27 Mayıs 2011 Cuma

UNUTULMAZ ŞAMPİYONLUĞUN ÖYKÜSÜ (2)

LİGDE VE KUPADA HÜSRAN DÖNEMI / Bedri Baykam / Fotogol

Avrupa’da yaşanan hüsran sonunda Fenerbahçe’nin elinde ligde tutunma dışında bir umut kalmamıştı. Fenerbahçe camiası için, yanlış anlamayın, “ligde tutunma” demek, şampiyon olmaktır. Yoksa 2. olmak ve 8. olmak arasında fark yoktur. Sarı Lacivertli camia, yalnız o şampiyonluk kupasından şampanya içtikçe hayat suyunu bulan, yaşamını sürdürebilen, dev ”nev-i-şahsına münhasır” bir tekil canlıdır.
Seyircisiz oynanan ilk maçta tribünde, yeni transfer Niang yer alırken, Semih gol şov yapmaktadır. İlk yarıda gelen dört golleAntalyaspor’a karşı güzel bir başlangıca imza atılır. Ama ikinci haftada, zorlu Trabzon deplasmanı, 3-2’lik mağlubiyet getirince , Fenerbahçe camiasını sıkıntı basar. Bu sıkıntı, her ne kadar Saraçoğlu’nda bu sefer Niang’ın da attığı iki golle 4-2 kazanılan Manisa maçıyla biraz rahatlasa bile, hemen ardından Kayseri’de alınan 2-0’lık mağlubiyet hüznün ve tereddütlerin çökmesine neden olur. Konu yalnız iki zorlu deplasmanın da kaybedilmiş olması değildir. Ortada ciddi bir Alex krizi vardır. Trabzon maçında 75. Dakikada sahaya sürülen Young Boys ve Kayseri maçlarında 2. yarıya çıkarılmayan, tüm otoritesi ve havası şaibeli duruma getirilmiş bir kaptandır artık Alex… Soğuk bir savaş yaşanmaktadır; ancak Alex , sessiz ve saygılıdır hocasına karşı…
Hemen ardından Saraçoğlu’nda alınan 1-1’lik Beşiktaş beraberliği, yaraya tuz ekmiştir. Niang’ın golü yetmemiş, son zamanlarda genellikle 2-1 kazanılan Beşiktaş maçları serisi, bu kötü dönemde durmuştur. Bunun ardından çalkalanan Fenerbahçe camiası , nispeten üç galibiyetle hayata tutunmayı başaracaktır: Kasımpaşa’da alınan farklı galibiyet (2-6), Saraçoğlu’nda çetin ceviz Gençlerbirliği kalesine bırakılan 3 gol ve Konya’da alınan 4-1’lik galibiyet.
Alex krizinin karabatak günlerini yaşadığı bu dönem bir başka çelişkiyi de açığa çıkarır: Alex, sürekli olarak, Türkiye’de oynadığı futbolcular arasında, yerli yabancı, en iyi Semih’le anlaştığını söylemekte, ama neredeyse bu iki futbolcu hiçbir zaman bir arada oynatılmamaktadır. Buna anlam vermek zordur. Kazım olayı ise, tam bir gereksiz dert haline getirilmiştir. Üstün yetenekleri net olarak ortada olan bu oyuncuya bir türlü vize verilmemekte, Young Boys maçında gördüğü haksız sarı kartların hesabı mantıksız şekilde hala sorulmaktadır. Buna rağmen sessizliğini koruyan ve çalışarak şansını bekleyen Kazım, çok hırslı olmasına rağmen bir türlü hocadan yeşil ışık alamaz. 0-0 biten Galatasaray maçı, on yıldır süren iç saha galibiyeti serisinin sonudur. Hemen ardından gelen 1-1’lik Bursa beraberliği ise, geçen sene Sarı Lacivertlilere o büyük acıyı çektiren rakipten rövanşın alınamamasıdır. Bu iki maçta, takımda onca eksik olmasına rağmen, bir hırs küpü olarak bekleyen Kazım’ın kullanılmaması, ancak son dakikalarda oyuna sürülmesi, Aykut Hoca’nın kolay anlaşılamayan kararlarındandır. G.Saray maçında Semih ve Alex’in beraber oynatılmaması da buna eklenince, ortaya eklemleri sorgulanan bir takım çıkmıştır. Buna rağmen o haftalardan itibaren Aykut, Alex’i artık yedek bırakma operasyonuna son verecektir.
