9 Ağustos 2011 Salı

HER SİVİLLEŞMENİN NEDEN DEMOKRASİ OLMADIĞINA DAİR... / Bedri Baykam / 9 Agustos 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..



            Yandaş basın geçen hafta YAŞ’ta Erdoğan ortada yalnız oturdu diye mest oldu, “işte ileri demokrasi!” diye tempo tutmaya başladı! “Mevzi terketme” olarak eleştirdiğim istifaların bu tanımlamama ne kadar denk düştüğü de kanıtlandı: Yandaş basın “artık yeni düzen hep böyle” diye bu oturma düzeninin kalıcı olduğunu dosta düşmana müjdeledi! Aslında tek konu ortada o anda resmi olarak bir Genelkurmay Başkanı olmamasından kaynaklanıyordu. Ordunun o toplantıya has bir nezaketle yaptığı bu alçakgönüllü jest, malum kadro tarafından sanki Anayasa değişmiş gibi zafer çığlıklarıyla değerlendirildi. TSK (ve utanmasalar Atatürk dönemi) hakkında devri-sabık yapma meraklıları, bu densizlik içinde değerlendirmeler yaparken, ordu içinden henüz biri çıkıp bu durumu izah etmeye kalkışmadı. Doğu Perinçek ise Silivri’den verdiği tarihi demokratik mücadelede, aynı istifaları, “hukuka aykırı tutuklamalar, terfilere yasadışı müdahaleler, TSK’nın bir suç örgütü olarak vatandaşlarına sunulması” üzerinden hükümete karşı ortaya konan bir “iddianame” olarak kabul ettiğini açıkladı. Her ne kadar Koşaner’in kızgın metninin içeriği böyle okunabilse de, aslında fiili olarak ortaya, protestodan daha ağır bir ”teslim bayrağı” bırakılmıştır.
             Herkesin kendini herkesten daha demokrat olduğunu kanıtlama yarışında bulduğu şu günlerde, demokrasinin ne olduğunu  pek hatırlayan yok. “Kuvvetler ayrılığı” çerçevesinde, Yasama, Yürütme ve Yargının gerçek bağımsızlığı dışında, sivil toplum, ordu ve basının da yürütme erkinin baskısı altında toptan yok olmadıkları özgür düzenin adıdır demokrasi. Sözde seveni çok, uygulayanı yoktur. Henüz demokrasiyi kendi içinde uygulamayı göze alamayan partilerden CHP, AKP’nin bir çok uygulamasından şikayet ederken, ordu konusunda neredeyse iktidarla aynı noktaya taşınmıştır. Ana soru şudur: Akıl almaz uygulamalarını Ergenekon ve Balyoz’da gördüğümüz polis gibi, TSK da, hükümetin direkt bir yan kolu olursa mı demokrasi güçlenecektir?
            Hükümetin soruşturma gizliliği ihlallerine gözünü yumduğundan yakınan CHP MYK üyesi Emine Ülker Tarhan, adalette  yaşanan tutarsızlıkları dile getiriyor: “Baskıcı yönetim, kendi iktidarlarını güçlendirmek için yapılandırılan bazı soruşturmalardaki hukuksuzlukların mimarı olan savcılara yönelik yüzlerce şikâyeti dikkate aldırmamayı başarırken, kendisini zora sokacak bir soruşturmada nasıl da aceleci davranarak olağanüstü yetkilerle donattığı HSYK ve müfettişleri eliyle yargı sürecine ağır bir müdahale hazırlığında bulunduğu kamuoyunca ibretle izlenmektedir.” İleri demokrat AKP döneminde yumurta atan gençler, eğitimde harçların indirilmesini isteyen üniversiteliler yıllarca hapislerde çürüme tehlikesiyle boğuşurken, Erzurum’da Ramazanda sigara içen bir hanıma saldıranlar, sanatçı bıçaklayanlar veya sanatseverlere meydan dayağı çekenlere yönelik, bu hükümetin hiçbir hatırlanacak demeci veya yaptırımı yoktur. Hatta bu sessizliğin, tam tersine “çağdaş yaşam” düşmanlarını yüreklendirdiği bile söylenebilir.
