İşte lig böyledir! “Oh ne güzel! Galatasaray takıldı. Trabzonspor takıldı. Bursaspor takıldı. Ben kolay yolumda yürüyeyim. Farkı daha da açarım “ dersin, ama evdeki hesap çarşıya uymaz. Bir bakarsın en beklemediğin anda çelmeyi sen de yemişsin. Fenerbahçe, kafasında çeşitli rekor matematikleri ve galibiyet koleksiyonculuğu merakı içinde çıktığı maçta iki değil üç puan bile bırakabilirdi. Türkiye Ligi’nin bu sene her zamankinden daha çok herkesin herkesi yenebildiği veya çelmeleyebildiği bir er meydanı olduğu gerçeği, her geçen gün daha çok ortaya çıkıyor.
Sarı-lacivertliler, maça her zamanki gibi büyük seyirci desteği ile çıktı. Oyunun özellikle ilk 25-30 dakikasında Fenerbahçe, ayağa pas yapan, oyunu kendi kurgulayan, yönlendirici ve olumlu bir profil çiziyor görünse de maçın içine girdikçe çeşitli tıkanıklıklar su yüzüne çıktı. Sarı-lacivertliler, yerini bulmayan ayarsız doldur boşalt ortalarla, yerden sırtı kaleye dönük futbolculara denedikleri zararsız dikine paslarla, kendilerini oyuna hakim gösterip esasında kendi zamanlarını yediler.
İkinci yarının başında üst üste Stoch, Semih ve Emre’nin ayağından kaçan pozisyonlar, “Herhalde artık golün ucu göründü” dedirtse de daha sonra aynı amaçsız bal yapmayan arı baskısı, sarı-lacivertlilerin tıkanıklıklarını adım adım strese dönüştürdü. Dakikalar geçtikçe liderin galibiyete olan inancının kaybolduğu ve Samsunspor’un gittikçe daha yere sağlam basarak paniklemeden oynadığı bir maç izledik. Özellikle üst üste gelen kötü şutlar ve orta sahanın yaratıcılıktan yoksun baştan savma pasları ve Alex’in çok iyi bir gününde olmayışı, maçı adım adım beraberliğe taşıyan faktörlerdi.
Ama size bir itirafta bulunayım; Her ne kadar kalbim sıkıştıysa da ligin bu ağır stresini özlemişim. Bu futbol gerginliği yazın başından beri yaşadığımız diğer dramatik senaryolardan çok daha güzel. Sarı-lacivertlilerin elinde artık 27 maç üst üste yenilmeme rekoru ve bu hafta içinde Kara Kartal’a karşı geliştirmeye çalışacakları 12 maçlık deplasman galibiyet rekoru var. Bunlar da az şey değil, ama sarı-lacivertlilerin hızla bu istatistikleri unutup hem kendilerine hem seyircilerine daha çok zevk verecek sorumluluk alan bir yapıcı futbola dönmeleri şart.
25 Ekim 2011 Salı
Lig otoyol değil..
İşte lig böyledir! “Oh ne güzel! Galatasaray takıldı. Trabzonspor takıldı. Bursaspor takıldı. Ben kolay yolumda yürüyeyim. Farkı daha da açarım “ dersin, ama evdeki hesap çarşıya uymaz. Bir bakarsın en beklemediğin anda çelmeyi sen de yemişsin. Fenerbahçe, kafasında çeşitli rekor matematikleri ve galibiyet koleksiyonculuğu merakı içinde çıktığı maçta iki değil üç puan bile bırakabilirdi. Türkiye Ligi’nin bu sene her zamankinden daha çok herkesin herkesi yenebildiği veya çelmeleyebildiği bir er meydanı olduğu gerçeği, her geçen gün daha çok ortaya çıkıyor.
Sarı-lacivertliler, maça her zamanki gibi büyük seyirci desteği ile çıktı. Oyunun özellikle ilk 25-30 dakikasında Fenerbahçe, ayağa pas yapan, oyunu kendi kurgulayan, yönlendirici ve olumlu bir profil çiziyor görünse de maçın içine girdikçe çeşitli tıkanıklıklar su yüzüne çıktı. Sarı-lacivertliler, yerini bulmayan ayarsız doldur boşalt ortalarla, yerden sırtı kaleye dönük futbolculara denedikleri zararsız dikine paslarla, kendilerini oyuna hakim gösterip esasında kendi zamanlarını yediler.
