5 Şubat 2013 Salı

“ULUS” TARTIŞMASIYLA İLKOKULA DÖNMEK! / Bedri Baykam / 5 Şubat 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



            Bu yazıyı utanarak yazıyorum. Hani eskiden ilkokullarda okuma-yazmayı sökenlere kırmızı kurdela takılırmış ya… İşte o kurdelayı lise 3’de hala takamayanların aralarında yaptıkları ”edebiyat” (!) tartışmalarını dinliyor olsanız, ne hissederdiniz? Bu söylediklerim yalnız Birgül Ayman Güler’in yarattığı polemik alanı ile ilgili değil. Çok öncesine dayanıyor. Geçen hafta haber kanallarından birinde bir aklı-evvel çıktı dedi ki: “İyi oldu, Güler sayesinde bu ulus ve milllet konuların tartışıyoruz”. Bir başka “ulema” da çıktı ”İyi oldu, CHP’nin içindeki cerahat patladı” dedi. Demek ki bu arkadaşlar “kırmızı kurdelalık” olamayışlarının ötesinde, yıllardır duyduklarını da anlamıyorlar. Bir kere bu “Allahlık Ali Bey” tartışmalar 20 yıldır, Siyaset Meydanlarından, Ateş Hatlarına kadar 1001 kanalda, milyon kere deşildi. “Ne Mutlu Türküm Diyene” cümlesini, üniversite bitirip de kurdela takamayanlara binlerce kere anlatmaya çalışmış biri olarak maalesef iyi biliyorum.
            Hayatta herkese herşeyi söyleyebilirsiniz, nasıl söylediğinize bakar. Haklıyken haksız çıkabilirsiniz. Haksızken zeytinyağı gibi yüzeye çıkabilirsiniz. Güler, içerik olarak doğru olan bir fikri, kitapta yazabilecek en kötü cümlelerle, en hatalı vücut dili ve ses tonlamasıyla, üstelik TBMM kürsüsünden yaptı.
          Güler’in demeye çalıştığı şuydu: “Türk ulusu veya Türk milleti olarak adlandırdığımız kavram, bir üst çatıdır. Bu çatının içinde Türk, Kürt, Laz, Rum, Ermeni, Arap, Musevi, Alevi, Sünni, Ateist yani her ırk, her köken, her dinsel grup ve her karışımdan insan var. Burada, bu üst çatının içinde yer alan herkes eşit ve Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık aidiyeti ile bağlanmış birer ferttir. ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ cümlesi, etnisite değil, bu ortak vatandaşlık bağlarının ifadesidir. Şimdi bu çatının içinden her hangi bir etnisiteyi öne çıkarıp, bu üst çatının kendisinden ve ne ifade ettiğinden daha önemli anlamlar yükleyemezsiniz. Biri üst bir siyasal, sosyal ortak aidiyet bağıdır; diğeri etnik, dinsel, mezhepsel, ‘ırk ve inanç kökenli’ farklı aidiyetlerdir. Kıyaslamaları bile yapılamaz, aynen bir futbol maçı, bir et lokantası gibi! Irkçılık tuzağına düşerek kendine farklı anlamlar yükleyenler, Ortaçağa dönmüş olurlar.”
           Güler böyle konuşsaydı kolay anlaşılırdı. Ama herhalde artık anlamsız sahte demokratlardan, terörle siyasal söylemi harmanlayanlardan o kadar bıkmış ki, yanlış yerde, yanlış zamanda patlayıverdi!
Peki kaos nasıl çıktı? AKP’lilerin her fırsatta CHP’nin eski faşist diktacı, ırkçı söylemlerinden kopamadığı iftirasını yaymak için kuyrukta beklediklerini biliyoruz. Tabii bu kavram kargaşasını hemen  kullandılar. Ayrıca bir sürü sözde medyacı da malum “anti-laikçi/anti-ulusalcı” kadro olarak dört koldan işe giriştiler, “Türkler kürtlerden üstündür’ dedi” diye yayagaraya başladılar! Böylece onların da yumurtladıkları her inciyi “müşahede etme” fırsatımız oldu. Bunlar arasına karışarak “kargaşadan üzerime toz bulaşmasın” diye hareket eden “bizden” bazı isimlere şaşırdığımı ifade etmeliyim. Bir de 2. Cumhuriyetçi olup, yıllardır köksüz demokratçılık oynayan profesörler var. Mesela “Fettullah Hoca’nın Abant platformlarında çalışmış” Mete Tunçay. Kendisine de hiç şaşırmadım. Beyefendi Milliyet’te tam sayfa yayınlanan fiyakalı röportajında, kendi profesörlük apoletlerini tıknaklarıyla sökmüş. Mesela ulusalcılığın sosyal demokrasiyle bağdaşamayacağını buyurmuş. Herhalde biraz deşsek, kürtçülerin veya Fethullahçıların nasıl sosyal demokrasiyle bağdaşabileceğini şakır şakır anlatacak! Birileri Tunçay’a açıkmalı ki, Türk ulusu çatısı altındaki her insanımız, nasıl Fenerli veya GSaraylı olabiliyorsa, sosyal demokrat, kapitalist,  veya komünist de olabilir. Ulus devlete yani ırkçı aidiyet merakı olmayan devlete mensup herkesin, özgürce siyasal bir söylemi olur. Zaten sosyal demokrat bir insan, kültürel zenginlik anlamında farklar dışında kimsenin ırk, mezhebiyle ilgilenmez. Yani “ulus devleti” kabul etmek anlamında “ulusalcı” olmayan bir insan tabii ki ne demokrat ne eşitlikçi ne de sosyal demokrat olabilir! Mete Beyin gaflarının yanıtı bu sütuna sığmaz. Milliyet’ten tam sayfa yanıt hakkı bekliyorum. “Ülkeyi ne müminlerin ne de laikçilerin yönetmesini istemem” diyen beyefendinin kafası hep karışık kaldı ve islami siyasetlerin yani “müminlerin” önünü açan kilit beyin yıkayıcılardan biri olarak tarihe geçti.
           Uzun lafın kısası, ilkokulda öğrenip belleğimize geçirmiş olmamız gereken temel kavramlar, bu kafayla daha bizleri böyle ömür boyu tırmalar… Biz de daha çoook ağlarız, gülünecek halimize!