Sarı Lacivertli camia, önündeki tek ciddi hedef olan lig şampiyonluğuna uzanmaya çalışırken, şu gerçekle karşı karşıya kalmıştır: Fener bu ilk yarı sürerken, oynadığı hiçbir büyük maçı kazanamamıştır! Ne Trabzon, ne Beşiktaş, ne G.Saray ne Bursa! Bu durum, uzun süredir görülmemiş bir başarısızlıktır ve camiada futbol takımının yönetiminin sorgulanır hale gelmesinin en önemli nedeni budur. Fenerbahçe, o maçtan sonra da, “küçük zaferlerle” avunan profil, doğrultusunda, kendi sahasında Eskişehirspor’a 4, Bucaspor’a 5 gol atacaktır! Emre, Semih, Niang bu maçlarda yıldızlaşıp seyircinin gönlünü alacak…tır demek istiyoruz ama bu bile kursakta kalan bir sevinçtir. Çünkü önü ve arkası yine çıban yaralarıyla dolacaktır. Gaziantep önünde yaşanan ve hayal kırıklığı yaratan 2-1 lik mağlubiyet, Ankaragücü önünde Başkent’te aynı skorla alınan yenilgi, arada İBB ve Karabükspor galibiyetleri olsa bile, çok ağır bir hasar bırakacaktır. Trabzon ve Bursaspor alıp başını gitmiş, fark ciddi anlamda açılmaya başlamıştır. Ligin ilk devresinin son maçına çıkarken, Sivasspor önünde Sarı Lacivertliler, kendilerinin bile nedenini bilmedikleri şekilde, bir galibiyet almaya çalışmaktadırlar. Amaç artık, ya ele güne maskara olmamak, 12 puan geriye düşmemek, ya da ligi Avrupa’ya çıkabilir bir konumda bitirmeye çalışmaktı hedefleri.. . Alex’in 77. Dakikada gelen golü, bu zorlu maçtan sonra, camiaya devre biterken ufak bir pansuman yapmış olmaktadır. Trabzon 9, Bursa 6 puan arayı açmışken, sarı lacivertliler ilk yarı sonunda 6. Sıradayken kimse başka hesap yapmamaktadır…
Ama Sarı Lacivertliler için depremler ve sinir harplerinin gergin hatları hala bitmemiştir! Bir de ortada 27 yıldır alınamadığı için, her türlü internet geyiğine neden olan “Kupa” vardır. İşte devre arasına denk gelen günlerde, ligin acısı ve derdi yetmemiş gibi, Fenerbahçe bir de Kupa grup maçlarında evlere şenlik bir görüntü çizecektir. Üst üste alınan Ankaragücü, Buca ve Yeni Malatyaspor mağlubiyetleri, tam şaka ile kabus arasında bir yerlere düşürmektedir takımı. Fenerbahçe’nin prestiji, umutları, ruhu kanamış gitmiştir artık!
Basın, camia, yönetim, taraftar, her kafadan bir ses çıkmaktadır artık. Mesela Uğur Dündar gibi Fenerbahçe’de yöneticilik yapmış ünlü bir gazeteci bile, Aykut’un istifasını isteyen bir açık yazı yayınlamıştır. Yeni Malatyaspor maçından sonra ise Aykut, her yerden üzerine yönelen iğne ve oklara, başını isteyen büyük isimlere boyun eğmek durumunda kalmış, “istifa” kararını basına, her zamanki sakin ve vakur ses tonuyla açıklamanın ramağına gelmiştir.
