6 Kasım 2012 Salı
PARDON? “AYDIN” MI DEDİNİZ? / Bedri Baykam / 6 Kasım 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Bir süredir ortalarda
görünmüyorlardı. Hafif yüz kızarıklıklarıyla boğuşuyorlardı herhalde. Pek isim
vermeme gerek yok. Aralarında ünlü yazarlar, aktörler, gazeteciler var. Tabii
ki tamamen samimi hümanist duygularla aralarında bulunan Zülfü Livaneli gibi,
Cumhuriyet’e ve Atatürk’e olan bağlılığını kanıtlamış veya Orhan Alkaya gibi
referandumda “hayır” diyen birçok isimden söz etmiyorum. Kimleri
kastettiğimi siz de anladınız, kendileri de... Baştan söyleyeyim: Bir kere
şahsen “demokrat” olmadıklarını
biliyorum! Aralarında uğradığım kanlı saldırıdan sonra bana ulaşmış kimse yok!
“Hoşgörü, esneklik” teorileri, gazı
kaçmış koladan beter palavralar.
Vicdanı olan hiç kimse, hiçbir insanın
ölmesini istemez. Şu anda cezaevlerinde yaşanan ölüm oruçları da tabii büyük
sorun. Konuşulan bazı talepler çok haklı olsa da (cezaevi şartlarının acilen düzeltilmesi gibi), diğer bazılarının
böyle tehditlerle sonuca ulaşması mümkün değil. Herhalde Öcalan, böyle hamleler
yapıldı diye, halk deyimiyle, “villaya
çıkmayacak”! Öncelikle genç insanları ölüm orucuna yollayarak siyaset
yapmanın çirkinliğinden söz edelim! “İnsan
bedeni üzerinden siyaset yapılmaz” sözü tartışılmaz. Bakın Kürt yazar
İbrahim Güçlü’nün açıkladığı mektupta bir baba neler yazmış: “BDP yöneticileri ‘talepleri talebimizdir’ diyor.
O zaman neden Öcalan hiç açlık grevine gitmedi? Kardeşleri veya BDP’li
siyasiler neden buna katılmıyor? Yürüyüşlerine katılmıyorum, çünkü Apo için
orada bulunmuş sayacaklar.” Farklı düşünen aileler var mıdır? Kesinlikle.
Ama o zaman her ölüm orucunda, her talep kabul mü edilecek? Hukukla ilişkileri
deprem geçiren bir ülkede bunun sonu nereye tırmanır? Cezaevlerinde yaşama
koşullarının iyileştirilmesi ve tecrit cezasının sona erdirilmesi, tabii ki vicdanı
olan her insanın ortak dileği, onu ayrı tutuyorum. Veya Türkçe bilmeyene başka
dilde savunma hakkı verme talebini... Ama ana dilde eğitim bu şekilde şantaj
konusu yapılamaz.
Şimdi bu vesileyle gündeme tekrar “antre”lerini yapan “aydınlar”ımıza dönelim. Tabii kimse
ölmesin, diyalog başlasın… da, size ne oluyor? Sizlerin (aynen farklı sebeplerden MHP gibi!)
bu ülkede yaşanan hiçbir zulüm hakkında ağzınızı açma hakkınız yok ki!
2010 referandumundan önce “Evet oyu
verenler, bilsinler ki artık bu hükümeti hukuk önünde ‘sorgulanamaz’ konuma çıkaracaklar, güçler ayrılığının ölümünden sorumlu olacaklar” demiştik. Ee, peki
ne oldu da uyanıverdiniz? Aklınız neredeydi, o ukala “yetmez ama evet” röportajlarında? Neredeydiniz, adım adım “hibrid”
(melez) demokrasi diye yıllardır uyardığımız “ara” rejime geçilirken? Şimdi bakın ister Ergenekon, ister K.C.K.
sebep gösterilerek yazarlar hapiste çürüyor, Taksim başınıza yıkıldı, anıtlara
çelenk koyma, Cumhuriyeti kutlama yasağı geldi (gerçi buna sevinmişsinizdir belki), Suriye savaşı kapıdan bakıyor,
Baro başkanları hukukun vefatından söz ediyorlar ve gücü ellerine geçirenler
meydanı boş bulmanın dayanılmaz keyfini yaşıyorlar. Kimin sayesinde geldi bu
başıboşluk? Tabii ki sizlerin! O nedenle biraz geri açılın. Çünkü artık
inandırıcılığınız kalmadı. AKP
iktidarının biber gazlarından, hukuk tanımazlığından sorumlu olanlar, artık
kendi ayıplarıyla yüzleşmek durumundadır!