İkinci yarının başında üst üste Stoch, Semih ve Emre’nin ayağından kaçan pozisyonlar, “Herhalde artık golün ucu göründü” dedirtse de daha sonra aynı amaçsız bal yapmayan arı baskısı, sarı-lacivertlilerin tıkanıklıklarını adım adım strese dönüştürdü. Dakikalar geçtikçe liderin galibiyete olan inancının kaybolduğu ve Samsunspor’un gittikçe daha yere sağlam basarak paniklemeden oynadığı bir maç izledik. Özellikle üst üste gelen kötü şutlar ve orta sahanın yaratıcılıktan yoksun baştan savma pasları ve Alex’in çok iyi bir gününde olmayışı, maçı adım adım beraberliğe taşıyan faktörlerdi.
Ama size bir itirafta bulunayım; Her ne kadar kalbim sıkıştıysa da ligin bu ağır stresini özlemişim. Bu futbol gerginliği yazın başından beri yaşadığımız diğer dramatik senaryolardan çok daha güzel. Sarı-lacivertlilerin elinde artık 27 maç üst üste yenilmeme rekoru ve bu hafta içinde Kara Kartal’a karşı geliştirmeye çalışacakları 12 maçlık deplasman galibiyet rekoru var. Bunlar da az şey değil, ama sarı-lacivertlilerin hızla bu istatistikleri unutup hem kendilerine hem seyircilerine daha çok zevk verecek sorumluluk alan bir yapıcı futbola dönmeleri şart.
Sarı-lacivertliler, maça her zamanki gibi büyük seyirci desteği ile çıktı. Oyunun özellikle ilk 25-30 dakikasında Fenerbahçe, ayağa pas yapan, oyunu kendi kurgulayan, yönlendirici ve olumlu bir profil çiziyor görünse de maçın içine girdikçe çeşitli tıkanıklıklar su yüzüne çıktı. Sarı-lacivertliler, yerini bulmayan ayarsız doldur boşalt ortalarla, yerden sırtı kaleye dönük futbolculara denedikleri zararsız dikine paslarla, kendilerini oyuna hakim gösterip esasında kendi zamanlarını yediler.
İkinci yarının başında üst üste Stoch, Semih ve Emre’nin ayağından kaçan pozisyonlar, “Herhalde artık golün ucu göründü” dedirtse de daha sonra aynı amaçsız bal yapmayan arı baskısı, sarı-lacivertlilerin tıkanıklıklarını adım adım strese dönüştürdü. Dakikalar geçtikçe liderin galibiyete olan inancının kaybolduğu ve Samsunspor’un gittikçe daha yere sağlam basarak paniklemeden oynadığı bir maç izledik. Özellikle üst üste gelen kötü şutlar ve orta sahanın yaratıcılıktan yoksun baştan savma pasları ve Alex’in çok iyi bir gününde olmayışı, maçı adım adım beraberliğe taşıyan faktörlerdi.
Ama size bir itirafta bulunayım; Her ne kadar kalbim sıkıştıysa da ligin bu ağır stresini özlemişim. Bu futbol gerginliği yazın başından beri yaşadığımız diğer dramatik senaryolardan çok daha güzel. Sarı-lacivertlilerin elinde artık 27 maç üst üste yenilmeme rekoru ve bu hafta içinde Kara Kartal’a karşı geliştirmeye çalışacakları 12 maçlık deplasman galibiyet rekoru var. Bunlar da az şey değil, ama sarı-lacivertlilerin hızla bu istatistikleri unutup hem kendilerine hem seyircilerine daha çok zevk verecek sorumluluk alan bir yapıcı futbola dönmeleri şart.
18 Ekim 2011 Salı
CHP ve “MUHALİF” KESİMLERİN ÖLÜMCÜL HATASI… / Bedri Baykam / 18 Ekim 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..
İnsan hatalarından ders alır. Bebeklikten başlar bu “bedel ödeyerek tecrübe edinme” süreci. “Evladım, bu ateş, elinle dokunma yanarsın” der anneler… Ama bebek elini yakmadan bu açıklamaya prim vermez. Hatayı üst üste 10 kere yaparsa, bir psikiyatra götürülür, soruna teşhis koyabilmek için…
Ne yazık ki Türk Solu, öğrendiği acılardan, edindiği tecrübelerden ders alamayan çocukların durumuna benziyor. Bir yandan solun ana partisi CHP, bir türlü tüm muhalif grupları çatısı altına toplamak için bir efor harcamaz, kendi gücüne (haksız yere) güvenip, “olsa da olur, olmasa da olur” havasındadır. Diğer yandan muhalif kanaat önderleri, demokratik kitle örgütleri, belki biraz da CHP’nin bu tavrı yüzünden, başka bir tuzağa düşerler:“Efendim biz burada hiçbir partiyi tutmuyoruz, hepsine eşit mesafedeyiz, şu anda bu konuda seçimimiz yok.”
