York sergimde artık Erje, sofrasını paylaşmak için sürekli can attığım dostlarımdan biri oldu. Türkiye hep burnunda tütüyordu. Yarım asırdır dönememişti ülkesine. Büyükada, Lefter, Beyoğlu, arkadaş anıları arada romanlarına da yansırdı. İlk olarak Doğan Yayıncılık’tan “Ayrılık Acısı” kitabı yayınlandı. Daha sonra Piramid Yayıncılık bünyesinde, Erje' nin dört romanını Türkçe'ye kazandırmayı başardık: "Erje Ayden Efsanesi”, "İkinci Cadde'nin Çılgın Yeşili", "Haubtbahnhof'dan Trene Bindim", "Matador". Şimdi bu sezonda üç kitabını daha ana diline kazandırmaya gayret ediyoruz. Sel Yayıncılık'tan çıkan kitapları ise "Goldberg Paşa" ve "Sweet Milk Üçlemesi". Erje'nin ana dili Türkçe ama yazı dili İngilizce. Bu nedenle tercümeleri ayrıca önemli. Çünkü bazen, özellikle Beat Kuşağı’nın en uygun dili olan İngilizce’nin rahatlığını başka dillerde korumak hiç de kolay değil.
Yazarlar ve sanatçıların vücutları son nefesini verdikten sonra, ikinci baharları başlar. Aslında aramızda yaşamaya devam ederler. Acımasızca gelen ölüm, onları aramızdan aldıktan sonra, ömür boyu mücadelesini verdikleri çizginin anlaşılması, eserlerinin hazmedilmesi, aralarında ki bağların fark edilmesi için bir fırsattır bu. Umarım Türk edebiyatı, belki biraz "Gözden ırak, gönülden ırak" muamelesi yaptığı Erje'ye artık hakkını verir.
New York yeraltı kültürünün tam göbeğinde yer alan, 60'ların ortasında kitapları iki milyon satan, hakkında Amerika'nın en saygın edebiyat eleştirmenleri John Ashbery, Seymour Krim ve Frank O’Hara’nın en bonkör övgüleri dile getirdiği; efsanevi Willem de Kooning, Michael Goldberg, Alan d'Arcangelo, Gustave Asselsberg gibi dünya sanatçılarının yakın dostu olan Erje'nin önünde artık uzuuun ve yeni bir yaşam var. Henüz “tanışmadıysanız” muhakkak keşfedin kendisini…
Yine geçen hafta bir can dostumuzu toprağa verdik, yalnız mimarların değil, tüm demokratik, aydın, devrimci, çağdaş Atatürkçüler’in dostu, güzel insan Oktay Ekinci'nin kaybı, hepimizin canını derinden acıttı. “Yalnız iyi insanlar erken ölür” teorisi maalesef yine işledi. Cumhuriyet'in önünde yaptığım konuşmada dediğim gibi, buna rağmen "Yeri doldurulmaz" desek, en çok Ekinci kızardı. Ekinci kadar candan, dürüst, çalışkan, samimi, gerçek arkadaş ve ayrıca kentin, doğanın, mimarinin, tarihin, kültürün dostu gençleri bulup güvenmeye mecburuz. Ekinci onlar için imrenilecek standartlarda bir model bıraktı. Kişisel kalitelerinin dışında, demokratik kitle örgütleri bünyesinde yapılan çalışmalarda, mükemmel bir takım oyuncusuydu. Uyumlu, mütevazı, yapıcı bir kimliği vardı.
Yıl 1993. Mevsim, yaz. Belediye seçimlerine 7-8 ay var. "Taban Operasyonu” hareketini başlattık. Başta ADD ve ÇYDD olmak üzere Türkan Saylan, Jeoloji Mühendisliği Odası Başkanı Oğuz Gündoğdu, Mülkiyeliler Birliği, Ziraat Odası, DİSK Başkanı Kemal Nebioğlu, Cumhuriyet yazarları, Ankaralı, İzmirli aydınlar… Ve on binlerce destek imzası!
İşte Ekinci o ekibin içinde büyük bir yere sahipti. Mantıklı, çalışkan, üretken ve özveriliydi. CHP-SHP-DSP’ye söylediğimiz şuydu o günlerde: “Kişisel ihtiraslarınıza kapılıp birleşmezseniz, yaklaşmakta olan yerel seçimlerde (Mart 1994) Refah Partisi önce belediyeleri ardından da genel seçimleri alacak, ayağımızı denk alın kendinize gelin.” İşte bizleri dinlemeyen sözde liderlerin öngörüsüzlüğüyle gelen bölünme, burun farkıyla RP’ye seçimleri kazandırmış, Erdoğan ve Gökçek’in önünü açmıştı. Şu anda yaşadığımız da o krizin olağan artçı şoklarından ibaret!