           Son yirmi yılda son derece kötü bir sınav veren Türk basınında ise, tek mutlu “uyanma”lardan biri kısa süre önce gerçekleşmiş, Can Dündar bile NTV’de yaşanan kıyımlardan sonra “süngü gitti, cop geldi diye sevinmemiz bekleniyor” diyerek yanılgının boyutunu ortaya koymuştur. Bu saydığımız örneklerden görülebileceği gibi, Türkiye’de özetle demokrasi ve “sivillik” arasındaki ilişkiler tamamen yanlış algılanmıştır. Bir ülkede yönetimin tamamen sivilleşmesi, o ülkeye demokrasinin geldiği anlamını taşımaz. Bu somut  ve acı gerçeği taçlandıran son “sahte şahit” vakası, geçen hafta yaşandı. Cumhuriyet’e atılan bombalar konusunda sanık olan Bedirhan Şinal, “Bana atmam için bombayı polisler verdi, Emniyet beni kullandı, bu davanın sanıklarının burada olmasının nedeni, Türkiye Cumhuriyeti Emniyeti içinde örgütlenmiş çetenin üretimidir, bu örgüt yarattıkları Ergenekon’un 50 kat gücündedir, burada yargılanması gerekenler, bu komployu tezgahlayanlardır” diyerek yaşadığımız abartılı traji-komik tuzakların yadsınamaz bir belgesini tarihimize hediye etmiştir. Bu tarihi kimlerin harıl harıl gerçeklerin üstüne hikaye yazarak değiştirdiği ortadadır. Ama kimin nasıl bu açık tahrifatlara ve hukuksuzluklara dur diyeceği ise geleceğin en çok merak ettiği sorudur. Hiçbir rejim, arkasında bu kadar ödenmemiş faturayla varlığını sonsuza dek sürdürememiştir.  

HER SİVİLLEŞMENİN NEDEN DEMOKRASİ OLMADIĞINA DAİR... / Bedri Baykam / 9 Agustos 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..



            Yandaş basın geçen hafta YAŞ’ta Erdoğan ortada yalnız oturdu diye mest oldu, “işte ileri demokrasi!” diye tempo tutmaya başladı! “Mevzi terketme” olarak eleştirdiğim istifaların bu tanımlamama ne kadar denk düştüğü de kanıtlandı: Yandaş basın “artık yeni düzen hep böyle” diye bu oturma düzeninin kalıcı olduğunu dosta düşmana müjdeledi! Aslında tek konu ortada o anda resmi olarak bir Genelkurmay Başkanı olmamasından kaynaklanıyordu. Ordunun o toplantıya has bir nezaketle yaptığı bu alçakgönüllü jest, malum kadro tarafından sanki Anayasa değişmiş gibi zafer çığlıklarıyla değerlendirildi. TSK (ve utanmasalar Atatürk dönemi) hakkında devri-sabık yapma meraklıları, bu densizlik içinde değerlendirmeler yaparken, ordu içinden henüz biri çıkıp bu durumu izah etmeye kalkışmadı. Doğu Perinçek ise Silivri’den verdiği tarihi demokratik mücadelede, aynı istifaları, “hukuka aykırı tutuklamalar, terfilere yasadışı müdahaleler, TSK’nın bir suç örgütü olarak vatandaşlarına sunulması” üzerinden hükümete karşı ortaya konan bir “iddianame” olarak kabul ettiğini açıkladı. Her ne kadar Koşaner’in kızgın metninin içeriği böyle okunabilse de, aslında fiili olarak ortaya, protestodan daha ağır bir ”teslim bayrağı” bırakılmıştır.
             Herkesin kendini herkesten daha demokrat olduğunu kanıtlama yarışında bulduğu şu günlerde, demokrasinin ne olduğunu  pek hatırlayan yok. “Kuvvetler ayrılığı” çerçevesinde, Yasama, Yürütme ve Yargının gerçek bağımsızlığı dışında, sivil toplum, ordu ve basının da yürütme erkinin baskısı altında toptan yok olmadıkları özgür düzenin adıdır demokrasi. Sözde seveni çok, uygulayanı yoktur. Henüz demokrasiyi kendi içinde uygulamayı göze alamayan partilerden CHP, AKP’nin bir çok uygulamasından şikayet ederken, ordu konusunda neredeyse iktidarla aynı noktaya taşınmıştır. Ana soru şudur: Akıl almaz uygulamalarını Ergenekon ve Balyoz’da gördüğümüz polis gibi, TSK da, hükümetin direkt bir yan kolu olursa mı demokrasi güçlenecektir?