İyi güzel de insan biraz düşünür… Şu anda Silivri’de suçsuz olduğunu söyleyen ve ikna edici kanıt yokluğunda gençliğinden, ailesinden, işinden koparılan aydın, sivil toplumcu, asker ve gazeteci dostlar, bu zaaflar nedeniyle, umutsuzluk içinde yüzerek, acılarını kalplerine gömüyorlar. “Dışarıdakiler” birbirleriyle didişip, şu durumda bile hala bölünmelerle kendi dirençlerini kırarken, onlar bir hücrede, Tuncay Özkan’ın “Hapiste yatacak olana öğütler” kitabında nefis sade bir dille anlattığı içler acısı deneyimlere maruz kalıyorlar. CHP ve muhalifler bu “nazlı-kaprisli” buluşmalarla yetindikçe, AKP daha çoook seçim kazanır ve masum kardeşlerimiz daha çoook içerde yatarlar!
Bu sütunlarda CHP’nin iktidara gelmesi için düşüncelerini masaya yatıran, öte yandan, bu yolda yapıldığına inandığı tüm hataları acımasızca eleştiren biriyim. CHP bugün belki bir tek DP döneminde üstlenmeye mecbur kalmış olduğu bir sorumluluğun altında. Cumhuriyeti kuran Partiye aşırı önem vermeliyiz çünkü alternatifi yok. Bu gerçek, CHP’yi doğru olduğuna inandığımız yola çekmek için ona yön göstermemize mani değil. Çünkü siyaset ve sandıkta somutlaşan sonuçlar, bir acımasızlık içinde yol alıp bir ülkeyi bazen dümdüz edecek sonuçlara ulaşırlar. AKP’ye karşı en sert muhalefeti yaptığına inanan insanlar, aslında güçlerini geniş bir ortak payda içinde dayanışmaya taşıyamazlarsa, bu gücü sandıkta AKP’yi mağlup edebilecek tek parti olan CHP’ye akıtamazlarsa, kendi kendilerini aldatmaktan başka bir şey yapmamış olacaklardır.
Şimdi kitle örgütlerinin içinde yüzdükleri traji-komik hatayı gözden geçirelim. “Her partiye eşit uzaklıktayız”… İyi, Hüseyin Ergün’ün daha geçen gün yeniden kurduğu SODEP’e de, yarın Parti kuracak olsam bana da, son seçimde hiçbir oy alamayan “iddialı” (!) DSP’ye de aynı uzaklıkta olun… Böylece CHP’nin AKP’yi bir gün alt etme şansı toptan ortadan kalksın ve siz rahat uyuyun. Silivri’de yaşam kavgası veren aydınlarımız da oralarda yaşlansın gitsin, öyle mi? Sorarlar insana, dün iyi niyetlerle kurulan ÖDP, Yaşar Nuri Öztürk’ün, Vural Savaş’ın, Yekta Güngör Özden’in, Metin Akpınar’ın, adını hatırlamadığımız alevi işadamlarının partileri ne oldu? Onlara da eşit uzaklıktaydınız değil mi? Nereye kadar? Bu sorumsuzluk ülkeyi yok edecek! Türk solunun artık adının yanında “Parti Başkanı” sıfatı görmekten başka hedefi olamayacak egosantriklerden uzaklaşması lazımdır.