Ekinci’yi iş ciddiyetiyle, rant ve çıkar ilişkisi güdenlerin karşısına korkusuzca dikilişiyle, mesleğine olan bağlılığıyla ve hepsinden önemlisi ruh güzelliği ve dostluğuyla hiç unutmayacağız.

15 Ekim 2013 Salı

BU BAYRAM DÖNEMİNİN KURBANLARI… / BEDRİ BAYKAM / 15 Ekim 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..


İyi bayramlar Türkiye! Kurban Bayramı’nı yaşıyoruz dolu dolu…
Haberler yine heyecanlı sahnelerle önümüzden resmi geçit yapacak, kaçan koyunlar, koç diye kendi elini kesen acemi kasaplar, otoyola fırlayıp köyü hem önüne hem arkasına katan boğalar, kaçan hayvanların ayaklarına parlak sivri zekalarıyla satırla girişen bazı magandalar. Hepsi bu gece ne yazık ki ana haberlerin konusu olacak. Maalesef yine kanlı sahneler çocukları ağlatacak, aralarından travma geçiren bazıları ömür boyu ağzına et sokmayacak. Hastaneler günün “kesiciliğine” soyunmuş yaralılarla dolup taşacak.
 
Bu yıl kurbanlarımız arasında laik eğitim, laik parlamento ve laik hukuk devletinin de bulunduğu daha yeni ilan edildiğinden, “çarşafa dolanmanın”, ileri demokrasinin tek göstergesi ve vazgeçilmezi olduğu böylece tescil edilecek. Artık Andımız’ı ağzına almaya kalkan çocuklar taciz ve tatlı-sert had bildirme yoluyla kurban seçiliyor. Ve herhalde “Yeni Türkiye”yi kavrayamadıkları için ebeveynleri ile beraber okul girişinde tek ayaküstünde dikilmeye bırakılacaklar.
Çarşafa dolanmış demokratik paket açılımı çerçevesinde ATV sunucusu Gözde Kansu da bu bayramın kurbanları arasında. Göğüs çatalı dekoltesi her fırsatta
 “Çağdaş ülkede insanların kılık kıyafetine bakılır mı hiç” diyen hükümetimizin önemli bakanı Hüseyin Çelik’in gözüne takılmış ve ikaz yerini bulmuş. Gözde Hanım bayramı işsiz kutlama mutluluğuna kavuşmuş. Şayet yerseniz, bu işten çıkartma “performans düşüklüğü”ne bağlıymış, öyle kılık kıyafete değil! Egemen Bey de bu “zamansız” olayı öyle değerlendirmiş!
Tabii gerek siyasiler gerek yandaş borazancılarca, ülkede bizim bildiğimiz tebliğ edilmiş bir “darbe” olmamasına karşın, her an bu “Yeni Türkiye”den bahsedip, “eskisinin hükmü kalmamıştır”ı iliklerimize kadar hissettirmeye çalışanların, şöyle bir ortak noktaları var: Ellerinde ve çevrelerinde bunu yapacak 1001 silah, rütbe ve otorite olmasına karşın bu işlere hiç girişmeyen Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hayali senaryolar, varsayımlar ve karışık sonuç çıkartmalarla
 darbeci ilan ediyorlar, ettiler ve nihai hükmü giydirmek üzereler. Uzun lafın kısası, bir zamanlar bu toplumun en güvenilir kurumu olan TSK, bu dönemin genel kurbanı olmuş durumda! Şöyle ki, bugün herhalde kendisine güvenen Atatürkçü pek kalmadığı gibi, iktidar yanlısı da hiç yok! Baksanıza, hükümet ikide bir darbe olasılığından ve 27 Mayıs’tan söz ettiğine göre, onlar da “Yeni TSK” konusunda hiç ikna olmuş değiller!
Tüm önde gelen komutanlarla beraber kurban edilen askeri yapımıza, son acı mesaj Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’tan geldi:
 “Onlara boş yere umut vermeyin. Ne AİHM ne de biz Balyoz Davası kararı için temyiz makamı değiliz. Suçun vasfı, deliller ve mahkumiyete bakamayız”. Bu müjde ile beraber metaneti ve içine akıttığı acı ile dik durarak aldıkları hükümleri protesto eden asker aileleri, Kurban Bayramı’na herhalde rahatlamış (!) girecekler. Baksanıza en yetkili ağızdan almış alıyorlar yanıtı: “Strese gerek yok, çünkü zaten umuda yer yok”. 
Kurban Bayramı’na gerek kalmadan her gün kurban edilenler var bir de, kadınlarımız... Kıskançlık, töre, namus, mahalle baskısı derken, her gün 1. ve 3. sayfalarda ölüme koşan genç kızlarımız, kadınlarımızın önü bu sefer hukukla da kesiliyor, o umut ışığı da sürdürülüyor. Bakan Fatma Şahin’in de destek verdiği projeyle artık
 “şiddet aile içinde kalacak”, ihdas edilen aile avukatlığı, kadını değil aileyi koruyacakmış!
Bu arada 3. köprü yapımında İstanbul Kuzey ormanlarında bölgesel ve dönemsel olarak seçilen alanlar da doğa kurbanlarımız arasında olduğundan, bozulan ekoloji ve yaban hayata müdahale yüzünden -anne, baba, çocuklar dahil- koca domuz ailesi yüzerek Anadolu Kavağı’na geçip çareyi kaçışta bulmuşlar!
Pardon yerim doldu. Sapan kullanmaktan sanık nineleri, afiş asmaktan hükümlü gençleri, her hakları her fırsatta budanan işçilerimizi, ezeli kadrosuz ve “ideolojisi bozuk” (!) öğretmenleri,
 kurban listemize uzun uzun yazamadım. 
Mutlu bayramlar sevgili okurlarım. Aman siz de trafik canavarı kurbanı olmayın bu yollarda! Hazır hükümet de tatildeyken felekten mutlu bir dört gün çalın. Haftaya yeni yasak ve cezaları okumaya devam edersiniz!