O anlarda Fenerbahçe’de yaşananlar, camianın geldiği ilginç noktanın anlaşılması açısından ilginçtir. Öncelikle, başta Kaptan Alex olmak üzere, istifayı futbolcular engellemiştir. Arada aralarına kara kedi girse de, futbolcular ve Aykut arasında ciddi bir sevgi ve saygı bağı vardır. İkincisi, Başkan Aziz Yıldırım’ın imrenilecek tutumudur. Bundan 5 yıl önce, Avrupa Kupası’nda Fenerbahçe Saraçoğlu Stadı’nda ………………………………………………….. ile mücadele ederken, top her ayağına geldiğinde utanmadan Alex’i yuhalayan sorumsuz bir kesim seyirciye karşın, Başkan nasıl ayağa kalkıp büyük yıldıza alkışlarla sahip çıktıysa ve onu Fenerbahçe forması altında süperstarlığa taşıdıysa, şimdi de aynı kararlılık ve güç göstergesini Aykut Hoca için gösterme kararı almıştır…
Takımın kötü gitmesini fırsat bilip, yönetimi kökten sorgulayan bir muhalefet, başta Aykut ve Alex olmak üzere, futbol takımına alaylı bir kinle hücum eden kimi spor yazarları ve Fenerbahçe’nin karışmasından keyif alacak malum odaklara karşın, Yıldırım dimdik ayakta durup, Aykut’a güven oyu verdiklerini ve hocalarının kendi dönemlerinin sonuna kadar arkalarında olduklarını dosta düşmana açıklamıştır.
İyi güzel de, ortada yadsınamaz şekilde duran bu 9 puan farka rağmen Fenerbahçe hangi hedefe, hangi futbolcularla koşabilecektir? Takımdan kimler gönderilip, kimler transfer edilecektir? Bu sorular, karanlık günlerin ortasında gündeme taşınırken, herkesin birleştiği tek nokta, bu takıma en az iki ara transferin şart olduğu görüşüdür. Takım, bu fırtınaların ortasında kısa aranın ardından Antalya Kampına yönelirken, Başkan Yıldırım ve Aykut Hoca’nın ise bu konuda, birbirini tamamlayacak başka düşünceleri vardır. Bu kadar bilinmezin ve belirsizliğin ortasında, Fenerbahçe gemisi, uzun yolculuğun 2. kısmından önce bakım ve tamir için Antalya limanına çekildiğinde, artık yeni bir ufkun bekleyişi başlamıştır…

UNUTULMAZ ŞAMPİYONLUĞUN ÖYKÜSÜ (2)

LİGDE VE KUPADA HÜSRAN DÖNEMI / Bedri Baykam / Fotogol

Avrupa’da yaşanan hüsran sonunda Fenerbahçe’nin elinde ligde tutunma dışında bir umut kalmamıştı. Fenerbahçe camiası için, yanlış anlamayın, “ligde tutunma” demek, şampiyon olmaktır. Yoksa 2. olmak ve 8. olmak arasında fark yoktur. Sarı Lacivertli camia, yalnız o şampiyonluk kupasından şampanya içtikçe hayat suyunu bulan, yaşamını sürdürebilen, dev ”nev-i-şahsına münhasır” bir tekil canlıdır.