            Hükümetin soruşturma gizliliği ihlallerine gözünü yumduğundan yakınan CHP MYK üyesi Emine Ülker Tarhan, adalette  yaşanan tutarsızlıkları dile getiriyor: “Baskıcı yönetim, kendi iktidarlarını güçlendirmek için yapılandırılan bazı soruşturmalardaki hukuksuzlukların mimarı olan savcılara yönelik yüzlerce şikâyeti dikkate aldırmamayı başarırken, kendisini zora sokacak bir soruşturmada nasıl da aceleci davranarak olağanüstü yetkilerle donattığı HSYK ve müfettişleri eliyle yargı sürecine ağır bir müdahale hazırlığında bulunduğu kamuoyunca ibretle izlenmektedir.” İleri demokrat AKP döneminde yumurta atan gençler, eğitimde harçların indirilmesini isteyen üniversiteliler yıllarca hapislerde çürüme tehlikesiyle boğuşurken, Erzurum’da Ramazanda sigara içen bir hanıma saldıranlar, sanatçı bıçaklayanlar veya sanatseverlere meydan dayağı çekenlere yönelik, bu hükümetin hiçbir hatırlanacak demeci veya yaptırımı yoktur. Hatta bu sessizliğin, tam tersine “çağdaş yaşam” düşmanlarını yüreklendirdiği bile söylenebilir.
           Son yirmi yılda son derece kötü bir sınav veren Türk basınında ise, tek mutlu “uyanma”lardan biri kısa süre önce gerçekleşmiş, Can Dündar bile NTV’de yaşanan kıyımlardan sonra “süngü gitti, cop geldi diye sevinmemiz bekleniyor” diyerek yanılgının boyutunu ortaya koymuştur. Bu saydığımız örneklerden görülebileceği gibi, Türkiye’de özetle demokrasi ve “sivillik” arasındaki ilişkiler tamamen yanlış algılanmıştır. Bir ülkede yönetimin tamamen sivilleşmesi, o ülkeye demokrasinin geldiği anlamını taşımaz. Bu somut  ve acı gerçeği taçlandıran son “sahte şahit” vakası, geçen hafta yaşandı. Cumhuriyet’e atılan bombalar konusunda sanık olan Bedirhan Şinal, “Bana atmam için bombayı polisler verdi, Emniyet beni kullandı, bu davanın sanıklarının burada olmasının nedeni, Türkiye Cumhuriyeti Emniyeti içinde örgütlenmiş çetenin üretimidir, bu örgüt yarattıkları Ergenekon’un 50 kat gücündedir, burada yargılanması gerekenler, bu komployu tezgahlayanlardır” diyerek yaşadığımız abartılı traji-komik tuzakların yadsınamaz bir belgesini tarihimize hediye etmiştir. Bu tarihi kimlerin harıl harıl gerçeklerin üstüne hikaye yazarak değiştirdiği ortadadır. Ama kimin nasıl bu açık tahrifatlara ve hukuksuzluklara dur diyeceği ise geleceğin en çok merak ettiği sorudur. Hiçbir rejim, arkasında bu kadar ödenmemiş faturayla varlığını sonsuza dek sürdürememiştir.  

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Fenerbahçemiz bunları da aşar.. / Bedri Baykam


      
          3 Temmuz’dan beri Fenerbahçemizin yaşadıkları, gerçekten her birimizi kalpten yaraladı. Her kafadan bir ses çıkıyor. Ne kadar çok Fener düşmanı olduğunu biliyorduk. Ama bir de ne kadar içinde savcılık ihtirası kalmış gazeteci varmış, onu öğrendik.
         Malum şekilde deprem gibi patlayan iddiaların ardından önce sözde “gizlilik” esası ile yürütülen bir davada, birden sihirli eller Fenerbahçe aleyhine olduğu söylenen her “delil”i gazetecilere pas ettiler. Gazeteler ise, ise hiçbir rezerv koymadan bu iddiaları açarak, manşetlere taşıyarak, kapaktan, iddiaları sorgulama zahmetine bile girmeden yayınladılar. İşin traji-komik yönü, iddiaları basına pas eden polislerin “bu deliller kesin doğru “diye bir de mahkeme adına yargı getirir gibi anlaşılamayan bir özgüvenle davranmalarıydı. Delillerin doğruluğuna ve kesinliğine polisler karar veriyorsa, o zaman yargı ne görev yapıyor sorusu belirdi akıllarda…
        Yaşanan medya linçi ve yargısız infazlar esef verici şekilde medya-siyaset-spor tarihimize geçti.