Neden mi bunları şimdi gözler önüne seriyorum? Çünkü daha geçen gün, bu sağlıksız düşüncenin hortladığı bir ortamda bulundum ve hala bu bilinçsizlikte olan bazı dostlarımıza şaşırdım. Geçmişte de onca seçim mağlubiyetine neden olan bu hesaplaşmalar, bugün artık Cumhuriyeti bitirebilecek bir veba. Mühim olan bu hastalıkları tedavi edip, seçimler kapıya dayanmadan köprüleri inşa edebilmektir. Solun tek adresi CHP’dir. CHP bugün yanlış yollara sapmışsa, bunun mücadelesi yine yalnız CHP’de verilir. Türkiye bu sözde alternatiflerle zaman kaybederek, demokrasisini gömme noktasına gelmiştir: Bugüne kadar siyasete girmemişlerin, sendikaların tek adresi CHP olabilir. İP, DSP veya Türkiye Komünist Partisi bile kendi programlarını takip edip, seçimlerde açıkça CHP’ye destek vermelidirler. CHP ise, kendi tarihini, dinlemeye, muhaliflere çağrı yapıp onlarla el ele vermeye, bahanelerin arkasına sığınmadan, acilen hazırlanan yeni demokratik tüzükleri ciddiye almaya, AKP’nin Aydınlanmanın tüm kalelerine savaş açtığını görmeye mecburdur. Bu dayanışma acilen başarılamazsa, Türk solu son nefesini verme noktasına kadar gerileyecektir!
Ne yazık ki Türk Solu, öğrendiği acılardan, edindiği tecrübelerden ders alamayan çocukların durumuna benziyor. Bir yandan solun ana partisi CHP, bir türlü tüm muhalif grupları çatısı altına toplamak için bir efor harcamaz, kendi gücüne (haksız yere) güvenip, “olsa da olur, olmasa da olur” havasındadır. Diğer yandan muhalif kanaat önderleri, demokratik kitle örgütleri, belki biraz da CHP’nin bu tavrı yüzünden, başka bir tuzağa düşerler:“Efendim biz burada hiçbir partiyi tutmuyoruz, hepsine eşit mesafedeyiz, şu anda bu konuda seçimimiz yok.”
İyi güzel de insan biraz düşünür… Şu anda Silivri’de suçsuz olduğunu söyleyen ve ikna edici kanıt yokluğunda gençliğinden, ailesinden, işinden koparılan aydın, sivil toplumcu, asker ve gazeteci dostlar, bu zaaflar nedeniyle, umutsuzluk içinde yüzerek, acılarını kalplerine gömüyorlar. “Dışarıdakiler” birbirleriyle didişip, şu durumda bile hala bölünmelerle kendi dirençlerini kırarken, onlar bir hücrede, Tuncay Özkan’ın “Hapiste yatacak olana öğütler” kitabında nefis sade bir dille anlattığı içler acısı deneyimlere maruz kalıyorlar. CHP ve muhalifler bu “nazlı-kaprisli” buluşmalarla yetindikçe, AKP daha çoook seçim kazanır ve masum kardeşlerimiz daha çoook içerde yatarlar!
Bu sütunlarda CHP’nin iktidara gelmesi için düşüncelerini masaya yatıran, öte yandan, bu yolda yapıldığına inandığı tüm hataları acımasızca eleştiren biriyim. CHP bugün belki bir tek DP döneminde üstlenmeye mecbur kalmış olduğu bir sorumluluğun altında. Cumhuriyeti kuran Partiye aşırı önem vermeliyiz çünkü alternatifi yok. Bu gerçek, CHP’yi doğru olduğuna inandığımız yola çekmek için ona yön göstermemize mani değil. Çünkü siyaset ve sandıkta somutlaşan sonuçlar, bir acımasızlık içinde yol alıp bir ülkeyi bazen dümdüz edecek sonuçlara ulaşırlar. AKP’ye karşı en sert muhalefeti yaptığına inanan insanlar, aslında güçlerini geniş bir ortak payda içinde dayanışmaya taşıyamazlarsa, bu gücü sandıkta AKP’yi mağlup edebilecek tek parti olan CHP’ye akıtamazlarsa, kendi kendilerini aldatmaktan başka bir şey yapmamış olacaklardır.
Şimdi kitle örgütlerinin içinde yüzdükleri traji-komik hatayı gözden geçirelim. “Her partiye eşit uzaklıktayız”… İyi, Hüseyin Ergün’ün daha geçen gün yeniden kurduğu SODEP’e de, yarın Parti kuracak olsam bana da, son seçimde hiçbir oy alamayan “iddialı” (!) DSP’ye de aynı uzaklıkta olun… Böylece CHP’nin AKP’yi bir gün alt etme şansı toptan ortadan kalksın ve siz rahat uyuyun. Silivri’de yaşam kavgası veren aydınlarımız da oralarda yaşlansın gitsin, öyle mi? Sorarlar insana, dün iyi niyetlerle kurulan ÖDP, Yaşar Nuri Öztürk’ün, Vural Savaş’ın, Yekta Güngör Özden’in, Metin Akpınar’ın, adını hatırlamadığımız alevi işadamlarının partileri ne oldu? Onlara da eşit uzaklıktaydınız değil mi? Nereye kadar? Bu sorumsuzluk ülkeyi yok edecek! Türk solunun artık adının yanında “Parti Başkanı” sıfatı görmekten başka hedefi olamayacak egosantriklerden uzaklaşması lazımdır.