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

4 Şubat 2013 Pazartesi

Bedri Baykam-5 Subat, salı duruşması‏




UPSD Başkanı Bedri Baykam’ın, 18 Nisan 2011 günü uğradığı saldırı hakkında süregelen “Bıçaklanma Davası” karar aşamasına gelmiş durumda. 5 Şubat Salı günü, hakim kararı açıklayabilir.

Dava süresince de hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeden Baykam’a kendisini öldürmek için saldırdığını söyleyen sanık, ayrıca Baykam’a dava sürecinde, jandarmaların elinden kurtularak tekrar saldırmaya çalışmıştır.

Adliye Sarayı’nda, 5 Şubat Salı günü saat 10.30’da 1. Ağır  Ceza Mahkemesi’nde görülecek dava için katılımınız ve göstereceğiniz dayanışma son derece önemlidir.

En iyi dileklerle,

Saygılarla

UPSD

Bedri Baykam-5 Subat, salı duruşması‏




UPSD Başkanı Bedri Baykam’ın, 18 Nisan 2011 günü uğradığı saldırı hakkında süregelen “Bıçaklanma Davası” karar aşamasına gelmiş durumda. 5 Şubat Salı günü, hakim kararı açıklayabilir.

Dava süresince de hiçbir pişmanlık belirtisi göstermeden Baykam’a kendisini öldürmek için saldırdığını söyleyen sanık, ayrıca Baykam’a dava sürecinde, jandarmaların elinden kurtularak tekrar saldırmaya çalışmıştır.

Adliye Sarayı’nda, 5 Şubat Salı günü saat 10.30’da 1. Ağır  Ceza Mahkemesi’nde görülecek dava için katılımınız ve göstereceğiniz dayanışma son derece önemlidir.

En iyi dileklerle,

Saygılarla

UPSD

29 Ocak 2013 Salı

Hava Kasvetli ve Ağır… / Bedri Baykam / 29 Ocak 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