        İşin gerçeği şu ki, bu olayı dışarıdan izleyen bizler gibi her insan için şu anda bu davanın içerdiği iddiaların doğruluğu veya yanlışlığı hakkında fikir yürütmek imkansız. Önce ortaya var olan delillere dayanan bir iddianame çıkar. Ardından savunma hakkı kutsal olduğuna göre, şüphelilerin bu iddialara  olan yanıtı hazırlanacak. Sonra da yargılama sürecinden sonra, yolun ucunda onanan bir karar gelecek. O son karar ortaya çıkana kadar, insanlar düşüncesini ortaya koyabilir, ama masumiyet karinesine göre kimse şimdiden “suçlu” ilan edilemez. Bunu biraz minimum hukuk bilgisi, minimum insani duygu ve mantığı olan herkes bilir. Ama ne var ki, tüm bu silsileyi yok sayan affedilmez bazı beyinler kendilerini hakim, yargıç, Danıştay yerine koyup, insanların onurunu hiçe sayarak kinlerini kusma yarışına girdiler. İlk bir hafta yaşananları hatırlarsınız, tüm faturalar tek başına Fener’in önüne kondu ve “ödetildi.”
        Tüm bunlar yaşanırken, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım bir yandan iddialara yanıt verirken, diğer yandan canlı kalma savaşında sanki Azrail’le mücadele etti. Türkiye yaşananları ibretle izledi. Akla birçok soru geldi. Madem aylardır bir izleme yapılıyordu, niye suçüstü yapılmadı? Bunun nedeni seçimler miydi? “Bağımsız yargı “ seçim bekler miydi? Amaç ligin tüm sonuçlarıyla kaosa girmesi miydi? Neden has bir Fenerbahçeli Mehmet Ali Aydınlar apar topar TFF Başkanlığına getirildi? Yoksa Fenerbahçe’nin “pimini çekme” görevini bir Fenerbahçeliye vermek için mi bu tasarlandı? Tüm bu soruların yanıtı elbet tarihte bir şekilde yanıtlanır. Ama şu anda ortada çok soru işareti gezdiği kesin. Sürekli medyaya da yansıyan onca farklı gerekçe de elbet bazı araştırmacı gazetecilerin ilgisini çeker!
       Bu iddialara karşı Fenerbahçeli futbolcuların “en büyük delil alın terimizdir” pankartını izlerken, tüm o ucu ucuna kazanılan maçları hatırlayıp gözlerim yaşardı. Şunu düşündüm: Ortada gerçekten çıkar örgütü varsa, dünya bu kadar beceriksiz bir örgüt görmedi. İki lig final maçını kaybet, 28 yıldır kazanamadığın kupada onca defa finale kal, kaybet, bu son ligi de bir gol farkla herkese son saliseye kadar kalp krizi geçirterek son anda kazan! O izlediğimiz son final maçında –ben bilemem- şike var idi ise, emin olun bir sanatçı olarak konuşuyorum, demek ki sahada 22 küsür futbolcu ve hakemler çok iyi “Oskarlık” rol kestiler çünkü ben karşımda diri, her an gol arayan, gol bulan ve Fener’e kök söktüren bir Sivas gördüm. 4–3 ‘iken son anda yine geçen seneki gibi bir kaleci hatası olsa basit bir gol orta oluverse, veya biri kendi kalesine gol olsa, Fener şampiyon olabilecek miydi? Vazgeçtim 8–0 ‘dan, 3–0 mı kazandı Fenerbahçe?
        Sonuçta ben bir taraftarım, kongre üyesiyim, hasta Fenerbahçeliyim. Benim kanaatim tabii ki yargının kanaati/kararı olacak değil. Bağımsız yargı süreci, kimsenin müdahalesi olmadan yürümeli. Savunması alınmadan 10 günde 104 yıllık bir ulu çınarı en başarılı yılında yok etmeye kalkanlar şunu bilsinler ki, nihai karar ne olursa olsun, Fenerbahçe Türk sporunun lokomotifidir ve bu karanlık tüneli, hak ettiği gibi sevgili taraftarının sıcaklığı, sevgisi ve desteğiyle aşarak tekrar güneşe ve zaferlerine ulaşır.
       Sözlerimi bitirirken son dileklerim bu yaşananların önümüzdeki sezon maçların centilmence geçmesini engellememesi ve Sn. Aziz Yıldırım’ın diğer yöneticilerimizle beraber masumiyetini kanıtlayarak, sağlığına bir an önce kavuşması…

Fenerbahçemiz bunları da aşar.. / Bedri Baykam


      
          3 Temmuz’dan beri Fenerbahçemizin yaşadıkları, gerçekten her birimizi kalpten yaraladı. Her kafadan bir ses çıkıyor. Ne kadar çok Fener düşmanı olduğunu biliyorduk. Ama bir de ne kadar içinde savcılık ihtirası kalmış gazeteci varmış, onu öğrendik.