Neden mi bunları şimdi gözler önüne seriyorum? Çünkü daha geçen gün, bu sağlıksız düşüncenin hortladığı bir ortamda bulundum ve hala bu bilinçsizlikte olan bazı dostlarımıza şaşırdım. Geçmişte de onca seçim mağlubiyetine neden olan bu hesaplaşmalar, bugün artık Cumhuriyeti bitirebilecek bir veba. Mühim olan bu hastalıkları tedavi edip, seçimler kapıya dayanmadan köprüleri inşa edebilmektir. Solun tek adresi CHP’dir. CHP bugün yanlış yollara sapmışsa, bunun mücadelesi yine yalnız CHP’de verilir. Türkiye bu sözde alternatiflerle zaman kaybederek, demokrasisini gömme noktasına gelmiştir: Bugüne kadar siyasete girmemişlerin, sendikaların tek adresi CHP olabilir. İP, DSP veya Türkiye Komünist Partisi bile kendi programlarını takip edip, seçimlerde açıkça CHP’ye destek vermelidirler. CHP ise, kendi tarihini, dinlemeye, muhaliflere çağrı yapıp onlarla el ele vermeye, bahanelerin arkasına sığınmadan, acilen hazırlanan yeni demokratik tüzükleri ciddiye almaya, AKP’nin Aydınlanmanın tüm kalelerine savaş açtığını görmeye mecburdur. Bu dayanışma acilen başarılamazsa, Türk solu son nefesini verme noktasına kadar gerileyecektir!
CHP ve “MUHALİF” KESİMLERİN ÖLÜMCÜL HATASI… / Bedri Baykam / 18 Ekim 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..
İnsan hatalarından ders alır. Bebeklikten başlar bu “bedel ödeyerek tecrübe edinme” süreci. “Evladım, bu ateş, elinle dokunma yanarsın” der anneler… Ama bebek elini yakmadan bu açıklamaya prim vermez. Hatayı üst üste 10 kere yaparsa, bir psikiyatra götürülür, soruna teşhis koyabilmek için…
Ne yazık ki Türk Solu, öğrendiği acılardan, edindiği tecrübelerden ders alamayan çocukların durumuna benziyor. Bir yandan solun ana partisi CHP, bir türlü tüm muhalif grupları çatısı altına toplamak için bir efor harcamaz, kendi gücüne (haksız yere) güvenip, “olsa da olur, olmasa da olur” havasındadır. Diğer yandan muhalif kanaat önderleri, demokratik kitle örgütleri, belki biraz da CHP’nin bu tavrı yüzünden, başka bir tuzağa düşerler:“Efendim biz burada hiçbir partiyi tutmuyoruz, hepsine eşit mesafedeyiz, şu anda bu konuda seçimimiz yok.”
İyi güzel de insan biraz düşünür… Şu anda Silivri’de suçsuz olduğunu söyleyen ve ikna edici kanıt yokluğunda gençliğinden, ailesinden, işinden koparılan aydın, sivil toplumcu, asker ve gazeteci dostlar, bu zaaflar nedeniyle, umutsuzluk içinde yüzerek, acılarını kalplerine gömüyorlar. “Dışarıdakiler” birbirleriyle didişip, şu durumda bile hala bölünmelerle kendi dirençlerini kırarken, onlar bir hücrede, Tuncay Özkan’ın “Hapiste yatacak olana öğütler” kitabında nefis sade bir dille anlattığı içler acısı deneyimlere maruz kalıyorlar. CHP ve muhalifler bu “nazlı-kaprisli” buluşmalarla yetindikçe, AKP daha çoook seçim kazanır ve masum kardeşlerimiz daha çoook içerde yatarlar!