Bu ülkede yaşamak artık kırıcı, utanç verici, kahredici… Boş yere “İçim Parçalanıyor” diye sergi açmamışım! Silivri’de yaşadığımız sahneler, oralarda tutsak kalan “Demokrasi nöbetçilerimiz”in kulağımda yankılanan  sözleri, yazdıkları mektuplar, hepsi her an durmadan beynimin içinde alarm sinyalleri vererek yanıp sönüyor.
Cumartesi günü “Fatih Hilmioğlu’na Özgürlük” çağrısı yapan dernek, platform ve sivil toplum kuruluşlarıyla beraber yağmur altında yürüdük, haykırdık, konuştuk. Hani artık direkt olarak  “işkence” yapılmıyor ya… Onun yerine, insanlar susuz, tedavisiz, doktorsuz bırakılarak, maddi-manevi, uzun ve  farklı ileri demokrasi işkencelerine maruz bırakılıyorlar. Prof. Fatih Hilmioğlu’nun kansere dönüşen rahatsızlığı sinsice ilerlerken, onu kaderiyle başbaşa bırakıp, tam teşekküllü bir hastanede tedavisine yeşil ışık yakmayanlar, bu ağır vebalin altına giriyorlar.
Beni kahreden bir diğer nokta ise: Tuncay Özkan’ın sağlık durumu hakkında duyduğumuz üzücü haberler. Kilo kaybı, halsizlik… Ama buna karşın tabii ki ödünsüz, dimdik ayakta süren onurlu bir  mücadele! Hukukla, insanlıkla ilişkisi kalmamışların, zulüm konusunda buldukları yeni metod “su bazlı”. Burada Balbay ve Özkan’ın açıklamasını tekrar size sunuyorum:
“Silivri’de günde 5 taksitte 9 saat verilen su toplam 10 dakikaya düştü. Artık günde kişi başına 200 litre soğuk, 50 litre sıcak su verilecek.. 2 dakikada banyo, çamaşır, bulaşık işini halledeceğiz. Yönetim bunu ‘artık 24 saat sıcak-soğuk su veriliyor’ gibi duyurmaya hazırlanıyor! Eskiden haftada üç kez toplam 6 saat verilen sıcak su, şimdi günde 2 dakikaya düştü. Kalabalık koğuşlarda günlük su hakkı öğle olmadan bitiyor. Silivri’de susuz kış yaşanıyor.Bu işkencedir, zulümdür.”
TSK artık başsız bir gövde gibi. Bu noktalara taşınırken, kendisinin ne hatası vardı-yoktu tartışmasını artık tarihe bırakıyorum. Olay o noktaya geldi ki, her gün savaş çağrıları yapan Başbakanımız bile, komutansız kalan orduların trajik durumunu nihayet gördü ve “acil demokrasi” (!) çağrısında bulunup “terörle mücadele için gönderecek komutan bulamıyoruz” diye açık açık medyada, yargının akıl almaz, mantığa sığmaz karar ve uygulamalarından yakınmaya başladı!
Bütün bunlara karşı, içeride tutulanlardan yürekli bir Deniz Kurmay Albay’nın, Ümit Metin’in, birkaç ay önce bana yazdığı mektuptan bölümlerle başbaşa bırakıyorum sizleri:
“Ben Ümit Metin olarak devletime ve milletime gecemi gündüzümü  ayırt etmeden yıllarımı verdim. Başarılı, cumhuriyet değerlerine bağlı bir subay olduğum için burada hapiste bulunuyorum. Ama biliyorum ki ülkem için ben okyanusta bir kum tanesi gibiyim. Canım vatanıma, ulusuma feda olsun. Askerlik mesleğine başlarken canımı bu  vatan uğruna gözümü bile kırpmadan feda  edeceğime yemin ettim. Beni verdikleri ceza ile korkutamazlar, 16  yıl değil, 160 yıl ceza verseler Atatürk'ün yolundan bir adım geri atmam.
Benim üzüldüğüm husus gözümün önünde yandaş medya aracılığıyla Türk  Silahlı  Kuvvetleri’nin  yıpratılması,  başarılı subayların,  general  ve  amirallerin tutuklanarak tasfiye edilmesi ve buna aynı yöntemlerle devam edilerek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zayıflatılması, Türk adaletinin bu ve benzeri davalarla yok edilmesidir. Komutanlarımızın bu gerçeği görmeyip, görevlerine hiçbir şey olmamış gibi  devam etmelerini  anlamam çok zor. Umarım ne yaptıklarını biliyor ve ülkemizin nereye gittiğini görüyorlardır. Burada yazdıklarım yanlış anlaşılmasın. Ben onlardan siyaset yapmalarını değil, her komutandan görevi olan personelini ve TSK’ni  korumalarını istiyorum. Masum  personellerini çetelere yem etmemelerini ve TSK’nin yıpratılmasını ve zayıflatılmasını önlemelerini istiyorum.”
              İşte böyle sevgili “aydınlar”.  Tabii ki tüm gazeteciler, Hrant Dink ve Pınar Selek davaları son derece önemli. Ama benzer hukuk mağduriyetlerine uğramış subaylarınızın durumunu görmezden gelirseniz, aydınlığın değil karanlığın parçası olursunuz…
            Sevgili ülkem, dış basına göre, ekonominin harika gittiği bir ileri demokrasi ülkesinde bir eli yağda bir eli balda yaşıyor! Otelinin odasında televizyonlarımızda süren Amerikan usulü eğlence ve yarışma programlarını izleyen, AVM’lerimizi gezen bir yabancı gazeteci, şu sözlerimize ne  kadar inanır, siz düşünün artık!


Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

22 Ocak 2013 Salı

Üç haftaya sığan acı ölümler... / Bedri Baykam / 22 Ocak 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..




           Ölüm kalleş, doğanın acı kanunu ölüm... Tüm siyasal, sosyal, kişisel plan ve hedeflerimizi hiçe sayarak kafasına göre takılır. Üç haftada belirli ölçülerde yakınen tanıdığım, Türkiye'de iz bırakmış beş değerli insan vefat etti. Bir tiyatro sahnesi ki, yönetmenin ne zaman, kimi cımbızla çekip alacağını bilmek imkansız. Kimi belki söyleyeceğini henüz yeni hazırlıyor, kiminin sözü duyulmuş, kiminin ise daha sunamadığı sayısız replik var belleğinde...
           Asım Kocabıyık: Asım Bey'in kendisiyle çok fazla görüşmedim. Oğlu, Ahmet Kocabıyık yakın dostum. Gerek çocuklarını, gerek şirketini nasıl çağdaş bir vizyonla yetiştirdiğini, nasıl aydın ve Atatürkçü bir Türkiye'ye oksijen ve adrenalin verdiğini görünce, rahmetliye hayran olmamak elde değil. Bu başarıların Anadolu'nun ortasında sıfırdan başlayan bir gencin eseri olduğunu hazmettiğimiz zaman ise, işin değeri üç misline çıkıyor. Gerek kurduğu holdingle, gerek ailesiyle, gösteriş hastalığına hiç yakalanmadan  klas ve mütevazı kalmayı becermiş Asım Bey. Hem de “ağır sanatsever” bir aile yetiştirerek! Örnek olsun!
           Metin Kaçan: Sevgili Metin, tabii ki en çok "Ağır Roman"la anılacak. Bu da bir şekilde bizim West Side Story’miz sayılır. Nerede tanıştığımızı hatırlayamam, ama 80'lerin sonlarıydı. Beyoğlu kültürünün bir parçasıydık. Zaten Manastır  atölyem Tarlabaşı’nda olduğu için biz hep oralardaydık. Metin candan, espritüel ama bir o kadar da az konuşan, gözlemci bir arkadaşımızdı. Hasan Kaçan'la futbol oynardık. "Ağır Roman"ın filmi bizim sokaklarda, hatta bizim Manastır binasında çekildi. Tabii o yaşamı, ömür boyunca içinden geçerek masallaştıran Metin, inanılmaz özgün ve çığır açıcı bir filmin mimarı oldu. Çoktandır görüşemiyorduk. İşin acı tarafı sanki kendi senaryosuna bir son seçti Metin... Bu şok haberin dedikodularının çıktığını, bir gün önce bana ortak arkadaşlarımızdan Küçük İskender haber vermişti. Maalesef söylentiler gerçekmiş. Daha üretecek çok eseri vardı.
           Burhan Doğançay: Değerli duayenimizle Amerika dönemimde New York'ta tanıştım. Sergilerim olduğunda kendisi ve rahmetli Erol Akyavaş'la görüşürdük. Burhan Bey haklı olarak o insan öğüten jungle’da gerek Türkiye'nin, gerek burjuvazimizin Türk sanatçılarını yalnız bırakmasını affedemez ve sert eleştirilerini sıralardı. Gerçekten o dev kente imza atmış, müzik dünyasını elinde tutan ünlü vatandaşlarımızdan bile pek destek gelmezdi. Şayet o yıllarda Akyavaş ve Doğançay’ın arkasında bir kadro olsa, en güzel yılları her açıdan çok daha verimli geçebilirdi. Şimdi Tarlabaşı'ndaki Doğançay Müzesi'ni geliştirerek onun ismini en güzel şekilde yaşatmayı, umarım bu toplum başarır.
           Mehmet Ali Birand: Mehmet Ali Bey hakkında çok güzel şeyler söylendi. Onun programlarına defalarca bizler de katıldık. Hep dengeli söz hakkı dağıtmaya çalışırdı. Neden bu kadar sevildiğini herkes düşünmeli. Belki güleryüzü, belki uslubu... 32. Gün, 80'ler boyunca sabırsızlıkla beklenilen bir siyasal aktüalite-belgesel karışımı fenomendi. Bu kadar başarılı televizyoncunun onun ekolünden çıkmış olması tesadüf değil. Kim ne derse desin “MAB” hiçbir zaman medyada haklı eleştirilerimize maruz kalan 2. Cumhuriyetçilerden biri olmadı. Öte yandan bazı Atatürkçüler kendisine kırgındı. Tarafsız görünmeye çalıştı ama herhalde farklı kesimlerle kurabildiği empatiyi, ulusalcılarla veya şehit aileleriyle kuramadı; en azından bu böyle göründü. Neyse, ülkenin gerginliklerinin hesap-kitabına girmenin sırası değil.
            Toktamış Ateş: Ateş'in toplumun daha geniş tabakalarıyla buluşması, Uğur Mumcu'nun ölümünün ardından oldu. Her ne kadar kimse Mumcu'nun yerini alamasa da, Ateş o yıllarda o boşluğu ciddi oranda doldurmaya çalıştı. Solun birliği için 1993’te Taban Operasyonu’nu başlattığımızda, kendisinden büyük destek almıştık. O yıllarda Anadolu'nun herhangi bir noktasında,"Türkan Saylan-Toktamış Ateş-Bedri Baykam" tipik konuşmacı kadrosuydu. Sayısız panele beraber katıldık. Aynı gazetede yazdık. Sonra 90’ların sonlarında önce aramızda  polemikler yaşandı. Daha sonra Ateş, Atatürkçü mücadelenin çekirdek kadrosundan koptu ve 2000’lerin dönüştürülen farklı Türkiyesi döneminde, farklı bölge ittifaklarına girmeyi tercih etti, yollarımız 10 senedir ayrıydı.
            Her birine Allah rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin. Umalım ki bu "kötü seri" bitsin. Ölüm, sonsuz sandığımız renkli bir piyesin hakem kararıyla ani perde indirmesi. Ve bu filmin sonunu kimse görmeyecek. Bu da tesellimiz mi, yoksa bu absürditenin parçası olmak bizi zaten meraktan öldüren bir kahır mı, siz karar verin... 


Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..

18 Ocak 2013 Cuma

BEDRİ BAYKAM TARİHİN RÖNTGENCİSİ SERGİSİ PİRAMİD SANAT


Bedri Baykam'ın son iki yıldaki yapıtlarından oluşan 'Tarihin Röntgencisi' (The Voyeur of History) sergisi röportajı

15 Ocak 2013 Salı

BALYOZ TUTUKLULARIYLA EMPATİ KURABİLİYOR MUSUNUZ? / Bedri Baykam / 15 Ocak 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



Lütfen kendinizi onların yerine koyun. Ülkelerini sevdikleri, TSK’ya saygı duydukları için asker olmuşlar, bu bağlılığı kalıcı hale getirmişler. Kar kış açlık dağ tepe demeden terörle mücadele etmişler. “Yurtta sulh, cihanda sulh” felsefesine inanmışlar, yurtlarını korumaktan başka suçları yok ortada. Keşke dünyada sınırlara, ordulara hiç ihtiyaç olmasa, keşke dünyada silah denilen o korkunç aletlere de gerek olmasa, bunlar toptan yok edilse. Ama işte ne var ki dünya başka noktalara sürüklenmiş. Suç herhalde bizim askerlerimizde değil. Ülkeyi parçalamak isteyenler, kardeş kanı dökenlerle savaşmışlar, insanlarımızı ve vatanı korumak için, hata mı etmişler?
Şimdi yeni bir
“süreç” başlamış bilmem kaçınci kere. Mantığı doğru oturtulursa barışı kim istemez? Ama bu yakın döneme bakınca TSK’nın en cesur, en özverili mensuplarının, Genel Kurmay Başkanı’ndan teğmenine kadar, şimdi hapislerde terörist muamelesi gördüklerini biliyoruz. Suç olarak soyut, kanıtsız iddialar dolaşıyor. Öte yandan esas suçları da ortada: Atatürkçü birer nefer olmak, yurdunu korumak, ödünsüz laik ve demokrat olmak. Bunun ötesinde onlara iddianamelerde yakıştırılan suçların hiçbiri kamuoyunu ikna eden bir noktaya yükselemedi, tam tersine “sehven” eklenen mantık dışı bulgular, traji-komik eleştirilerin odağı oldu.
Şimdi tam
barış konuşmaları İmralı üzerinden başlamışken Paris cinayetleriyle dünya birbirine girdi (Öncelikle şunu not edin ki, “Apo” artık, “İmralı” oldu. “Sn. Öcalan” lığa giden yolda ara durak. Hitap deyip geçmeyin. Bakın yılların kardeş “Esad”ı, Sam Amca ile ters düşer düşmez nasıl düşman “Esed” oluverdi!). Fransız polisi, elindeki tüm verilerin bunun bir iç hesaplaşma olduğunu söylüyor. Ama birileri yine Türkiye’yi ve derin devleti (!) suçlama peşinde... Öte yandan her cinayete vicdanı olan herkes karşı çıkar ama herkesten her cinayete eşit derecede üzülmesini bekleyemezsiniz. PKK’yı kuran bir insanı da herkes “Rahibe Teresa” veya Türkan Saylan kadar benimsemiş olamaz. Birbirimizi aldatmayalım... Dünyanın terör örgütü kurma, öldürme fikirlerinden uzaklaşacağı, barışın öne çıkacağı günlerin yakın olduğunu umduğumuzu söylemekle yetinelim.