         Malum şekilde deprem gibi patlayan iddiaların ardından önce sözde “gizlilik” esası ile yürütülen bir davada, birden sihirli eller Fenerbahçe aleyhine olduğu söylenen her “delil”i gazetecilere pas ettiler. Gazeteler ise, ise hiçbir rezerv koymadan bu iddiaları açarak, manşetlere taşıyarak, kapaktan, iddiaları sorgulama zahmetine bile girmeden yayınladılar. İşin traji-komik yönü, iddiaları basına pas eden polislerin “bu deliller kesin doğru “diye bir de mahkeme adına yargı getirir gibi anlaşılamayan bir özgüvenle davranmalarıydı. Delillerin doğruluğuna ve kesinliğine polisler karar veriyorsa, o zaman yargı ne görev yapıyor sorusu belirdi akıllarda…
        Yaşanan medya linçi ve yargısız infazlar esef verici şekilde medya-siyaset-spor tarihimize geçti.
        İşin gerçeği şu ki, bu olayı dışarıdan izleyen bizler gibi her insan için şu anda bu davanın içerdiği iddiaların doğruluğu veya yanlışlığı hakkında fikir yürütmek imkansız. Önce ortaya var olan delillere dayanan bir iddianame çıkar. Ardından savunma hakkı kutsal olduğuna göre, şüphelilerin bu iddialara  olan yanıtı hazırlanacak. Sonra da yargılama sürecinden sonra, yolun ucunda onanan bir karar gelecek. O son karar ortaya çıkana kadar, insanlar düşüncesini ortaya koyabilir, ama masumiyet karinesine göre kimse şimdiden “suçlu” ilan edilemez. Bunu biraz minimum hukuk bilgisi, minimum insani duygu ve mantığı olan herkes bilir. Ama ne var ki, tüm bu silsileyi yok sayan affedilmez bazı beyinler kendilerini hakim, yargıç, Danıştay yerine koyup, insanların onurunu hiçe sayarak kinlerini kusma yarışına girdiler. İlk bir hafta yaşananları hatırlarsınız, tüm faturalar tek başına Fener’in önüne kondu ve “ödetildi.”
        Tüm bunlar yaşanırken, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım bir yandan iddialara yanıt verirken, diğer yandan canlı kalma savaşında sanki Azrail’le mücadele etti. Türkiye yaşananları ibretle izledi. Akla birçok soru geldi. Madem aylardır bir izleme yapılıyordu, niye suçüstü yapılmadı? Bunun nedeni seçimler miydi? “Bağımsız yargı “ seçim bekler miydi? Amaç ligin tüm sonuçlarıyla kaosa girmesi miydi? Neden has bir Fenerbahçeli Mehmet Ali Aydınlar apar topar TFF Başkanlığına getirildi? Yoksa Fenerbahçe’nin “pimini çekme” görevini bir Fenerbahçeliye vermek için mi bu tasarlandı? Tüm bu soruların yanıtı elbet tarihte bir şekilde yanıtlanır. Ama şu anda ortada çok soru işareti gezdiği kesin. Sürekli medyaya da yansıyan onca farklı gerekçe de elbet bazı araştırmacı gazetecilerin ilgisini çeker!
       Bu iddialara karşı Fenerbahçeli futbolcuların “en büyük delil alın terimizdir” pankartını izlerken, tüm o ucu ucuna kazanılan maçları hatırlayıp gözlerim yaşardı. Şunu düşündüm: Ortada gerçekten çıkar örgütü varsa, dünya bu kadar beceriksiz bir örgüt görmedi. İki lig final maçını kaybet, 28 yıldır kazanamadığın kupada onca defa finale kal, kaybet, bu son ligi de bir gol farkla herkese son saliseye kadar kalp krizi geçirterek son anda kazan! O izlediğimiz son final maçında –ben bilemem- şike var idi ise, emin olun bir sanatçı olarak konuşuyorum, demek ki sahada 22 küsür futbolcu ve hakemler çok iyi “Oskarlık” rol kestiler çünkü ben karşımda diri, her an gol arayan, gol bulan ve Fener’e kök söktüren bir Sivas gördüm. 4–3 ‘iken son anda yine geçen seneki gibi bir kaleci hatası olsa basit bir gol orta oluverse, veya biri kendi kalesine gol olsa, Fener şampiyon olabilecek miydi? Vazgeçtim 8–0 ‘dan, 3–0 mı kazandı Fenerbahçe?