Bu sütunlarda CHP’nin iktidara gelmesi için düşüncelerini masaya yatıran, öte yandan, bu yolda yapıldığına inandığı tüm hataları acımasızca eleştiren biriyim. CHP bugün belki bir tek DP döneminde üstlenmeye mecbur kalmış olduğu bir sorumluluğun altında. Cumhuriyeti kuran Partiye aşırı önem vermeliyiz çünkü alternatifi yok. Bu gerçek, CHP’yi doğru olduğuna inandığımız yola çekmek için ona yön göstermemize mani değil. Çünkü siyaset ve sandıkta somutlaşan sonuçlar, bir acımasızlık içinde yol alıp bir ülkeyi bazen dümdüz edecek sonuçlara ulaşırlar. AKP’ye karşı en sert muhalefeti yaptığına inanan insanlar, aslında güçlerini geniş bir ortak payda içinde dayanışmaya taşıyamazlarsa, bu gücü sandıkta AKP’yi mağlup edebilecek tek parti olan CHP’ye akıtamazlarsa, kendi kendilerini aldatmaktan başka bir şey yapmamış olacaklardır.
Şimdi kitle örgütlerinin içinde yüzdükleri traji-komik hatayı gözden geçirelim. “Her partiye eşit uzaklıktayız”… İyi, Hüseyin Ergün’ün daha geçen gün yeniden kurduğu SODEP’e de, yarın Parti kuracak olsam bana da, son seçimde hiçbir oy alamayan “iddialı” (!) DSP’ye de aynı uzaklıkta olun… Böylece CHP’nin AKP’yi bir gün alt etme şansı toptan ortadan kalksın ve siz rahat uyuyun. Silivri’de yaşam kavgası veren aydınlarımız da oralarda yaşlansın gitsin, öyle mi? Sorarlar insana, dün iyi niyetlerle kurulan ÖDP, Yaşar Nuri Öztürk’ün, Vural Savaş’ın, Yekta Güngör Özden’in, Metin Akpınar’ın, adını hatırlamadığımız alevi işadamlarının partileri ne oldu? Onlara da eşit uzaklıktaydınız değil mi? Nereye kadar? Bu sorumsuzluk ülkeyi yok edecek! Türk solunun artık adının yanında “Parti Başkanı” sıfatı görmekten başka hedefi olamayacak egosantriklerden uzaklaşması lazımdır.
Neden mi bunları şimdi gözler önüne seriyorum? Çünkü daha geçen gün, bu sağlıksız düşüncenin hortladığı bir ortamda bulundum ve hala bu bilinçsizlikte olan bazı dostlarımıza şaşırdım. Geçmişte de onca seçim mağlubiyetine neden olan bu hesaplaşmalar, bugün artık Cumhuriyeti bitirebilecek bir veba. Mühim olan bu hastalıkları tedavi edip, seçimler kapıya dayanmadan köprüleri inşa edebilmektir. Solun tek adresi CHP’dir. CHP bugün yanlış yollara sapmışsa, bunun mücadelesi yine yalnız CHP’de verilir. Türkiye bu sözde alternatiflerle zaman kaybederek, demokrasisini gömme noktasına gelmiştir: Bugüne kadar siyasete girmemişlerin, sendikaların tek adresi CHP olabilir. İP, DSP veya Türkiye Komünist Partisi bile kendi programlarını takip edip, seçimlerde açıkça CHP’ye destek vermelidirler. CHP ise, kendi tarihini, dinlemeye, muhaliflere çağrı yapıp onlarla el ele vermeye, bahanelerin arkasına sığınmadan, acilen hazırlanan yeni demokratik tüzükleri ciddiye almaya, AKP’nin Aydınlanmanın tüm kalelerine savaş açtığını görmeye mecburdur. Bu dayanışma acilen başarılamazsa, Türk solu son nefesini verme noktasına kadar gerileyecektir!
Ne yazık ki Türk Solu, öğrendiği acılardan, edindiği tecrübelerden ders alamayan çocukların durumuna benziyor. Bir yandan solun ana partisi CHP, bir türlü tüm muhalif grupları çatısı altına toplamak için bir efor harcamaz, kendi gücüne (haksız yere) güvenip, “olsa da olur, olmasa da olur” havasındadır. Diğer yandan muhalif kanaat önderleri, demokratik kitle örgütleri, belki biraz da CHP’nin bu tavrı yüzünden, başka bir tuzağa düşerler:“Efendim biz burada hiçbir partiyi tutmuyoruz, hepsine eşit mesafedeyiz, şu anda bu konuda seçimimiz yok.”