9 Ekim 2013 Çarşamba

Mehmet Yılmaz / İkizler: Fotoğraf Resimdir / 23 Ekim - 17 Kasım 2013 tarihleri arasında Piramid Sanat'ta..

Piramid Sanat   


MEHMET

YILMAZ

İkizler: Fotoğraf Resimdir
Twins: Photography is Painting

      23 Ekim October    2013    17 Kasım November
Yılmaz’ın son iki yıldır yoğunlaştığı İkizler dizisi, bir önceki Sakıncalı, çünkü Edepsiz dizisinden doğdu. Mevcut iktidarı eleştirdiği Sakıncalı, çünkü Edepsiz’de sanatçının dijital baskı ve elle boyayarak kesyap etkisi verdiği bir teknikle oluşturduğu dijital ve boyasal imgeler, kompozisyonun küçük bir kısmında yer alıyordu. İkizlerdizisinde bu iki farklı teknik, yüzeyin tamamına yayılarak, birbirine menteşeyle tutturulmuş iki tual üzerine ayrı ayrı uygulanmış durumda. Böylece, sanatçının yeni çalışmalarında ilk bakışta diğerinin kopyası gibi görünen, ancak detaya inildiğinde teknik ve biçim kaynaklı farkların keşfine varılan bir izlenimle dijital ve boyasal resmin ‘ikizlik’ ilişkisi vurgulanmaktadır. Sergiye ismini veren ‘ikizler’ olgusu, tual ve figür olarak ikiz olma haline işaret etmekte; yani, sağdaki tual ve yüzeyindeki figürün soldakinin kopyası değil, ikizi olarak resmedildiğini anlatmaktadır. Teknik olarak bu olgu, soldaki imgenin dijital baskıyla, sağdakinin ise elle boyanarak oluşturulmasıyla irdelenmiştir. Sanatçının ‘Fotoğraf Resimdir’ iddiası, her türlü fotoğraf baskısının bir çeşit baskıresim olduğuna dikkat çekerken, resmin anlamsal ve biçimsel neliğini tartışmaya açmaktadır.
Twins series of Mehmet Yılmaz as an outcome of two years work is based on the visual connotation of the previous series named Indecent for Unfavorable. In which the system of discourse on debate in the series ofIndecent for Unfavorable, the artist used a new technique with digital print and painting in a small part on canvas in order to make the digital and painted images look like a cut-out. However, in Twins series, these two different techniques are separately diffused over the whole surface of the canvas which is divided two sides and hold by some hinges to each other.  Thus, these two sided paintings contribute to the idea of “twins” while they are being seen as replicas at first glance, yet getting deep into the gaze let the audience enjoy the difference of techniques and artistic forms. The concept of “twins” which is also the title of this exhibition points out the twin relations of paintings and figures means that the paintings with the figures on the left are twins of the paintings with its figures on the right. In practice, the idea of “twins” refers to the digital painting on the left and the painted one on the right. The artist’s claim of “Photography is Painting” emphasizes that any kind of photographical print is a kind of printed painting and this also draws attention on what painting really is with regard to its conceptual and form related features.
    Açılış Opening : 23 Ekim October    2013    Çarşamba Wednesday | 18:00 6pm