        Sonuçta ben bir taraftarım, kongre üyesiyim, hasta Fenerbahçeliyim. Benim kanaatim tabii ki yargının kanaati/kararı olacak değil. Bağımsız yargı süreci, kimsenin müdahalesi olmadan yürümeli. Savunması alınmadan 10 günde 104 yıllık bir ulu çınarı en başarılı yılında yok etmeye kalkanlar şunu bilsinler ki, nihai karar ne olursa olsun, Fenerbahçe Türk sporunun lokomotifidir ve bu karanlık tüneli, hak ettiği gibi sevgili taraftarının sıcaklığı, sevgisi ve desteğiyle aşarak tekrar güneşe ve zaferlerine ulaşır.
       Sözlerimi bitirirken son dileklerim bu yaşananların önümüzdeki sezon maçların centilmence geçmesini engellememesi ve Sn. Aziz Yıldırım’ın diğer yöneticilerimizle beraber masumiyetini kanıtlayarak, sağlığına bir an önce kavuşması…

2 Ağustos 2011 Salı

TSK İSTİFALARI... ONURLU ÇIKIŞ MI, YOKSA MEVZİİ TERK Mİ? / Bedri Baykam / 2 Ağustos 2011 Cumhuriyet makalesi..



                                                                                                                                     
            Cuma akşamı, siyaset gündemini allak bullak eden “Komutanlar istifa etti” haberleri, öncelikle dünya çapında çok çarpıcı bir haber havası taşıyordu. Halbuki bunun böyle olmadığı, toprak biraz eşelenince ortaya çıkıverdi. Kimilerine göre AKP iktidarına karşı çok yerinde bir jest olarak görünen istifalar, gözümde, üzülerek ifade ediyorum, pek ağırlık taşımadı. Koşaner’in açıklaması tarihi bir ikaz değil, bir iflasın tesciline benziyordu.
            TSK, üç yıldır şu şekilde gündeme geliyor: Ya şehit haberleri ya da tutuklanan, subay, general haberleri… Türkiye’de yaşananlar hakkında, TSK'nın hiçbir fikri yok. Konu “siyasete karışmak” filan da değil. Kendi “güvenlik” alanları için bile bu böyle. Örneğin MGK'da birden siviller bir karar dayatıyorlar: “İrticanın artık tanımlamasını yapmak imkansız. Tehditler arasından bu kavramı çıkaralım”. TSK sorgulamadan, bunu kabul ediveriyor. Hiçbir şeye tepkisi yok. Anayasa’nın temel maddeleriyle bile hiçbir ilgisi alakası kalmamış. Hemen yanlış anlama meraklılarını rahatlatalım! Konumuz “muhtıra verilmesi” filan değil! Ama dünyada her kurum veya topluluk yaşananlara bir tepki verir. Mesela “anaokul bebeleri” bile üç gün mamaları soğuk gelse ya da oyuncakları ellerinden alınsa “bir dakika bu ne iş?” anlamına gelen bir yaygara koparırlar! Kendi kurumunu yok sayıp, kendini ölümüne ezdirmenin adı, ne zamandan beri “demokrasi”dir? Şöyle bir silkin, kendine, ülkene bak… Ve konuş! Bu ülkede her gün emekliler, imamlar, ikoncanlar (!) herkes her şey hakkında konuşurken, bu çekingenlik niye? Siz üstelik bu Cumhuriyeti kuranlarsınız. Herhangi bir ithal lejyoner asker de değilsiniz! O zaman niye düşüncelerini kendinize saklıyorsunuz? İstifa gerekçeleri metni, kamuoyuna “TSK'nın görüşü” olarak sunulamaz mıydı? Ordu kendini “yaşayan ölü” konumuna taşımamış olsaydı, belki olabilirdi...
            Sergilerimin ses bantları için özenle çalışırım. Konunun uzmanı Mehmet Kılıçel’le beraber “fade-in, fade out” denilen sistemle dijital bant üstünde sesler geçiş yaparız. Bir konuşma, bir müzik geri planda sesi kısılarak yavaş yavaş yok olurken, bir diğeri aynı geçiş hızıyla ortalığı doldurur. İşte AKP Türkiye’de hep bu taktiği “bilimsel (!)" yöntemlerle uyguluyor. Bakın şimdi de asker “fade-out” la ortadan yok edilirken, onun yerine güçlü şekilde polis geçiyor! “Askerlik kısalacak”, “TSK ile güneydoğu sorunu aşılamıyor” gibi gerekçelerle polise ağır silahlar pas etmenin altyapısı kuruluyor.