İyi güzel de insan biraz düşünür… Şu anda Silivri’de suçsuz olduğunu söyleyen ve ikna edici kanıt yokluğunda gençliğinden, ailesinden, işinden koparılan aydın, sivil toplumcu, asker ve gazeteci dostlar, bu zaaflar nedeniyle, umutsuzluk içinde yüzerek, acılarını kalplerine gömüyorlar. “Dışarıdakiler” birbirleriyle didişip, şu durumda bile hala bölünmelerle kendi dirençlerini kırarken, onlar bir hücrede, Tuncay Özkan’ın “Hapiste yatacak olana öğütler” kitabında nefis sade bir dille anlattığı içler acısı deneyimlere maruz kalıyorlar. CHP ve muhalifler bu “nazlı-kaprisli” buluşmalarla yetindikçe, AKP daha çoook seçim kazanır ve masum kardeşlerimiz daha çoook içerde yatarlar!
Bu sütunlarda CHP’nin iktidara gelmesi için düşüncelerini masaya yatıran, öte yandan, bu yolda yapıldığına inandığı tüm hataları acımasızca eleştiren biriyim. CHP bugün belki bir tek DP döneminde üstlenmeye mecbur kalmış olduğu bir sorumluluğun altında. Cumhuriyeti kuran Partiye aşırı önem vermeliyiz çünkü alternatifi yok. Bu gerçek, CHP’yi doğru olduğuna inandığımız yola çekmek için ona yön göstermemize mani değil. Çünkü siyaset ve sandıkta somutlaşan sonuçlar, bir acımasızlık içinde yol alıp bir ülkeyi bazen dümdüz edecek sonuçlara ulaşırlar. AKP’ye karşı en sert muhalefeti yaptığına inanan insanlar, aslında güçlerini geniş bir ortak payda içinde dayanışmaya taşıyamazlarsa, bu gücü sandıkta AKP’yi mağlup edebilecek tek parti olan CHP’ye akıtamazlarsa, kendi kendilerini aldatmaktan başka bir şey yapmamış olacaklardır.
Şimdi kitle örgütlerinin içinde yüzdükleri traji-komik hatayı gözden geçirelim. “Her partiye eşit uzaklıktayız”… İyi, Hüseyin Ergün’ün daha geçen gün yeniden kurduğu SODEP’e de, yarın Parti kuracak olsam bana da, son seçimde hiçbir oy alamayan “iddialı” (!) DSP’ye de aynı uzaklıkta olun… Böylece CHP’nin AKP’yi bir gün alt etme şansı toptan ortadan kalksın ve siz rahat uyuyun. Silivri’de yaşam kavgası veren aydınlarımız da oralarda yaşlansın gitsin, öyle mi? Sorarlar insana, dün iyi niyetlerle kurulan ÖDP, Yaşar Nuri Öztürk’ün, Vural Savaş’ın, Yekta Güngör Özden’in, Metin Akpınar’ın, adını hatırlamadığımız alevi işadamlarının partileri ne oldu? Onlara da eşit uzaklıktaydınız değil mi? Nereye kadar? Bu sorumsuzluk ülkeyi yok edecek! Türk solunun artık adının yanında “Parti Başkanı” sıfatı görmekten başka hedefi olamayacak egosantriklerden uzaklaşması lazımdır.
Neden mi bunları şimdi gözler önüne seriyorum? Çünkü daha geçen gün, bu sağlıksız düşüncenin hortladığı bir ortamda bulundum ve hala bu bilinçsizlikte olan bazı dostlarımıza şaşırdım. Geçmişte de onca seçim mağlubiyetine neden olan bu hesaplaşmalar, bugün artık Cumhuriyeti bitirebilecek bir veba. Mühim olan bu hastalıkları tedavi edip, seçimler kapıya dayanmadan köprüleri inşa edebilmektir. Solun tek adresi CHP’dir. CHP bugün yanlış yollara sapmışsa, bunun mücadelesi yine yalnız CHP’de verilir. Türkiye bu sözde alternatiflerle zaman kaybederek, demokrasisini gömme noktasına gelmiştir: Bugüne kadar siyasete girmemişlerin, sendikaların tek adresi CHP olabilir. İP, DSP veya Türkiye Komünist Partisi bile kendi programlarını takip edip, seçimlerde açıkça CHP’ye destek vermelidirler. CHP ise, kendi tarihini, dinlemeye, muhaliflere çağrı yapıp onlarla el ele vermeye, bahanelerin arkasına sığınmadan, acilen hazırlanan yeni demokratik tüzükleri ciddiye almaya, AKP’nin Aydınlanmanın tüm kalelerine savaş açtığını görmeye mecburdur. Bu dayanışma acilen başarılamazsa, Türk solu son nefesini verme noktasına kadar gerileyecektir!