Şimdi askerlerimiz ister Balyoz, ister Ergenekon davasından içerideler ve yaşananları inanamayarak, belki özeleştiri yaparak izliyorlar: Özellikle son 7-8 yıldır TSK’ya yapılan her türlü manevi hakarete, suçlamaya, gereken yanıtları vermemiş olmak ve kamuoyu önünde TSK’nın adım adım
“suçlu” sandalyesine oturtulmasını seyretmiş olmak... Aydınlarımızın demokrasiye inanan önemli bir kısmı ise, ne kadar acıdır ki, konu “Ordu” olunca, bir dava konusunda gazeteciler için çıkardıkları gürültüyü koparamıyorlar. “Aman ne olur ne olmaz, uzak duralım” ihtiyatından, TSK’yı ne yaparsa yapsın artık hep suçlu görmeye kadar uzanan bir tavır dizisi var önümüzde. O askerleri, o komutanları belki de hakları çiğnenmiş birer ters hukuk mağduru olarak görmek zor geliyor insanlara. İnsancıklar, kendi gölgelerinden korkan aydıncıklar, iktidar yağcıları gerçeklerden kaçıyorlar.
Eski AİHM yargıçlarından Rıza Türmen,
“Mahkeme kasıtlı olarak delillerin üzerini örtüyor ve saklıyor, delillerin tartışılmasından kaçıyor. Yargıçlar da her girdikleri duruşma sırasında yargılanırlar. Balyoz’da hakimlerin kendileri de yargılanmış ve mahkum olmuşlardır” diyor. Bir eleştiri cümlesi de twitter üzerinden halktan aktarmak istiyorum: Eldeki dijital “sözde” delillerin yazılım özelliklerinin suçun isnat edildiği tarihte “varolmayışı” hakkında bakın “Cerenimo” ne yazmış: ‘2007 model araba ile, 2003 yılında kaza yaptınız’ cümlesi kadar mantıksızlık abidesi” . Bunun üzerine ne yazılabilir ki? Teşekkürler! Kimbilir bu yaşananlar hakkında efsanevi kızılderili lideri Geronimo daha neler söylerdi, namus, vatan ve vefa hakkında!
İşin daha da akıl almaz boyutları var. Mesela Savunma Bakanı, sözde deliller hakkında
“Deniz kuvvetleri’nde Office 2000 kullanılmaktadır. 2007 yılında çıkan bir programın 2003 yolunda kullanılması mümkün değildir” diyerek, “Cerenimo” ile aynı dili kullanmaktadır. TSK ise, Balyoz Hakimlerinin “Delillerin asılları Karargahtadır” sözlerini anında yalanlayarak çürüttü. Yani davanın elle tutulur yanı kalmadığını yalnız avukatlar veya demokrat aydınlar değil, diğer “Başbakan’a yakın kurumlar” da görüyor!
“Ben duyarlı bir vatandaşım” diyen herkes, bu yadsınamaz veriler karşısında üzerine düşeni yapmaya ve TSK mensupları ile empati kurmaya mecburdur...

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..