İnsanda biraz utanma olur. AB ile ilişkilerden 12 Eylül
referandumunun sonuçlarına, laikliğin tehlikede olup olmadığından düşünceyi
ifade etme özgürlüklerinin korunmasına kadar, iddia ettiği her şey yanlış
çıkmış olanların artık yapabilecekleri tek şey, edepleriyle köşeye çekilip “Bizim devrimiz dolmuş, her dediğimiz hayat
duvarına toslayıp paramparça oldu.” demeleri. Ama onlar kanıtlanmış
iflaslarında bile hala medya maydanozluğu görevlerine devam etmek istiyorlar. Bu halkın artık kimsenin küstahlığını
alttan alacak hali kalmadı! Şehitlerimizin acılarını paylaşmayan, Ergenekon
ve Balyoz davalarındaki çam deviren hukuksuzlukları
görmezden gelen, 29 Ekim kutlamalarında yaşananlara hiçbir tepki veremeyen,
hatta o kitlelere bıyık altından alay ederek bakmayı refleks haline getirenler,
artık gündem dışıdırlar ve halkın içine çıkacak halleri kalmamışdır. Kendisini
yurttaşlarından çok daha zeki sanan, milyonların Cumhuriyet ve Atatürkçülük
bağlarıyla alay ederek küçülebilen “sahte
aydınlara” bu ülkenin, özellikle bu
dönemde, ihtiyacı yoktur. 10 Kasım’da
yüreğiniz yetiyorsa Ankara’ya gelin de, yok saydığınız halkınızla tanışın! Günah çıkarmak için nereye gidecekseniz gidin,
ama artık bu soytarılığa son verin.
İstediğiniz kadar medyadaki paydaşlarınızla şov yapıp gündemi zorlayın, hiçbir
deterjan lekelerinizi silemez...
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
2 Kasım 2012 Cuma
30 Ekim 2012 Salı
COŞKU, REZİLLİK, KARARLILIK / Bedri Baykam / 30 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi..
29 Ekim için
Ankara’ya sabah 03.00’de hareket edecektik. İlk haber 00.19’da geldi; Kemalist
Gençlik dergisini çıkaran Şafak İnan kardeşim Avcılar’dan hareket edecek tüm
otobüslerin polisler tarafından durdurulduğunu haber veriyordu. O andan itibaren
acı gerçek belirmeye başladı.
Taksim’den, Kadıköy’den, İzmir’den, Adana’dan
aynı haberler geliyordu: Polis uydurma gerçeklerle seyahat özgürlüğünü fiili
olarak kısıtlamıştı. Karayolunda önümüz kesildikten sonra, son anda uçakla
gitmek gündeme geldi. Barikatlarla Ulus Yolu’nun kapatılacağı haberi üstüne bu
alternatif de tıkandı.
(Sabah Orhan Aydın’dan gelen mesajla bu öngörünün doğruluğu da maalesef
kanıtlandı.). Önce telefon trafiği başladı, ardından da sosyal medya
savaşları... Dünyada halkına, kendi Cumhuriyet kutlamasını yasaklamayı ve bunu “savaş” dönemi gibi “olağanüstü hal”e dönüştürmeyi “akıl edecek” bir başka ülke var mı? Hazmedemedikleri,
ancak koltuklara oturanların hezeyanı olabilir. İnanmadıkları bir Cumhuriyet’in
localarına oturanlar, yaşanan utanç verici sahnelerin sorumlularıdır.
Ankara’da yurtseverlere
karşı uygulanan rezalet boyutunda “terörist”
muamelesi olmasa toplanan kalabalık rahatlıkla iki-üç misli olacaktı... Tarih,
kendi halkının yaşam suyunu, köklerini, onurlu duruşunu kesmeye çalışan bu
iktidarı kesinlikle unutmayacak, tarihin utanç duvarlarında yerlerini
alacaklar.