14 Ekim 2011 Cuma
Bedri Baykam 20-23 Ekim 2011 Tarihleri Arasında Paris Show Off Fuarı’nda
Bedri Baykam 20-23 Ekim 2011 Tarihleri Arasında
Paris Show Off Fuarı’nda, Piramid Sanat Standında (C4)
Her yıl daha fazla sanatseveri bir araya getiren ve bu yıl 6.’sı düzenlenen FIAC’ın bir uzantısı olan Show Off Fuarı, Paris’in artık gelenekselleşen çağdaş sanat haftasında, 20-23 Ekim 2011 Tarihleri arasında sanat-severlere kapılarını açacak.
Aynı günlerde yapılan FIAC fuarıyla eşzamanlı gerçekleştirilen Show-Off’da uluslararası birçok galerinin, birbirinden iddialı sanatçılarının kişisel sergileri yer alacak. Piramid Sanat standında,
Bedri Baykam’ın 2007 Yılından bu yana ürettiği, Monaco, İstanbul, Paris, Londra, Berlin, Kaliforniya, Şangay başta olmak üzere, dünyanın birçok yerinde sergilenen 4 Boyutlu (4D) işleri C4 standında izleyicilerle buluşacak.
Baykam’ın 2010 Yılında Paris’in Pinacotheque Müzesi’nde “Edvard Munch’a Saygı” ismi ile sergilenen 4D işlerinden birkaçı da fuarda görülebilecek. Aynı zamanda geçtiğimiz Mayıs ayında ünlü Roland-Garros stadının içinde yer alan Fransa Tenis Federasyonu Müzesi’nde açılan, yine sanatçının 4D işlerinden oluşan “Bedri Baykam’ın Hayali Roland Garros Müzesi” isimli sergi de Mart ayına kadar sürüyor…
Adres: Port Des Champ Elyseés, Paris
Bilgi İçin:
Ceyda Akın: 0033 6 77 64 86 69
Lir Tan: 0033 6 14 91 64 27
Tuba Kurtulmuş: 0212 297 3120
bedri.baykam@gmail.com
Bedri Baykam 20-23 Ekim 2011 Tarihleri Arasında Paris Show Off Fuarı’nda
Bedri Baykam 20-23 Ekim 2011 Tarihleri Arasında
Paris Show Off Fuarı’nda, Piramid Sanat Standında (C4)
Her yıl daha fazla sanatseveri bir araya getiren ve bu yıl 6.’sı düzenlenen FIAC’ın bir uzantısı olan Show Off Fuarı, Paris’in artık gelenekselleşen çağdaş sanat haftasında, 20-23 Ekim 2011 Tarihleri arasında sanat-severlere kapılarını açacak.
Aynı günlerde yapılan FIAC fuarıyla eşzamanlı gerçekleştirilen Show-Off’da uluslararası birçok galerinin, birbirinden iddialı sanatçılarının kişisel sergileri yer alacak. Piramid Sanat standında,
Bedri Baykam’ın 2007 Yılından bu yana ürettiği, Monaco, İstanbul, Paris, Londra, Berlin, Kaliforniya, Şangay başta olmak üzere, dünyanın birçok yerinde sergilenen 4 Boyutlu (4D) işleri C4 standında izleyicilerle buluşacak.
Baykam’ın 2010 Yılında Paris’in Pinacotheque Müzesi’nde “Edvard Munch’a Saygı” ismi ile sergilenen 4D işlerinden birkaçı da fuarda görülebilecek. Aynı zamanda geçtiğimiz Mayıs ayında ünlü Roland-Garros stadının içinde yer alan Fransa Tenis Federasyonu Müzesi’nde açılan, yine sanatçının 4D işlerinden oluşan “Bedri Baykam’ın Hayali Roland Garros Müzesi” isimli sergi de Mart ayına kadar sürüyor…
Adres: Port Des Champ Elyseés, Paris
Bilgi İçin:
Ceyda Akın: 0033 6 77 64 86 69
Lir Tan: 0033 6 14 91 64 27
Tuba Kurtulmuş: 0212 297 3120
bedri.baykam@gmail.com
12 Ekim 2011 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