            Peki TSK nasıl buralara geldi? Kimse bana “ABD” demesin, bu çok kolaycı bir yorum. Konu bence tamamen iç işlerimiz. TSK, aynen CHP gibi, 15-20 kadar 2. Cumhuriyetçi-Liberal-İslamcı yazarın medyada özellikle 10-15 yıldır yürüttüğü psikolojik savaşa teslim oldu. Onlara her sabah “şirin” görünme kararlılığıyla, hangi değerleri artık tamamen unuttuğuyla ilgilenmeden kendini boşluğa çekti. “Yeni CHP” ise itiraf edelim, TSK ve istifalarla ilgili hiçbir şey anlamıyor, tamamen “çevrim dışı”. Son krizin değerlendirmelerini yaparken, sanki bilmiyorlarmış gibi, “İstifanın gerekçeleri nedir, açıklansın” (!) diyorlar. Bunu hala anlamadıysan, zaten geçmiş olsun. Bugüne kadar askerlerin davalarına ne kadar destek verdin? Ayrıca iktidarın güç suistimali”ne karşı bir önlemin var mıdır? Varsa nedir? Önlemin yoksa niye şikayet ediyorsun? Sen de zaten “Ordu ufalsın, askerlik kısalsın, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlansın” diyordun. Demek üzülüp kızmana gerek yok!
              Yandaş basın olan bitenden çok mutlu! Necdet Özel, AKP yandaşlarını şimdiden ihya etmiş. Her biri böylece "yeni Anayasal süreçte TSK reformu iki yıl öne çekileceği için" sevinçli mi sevinçli! “Çok yaşa Özel Paşa!” durumları yaşanıyor… Bu furyada YAŞ öncesi, Kuran kurslarının yaş limitinin en alt seviyelere indirileceği müjdesi verilirken, artık ortada “teorik” olarak bile bir direnç noktası kalmadı. Yanılmıyorsam CHP bu konuda Ilıcak ve Çandar’ı kızdıracak bir radikal çıkış yapmayı göze alamaz! Büyük basın uyanık (!) başlıklarla “Daaan, Necdet Özel yeni Başkomutannn” diye komediye kaçıyor, tarihe karşı en azından manşet sorumluluğunu bile göze alamadığını gösteriyor.
            Hayat bu, bazıları blöflü satranç oynar, bazıları kumda… Oynayana da oynatana da helal! Ama kimse kalkıp bana Koşaner’in o yok oluş itirafnamesinde deha veya Cumhuriyetçi sorumluluk izi bulduğunu anlatmasın. Çaresizlik ve mevzii terk etme, ne zamandan beri gurur vesilesi oluyor?

TSK İSTİFALARI... ONURLU ÇIKIŞ MI, YOKSA MEVZİİ TERK Mİ? / Bedri Baykam / 2 Ağustos 2011 Cumhuriyet makalesi..



                                                                                                                                     
            Cuma akşamı, siyaset gündemini allak bullak eden “Komutanlar istifa etti” haberleri, öncelikle dünya çapında çok çarpıcı bir haber havası taşıyordu. Halbuki bunun böyle olmadığı, toprak biraz eşelenince ortaya çıkıverdi. Kimilerine göre AKP iktidarına karşı çok yerinde bir jest olarak görünen istifalar, gözümde, üzülerek ifade ediyorum, pek ağırlık taşımadı. Koşaner’in açıklaması tarihi bir ikaz değil, bir iflasın tesciline benziyordu.