Ankara Valiliği,
Anayasa’ya karşı, hukuka karşı gösterdiği tavırla açıkça suç işlemiştir. Bu,
Cumhuriyet ve Atatürk’le ilgili “ilk
sabıka”ları değildir. İktidar artık İsrail’den ve Esad’dan söz etme,
onların “halklarına karşı işledikleri
suçları” gündeme getirme hakkını toptan kaybetmiştir. Artık AKP
İktidarı’nın “A la George Bush” tavırlarıyla
“Ortadoğu’ya demokrasi getirecek model
ülke olma” iddiaları, göstermelik makyaj gibi toptan akıp gitmiştir.
CHP tüm kadroları ile AKP’nin
yarattığı 29 Ekim krizine karşı doğru tavrı göstermiştir. CHP, coşku içinde 89.
yılı kutlamak için Ata’sına koşan halkına sahip çıkmış, onun yanında yer
almıştır. Kılıçdaroğlu, bu konuda önderlik ederek yakın geçmişteki bazı
hatalarını telafi etmiş, bugün giderek artan kizde esas durması gereken noktayı
iyi belirlemiştir.
29 Ekim krizi,
MHP’nin “muhalifliği” konusunda hala
ısrarlı olan kesimler açısından da ciddi yararlı olmuştur. MHP, bu krizde de
sürekli yaptığı gibi her sıkıştığında AKP’nin yanıbaşında yer almaya devam
etmiş, akıl almaz bir şekilde CHP’yi "Bazı sivil toplum kuruluşlarının
Ortadoğu'daki bazı özentilere heveslenerek 'halk hareketi başlatıyoruz', 'halk
yürüyüşü yapıyoruz' derken Türkiye’yi bir krize sokmaları ve bunu da bazı
siyasi partilerin çok sıcak sahiplenmeleri doğru değildir.” diyerek
suçlayabilmiştir! Bu kimin haddi olabilir? Bu Cumhuriyet 89 yıldan beri
kutlanır, daha sonsuza kadar da kutlanacaktır! İşte bu nedenlerle geçmişte,
Çankaya krizinde, türban krizinde ve birçok örnekte de olduğu gibi yine AKP’ye
kritik anda omuz vermiş bir MHP’yi gördükten sonra, bu Parti’yi hala “muhalefet alternatifi” olarak
sunmakta direnenler, bir daha ki seçimlerde bu yönlendirme hatasını y umarım
yapmazlar! Sözüm bu ısrarlı hatayı yıllardır göz göre göre yapmış olan bazı Kemalistler
ve Sosyalistlere... “Muhafazakar, sağcı,
dindar” bir parti olduğunu ısrarla söyleyen MHP’yi isteyen desteklesin. Ama
neye destek verdiğini bilerek: Mesela dün yaşanan o şiddet görüntülerini ve
halkını karşısına alan bu hükümeti unutmadan! Bunları bile bile oy vereceklerse
bu onların bileceği iş!
Son sözüm Sivil
Toplumcular’a: Ülkenin içinde bulunduğu durumu A’dan Z’ye biliyorsunuz. Artık “Benim partim yok”, “Parti bayrağı olmasın”,
“Biz kimseyi desteklemiyoruz” gibi sıradan ve zeka pırıltısı içermeyen
sözleri bıraksınlar. Çünkü bu iktidari seçimle devirmekten başka seçenek
olmadığına göre, AKP’yi yerinden oynatma ihtimali olan tek siyasi partiyi “Herhangi bir siyasi oluşum” olanak görüp
mesafeli durmayı bıraksınlar. Çünkü bu “duruş”
un ne fiili siyasi açıdan, ne matematiksel veya mantık açısından elle tutulur
bir yanı kalmadı! Ana Muhalefet Partisi’ni en çok eleştiren tartışmasız iki-üç
kişiden biriyim. Ama bir Parti’yi düzelmesi için eleştirmek başka, yok etmek
istercesine saldırmak başka. Bu nedenle eleştirdiğiniz Parti’ye girin,
mücadeleyi orada verin ve onu doğru yörüngeye çekin. Yoksa bu iktidara karşı yaptığımız
eleştirilerin gram değeri kalmaz. Bir dahaki
seçimlerden sonra ağlamak istemiyorsanız, şimdiden gereğini yapın diyerek Bağdat
Caddesi’ndeki kutlamalara koşuyorum!