            TSK, üç yıldır şu şekilde gündeme geliyor: Ya şehit haberleri ya da tutuklanan, subay, general haberleri… Türkiye’de yaşananlar hakkında, TSK'nın hiçbir fikri yok. Konu “siyasete karışmak” filan da değil. Kendi “güvenlik” alanları için bile bu böyle. Örneğin MGK'da birden siviller bir karar dayatıyorlar: “İrticanın artık tanımlamasını yapmak imkansız. Tehditler arasından bu kavramı çıkaralım”. TSK sorgulamadan, bunu kabul ediveriyor. Hiçbir şeye tepkisi yok. Anayasa’nın temel maddeleriyle bile hiçbir ilgisi alakası kalmamış. Hemen yanlış anlama meraklılarını rahatlatalım! Konumuz “muhtıra verilmesi” filan değil! Ama dünyada her kurum veya topluluk yaşananlara bir tepki verir. Mesela “anaokul bebeleri” bile üç gün mamaları soğuk gelse ya da oyuncakları ellerinden alınsa “bir dakika bu ne iş?” anlamına gelen bir yaygara koparırlar! Kendi kurumunu yok sayıp, kendini ölümüne ezdirmenin adı, ne zamandan beri “demokrasi”dir? Şöyle bir silkin, kendine, ülkene bak… Ve konuş! Bu ülkede her gün emekliler, imamlar, ikoncanlar (!) herkes her şey hakkında konuşurken, bu çekingenlik niye? Siz üstelik bu Cumhuriyeti kuranlarsınız. Herhangi bir ithal lejyoner asker de değilsiniz! O zaman niye düşüncelerini kendinize saklıyorsunuz? İstifa gerekçeleri metni, kamuoyuna “TSK'nın görüşü” olarak sunulamaz mıydı? Ordu kendini “yaşayan ölü” konumuna taşımamış olsaydı, belki olabilirdi...
            Sergilerimin ses bantları için özenle çalışırım. Konunun uzmanı Mehmet Kılıçel’le beraber “fade-in, fade out” denilen sistemle dijital bant üstünde sesler geçiş yaparız. Bir konuşma, bir müzik geri planda sesi kısılarak yavaş yavaş yok olurken, bir diğeri aynı geçiş hızıyla ortalığı doldurur. İşte AKP Türkiye’de hep bu taktiği “bilimsel (!)" yöntemlerle uyguluyor. Bakın şimdi de asker “fade-out” la ortadan yok edilirken, onun yerine güçlü şekilde polis geçiyor! “Askerlik kısalacak”, “TSK ile güneydoğu sorunu aşılamıyor” gibi gerekçelerle polise ağır silahlar pas etmenin altyapısı kuruluyor.
            Peki TSK nasıl buralara geldi? Kimse bana “ABD” demesin, bu çok kolaycı bir yorum. Konu bence tamamen iç işlerimiz. TSK, aynen CHP gibi, 15-20 kadar 2. Cumhuriyetçi-Liberal-İslamcı yazarın medyada özellikle 10-15 yıldır yürüttüğü psikolojik savaşa teslim oldu. Onlara her sabah “şirin” görünme kararlılığıyla, hangi değerleri artık tamamen unuttuğuyla ilgilenmeden kendini boşluğa çekti. “Yeni CHP” ise itiraf edelim, TSK ve istifalarla ilgili hiçbir şey anlamıyor, tamamen “çevrim dışı”. Son krizin değerlendirmelerini yaparken, sanki bilmiyorlarmış gibi, “İstifanın gerekçeleri nedir, açıklansın” (!) diyorlar. Bunu hala anlamadıysan, zaten geçmiş olsun. Bugüne kadar askerlerin davalarına ne kadar destek verdin? Ayrıca iktidarın güç suistimali”ne karşı bir önlemin var mıdır? Varsa nedir? Önlemin yoksa niye şikayet ediyorsun? Sen de zaten “Ordu ufalsın, askerlik kısalsın, Milli Savunma Bakanlığı'na bağlansın” diyordun. Demek üzülüp kızmana gerek yok!
              Yandaş basın olan bitenden çok mutlu! Necdet Özel, AKP yandaşlarını şimdiden ihya etmiş. Her biri böylece "yeni Anayasal süreçte TSK reformu iki yıl öne çekileceği için" sevinçli mi sevinçli! “Çok yaşa Özel Paşa!” durumları yaşanıyor… Bu furyada YAŞ öncesi, Kuran kurslarının yaş limitinin en alt seviyelere indirileceği müjdesi verilirken, artık ortada “teorik” olarak bile bir direnç noktası kalmadı. Yanılmıyorsam CHP bu konuda Ilıcak ve Çandar’ı kızdıracak bir radikal çıkış yapmayı göze alamaz! Büyük basın uyanık (!) başlıklarla “Daaan, Necdet Özel yeni Başkomutannn” diye komediye kaçıyor, tarihe karşı en azından manşet sorumluluğunu bile göze alamadığını gösteriyor.
            Hayat bu, bazıları blöflü satranç oynar, bazıları kumda… Oynayana da oynatana da helal! Ama kimse kalkıp bana Koşaner’in o yok oluş itirafnamesinde deha veya Cumhuriyetçi sorumluluk izi bulduğunu anlatmasın. Çaresizlik ve mevzii terk etme, ne zamandan beri gurur vesilesi oluyor?