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
24 Ekim 2012 Çarşamba
23 Ekim 2012 Salı
SAY’DAN ERGENEKON’A, “ORTAÇAĞ” MAHKEMELERİ / Bedri Baykam / 23 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi
21. yüzyıl, biz Türk
yurtseverlerine farklı sürprizler yaptı. Uzay çağına giriyoruz derken Ortaçağa
geçiş yaptık. Dünya, zaten utanç verici din-ırk savaşlarının ortasındayken bu
yüz kızartıcı çöküşlerin merkezi Emperyalizmin kontrolünde gelişen başka bir
girdaba kapıldık. Bundan 13 uğursuz yıl önce, irticanın kahpe kurşunları
dostum, büyük insan Ahmet Taner Kışlalı’yı aramızdan almıştı. Bugün ise artık “irtica” diye bir kavramın olmadığını
MGK’ya (!) kabul ettirip, yobazlığı yok sayanlar, anti-laik Türkiye’yi dizaynında
geçmişle tüm ilişkilerimizi koparmaya çalışıyorlar.
Ortadoğu’da bize biçilen hacivat-karagöz rolünü iyi oynayabilmek için ülkenin altını üstüne getiren İktidar, neye saldıracağını şaşırdı. Q klavyeden kürtaj haklarına, ilkokul yaşından hayvan besleme şartlarına (!!) kadar yaşamın tüm odaklarını hedef alan Hükümet, sanki bu senaryonun “beyin merkezleri”nden alınmış “tavsiyeler” doğrultusunda çalışıyor. Ankara’da 1.Meclis, Ulus Meydanı ve çevresindeki yapılardan ve Istanbul’da Taksim Meydanı’ndan kurtulmak için “kentsel dönüşüm projesi” adını verdikleri saldırı planını uygulamak üzere her hazırlığı yaptılar. Bu arada 30 Ağustos Zafer Bayramı için uydurulan “Atatürk Anıtlarına çelenk koyma yasağı”ndan sonra, sıra 29 Ekim için Cumhuriyetçilere “Yürüyüş yasağı” getirilerek, halkın Atatürk sevgisini törpüleme arzusu ayyuka çıkarıldı. Demokrasi kelimesini tüm anlamlarıyla ıskalamış olan toplumumuz ise, bu uygulamaları, hafif homurdanmalarla gelen bahtsız şikayet seanslarıyla geçiştirmeyi deniyor!
Fazıl Say davasını medyadan izlediniz.Binbir güçlükle duruşma salonuna sızabilmiş 50 şanssızdan biri oldum. Bu dönemin yüz kızartıcı davalarından biri Say’ınki. Aynen Ergenekon, Balyoz ve Odatv davaları gibi, niçin açıldığı belli olmayan, kamu vicdanını yaralayan, insana “pes” dedirten bir dava. Bunu normal bir ülkede kime anlatsanız inanmaz, ilgi toplamak için söyleniyor zanneder.
Ortadoğu’da bize biçilen hacivat-karagöz rolünü iyi oynayabilmek için ülkenin altını üstüne getiren İktidar, neye saldıracağını şaşırdı. Q klavyeden kürtaj haklarına, ilkokul yaşından hayvan besleme şartlarına (!!) kadar yaşamın tüm odaklarını hedef alan Hükümet, sanki bu senaryonun “beyin merkezleri”nden alınmış “tavsiyeler” doğrultusunda çalışıyor. Ankara’da 1.Meclis, Ulus Meydanı ve çevresindeki yapılardan ve Istanbul’da Taksim Meydanı’ndan kurtulmak için “kentsel dönüşüm projesi” adını verdikleri saldırı planını uygulamak üzere her hazırlığı yaptılar. Bu arada 30 Ağustos Zafer Bayramı için uydurulan “Atatürk Anıtlarına çelenk koyma yasağı”ndan sonra, sıra 29 Ekim için Cumhuriyetçilere “Yürüyüş yasağı” getirilerek, halkın Atatürk sevgisini törpüleme arzusu ayyuka çıkarıldı. Demokrasi kelimesini tüm anlamlarıyla ıskalamış olan toplumumuz ise, bu uygulamaları, hafif homurdanmalarla gelen bahtsız şikayet seanslarıyla geçiştirmeyi deniyor!
Fazıl Say davasını medyadan izlediniz.Binbir güçlükle duruşma salonuna sızabilmiş 50 şanssızdan biri oldum. Bu dönemin yüz kızartıcı davalarından biri Say’ınki. Aynen Ergenekon, Balyoz ve Odatv davaları gibi, niçin açıldığı belli olmayan, kamu vicdanını yaralayan, insana “pes” dedirten bir dava. Bunu normal bir ülkede kime anlatsanız inanmaz, ilgi toplamak için söyleniyor zanneder.
Twitter’da
Ömer Hayyam’a atfedilen sözler (milyonuncu kere basıldıktan sonra) insanlar
tarafından tweet ediliyor. Fazıl’da bunu takipçilerine yolluyor. Ve bu dizeleri
onlarca yıldır yayınlayan, tweet edenler
değil, Say, cımbızla çekilerek dava ediliyor. Hem de ne dava! Say, iddianameyi
ve karşı tarafı dinlerseniz, sanki Türkiye’deki tüm toplumsal gerilimin tek
sebebi!
Fazıl tabii ki
üzgün, yorgun. Sıkıntılı gözlerle çevresine
bakıyor ve “Kim bu adamlar, ne işim var
benim burda?” der gibi gözleri dalıp gidiyor.
Tabii bu absürd
davanın dialogları kimi zaman sıcak atışmalar eşliğinde geçiyor. “Şikayetçi”lerden biri “Gerekirse Fazıl Bey’e Allah’ın varlığını
ikna da ederiz; kanıtlarıyla ortada” deme cüretini göstererek, “laik” hukuk düzeninden ne kadar
uzaklaştığımızı tescil etmeye kalkışıyor. Salondan gelen tepkiler sonunda,
duruşmanın izleyicisiz yapılma taleplerini mahkeme red ediyor...
Ertesi gün
Ergenekon davası için Silivri’ye gittiğimizde nihayet cezaları (!) biten Özkan
ve Balbay’la uzaktan “kucaklaşabiliyoruz. İzleyicilerle aralarındaki mesafeyi
uzatmışlar! Ayrıca artık avukatlarıyla
belge alışverişi yapamıyorlar. Yayıncı Ali Özoğul, Özkan ve Balbay kadar şanslı
değil:
Bana yazıp avukatı ile iletmeyi
başardığı muktubunda durumunu şöyle özetliyor:
“Mahkema
başkanı ve üyeleri ile eskiden beri çok iyi tanıştıkları tanık kürsüsünde ifade
eden Bülent Orakoğlu isimli şahsiyete soru sormak için söz istedim diye
salondan zorla çıkartıldım. Sırf bu nedenle sonsuza kadar duruşmalara katılmam
yasaklandığı gibi birde, duruşma düzenini bozduğum gerekçesi ile Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç
duyurusunda bulundular.”
O davada sonra
neler mi oldu? Bir “gizli tanık” sesi
değiştirilerek salona kameralarda “antre”sini yaptı. Yemin etti! Adı, sanı,
sesi olmayan o yemin ne işe yarar diye bakakaldım. Bir de daha önce neler
söylediğini hatırlamadığı için, ifadesinin okunmasını istedi. Konuşan adamın
diliyle, okunan metin arasında uçurum vardı. En alakasız şekilde aşırı sağcı Ecevit
isimli bir zatın PKK-DHKPC ve güvenlik güçleri arasındaki zigzaglarını çelişkilerle
anlattı. Bu arada 2008 sonuna kadar temasta olduğu “Ecevit”i, kamera salonda
gezerken hemen tanıyıverdi (!) Fakat şansa bakın ki o da, 2007 den beri
tutukluymuş! Böylece senaryo tutmadı, yandaşlar “terörist teşhis edildi” manşetini patlatamadılar. Öğlen arasında
Tuncay’a sordum: “ bunların sizinle ne
ilişkisi var, ben mi anlayamadım,“link” nerede” dedim. Tuncay kahkahalarla
güldü: “Link filan yok. Saçmalık burda
zaten” dedi. Fesupanallah! Devran dönmeye devam ediyor...
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