Seyircisiz oynanan ilk maçta tribünde, yeni transfer Niang yer alırken, Semih gol şov yapmaktadır. İlk yarıda gelen dört golleAntalyaspor’a karşı güzel bir başlangıca imza atılır. Ama ikinci haftada, zorlu Trabzon deplasmanı, 3-2’lik mağlubiyet getirince , Fenerbahçe camiasını sıkıntı basar. Bu sıkıntı, her ne kadar Saraçoğlu’nda bu sefer Niang’ın da attığı iki golle 4-2 kazanılan Manisa maçıyla biraz rahatlasa bile, hemen ardından Kayseri’de alınan 2-0’lık mağlubiyet hüznün ve tereddütlerin çökmesine neden olur. Konu yalnız iki zorlu deplasmanın da kaybedilmiş olması değildir. Ortada ciddi bir Alex krizi vardır. Trabzon maçında 75. Dakikada sahaya sürülen Young Boys ve Kayseri maçlarında 2. yarıya çıkarılmayan, tüm otoritesi ve havası şaibeli duruma getirilmiş bir kaptandır artık Alex… Soğuk bir savaş yaşanmaktadır; ancak Alex , sessiz ve saygılıdır hocasına karşı…
Hemen ardından Saraçoğlu’nda alınan 1-1’lik Beşiktaş beraberliği, yaraya tuz ekmiştir. Niang’ın golü yetmemiş, son zamanlarda genellikle 2-1 kazanılan Beşiktaş maçları serisi, bu kötü dönemde durmuştur. Bunun ardından çalkalanan Fenerbahçe camiası , nispeten üç galibiyetle hayata tutunmayı başaracaktır: Kasımpaşa’da alınan farklı galibiyet (2-6), Saraçoğlu’nda çetin ceviz Gençlerbirliği kalesine bırakılan 3 gol ve Konya’da alınan 4-1’lik galibiyet.
Alex krizinin karabatak günlerini yaşadığı bu dönem bir başka çelişkiyi de açığa çıkarır: Alex, sürekli olarak, Türkiye’de oynadığı futbolcular arasında, yerli yabancı, en iyi Semih’le anlaştığını söylemekte, ama neredeyse bu iki futbolcu hiçbir zaman bir arada oynatılmamaktadır. Buna anlam vermek zordur. Kazım olayı ise, tam bir gereksiz dert haline getirilmiştir. Üstün yetenekleri net olarak ortada olan bu oyuncuya bir türlü vize verilmemekte, Young Boys maçında gördüğü haksız sarı kartların hesabı mantıksız şekilde hala sorulmaktadır. Buna rağmen sessizliğini koruyan ve çalışarak şansını bekleyen Kazım, çok hırslı olmasına rağmen bir türlü hocadan yeşil ışık alamaz. 0-0 biten Galatasaray maçı, on yıldır süren iç saha galibiyeti serisinin sonudur. Hemen ardından gelen 1-1’lik Bursa beraberliği ise, geçen sene Sarı Lacivertlilere o büyük acıyı çektiren rakipten rövanşın alınamamasıdır. Bu iki maçta, takımda onca eksik olmasına rağmen, bir hırs küpü olarak bekleyen Kazım’ın kullanılmaması, ancak son dakikalarda oyuna sürülmesi, Aykut Hoca’nın kolay anlaşılamayan kararlarındandır. G.Saray maçında Semih ve Alex’in beraber oynatılmaması da buna eklenince, ortaya eklemleri sorgulanan bir takım çıkmıştır. Buna rağmen o haftalardan itibaren Aykut, Alex’i artık yedek bırakma operasyonuna son verecektir.
Sarı Lacivertli camia, önündeki tek ciddi hedef olan lig şampiyonluğuna uzanmaya çalışırken, şu gerçekle karşı karşıya kalmıştır: Fener bu ilk yarı sürerken, oynadığı hiçbir büyük maçı kazanamamıştır! Ne Trabzon, ne Beşiktaş, ne G.Saray ne Bursa! Bu durum, uzun süredir görülmemiş bir başarısızlıktır ve camiada futbol takımının yönetiminin sorgulanır hale gelmesinin en önemli nedeni budur. Fenerbahçe, o maçtan sonra da, “küçük zaferlerle” avunan profil, doğrultusunda, kendi sahasında Eskişehirspor’a 4, Bucaspor’a 5 gol atacaktır! Emre, Semih, Niang bu maçlarda yıldızlaşıp seyircinin gönlünü alacak…tır demek istiyoruz ama bu bile kursakta kalan bir sevinçtir. Çünkü önü ve arkası yine çıban yaralarıyla dolacaktır. Gaziantep önünde yaşanan ve hayal kırıklığı yaratan 2-1 lik mağlubiyet, Ankaragücü önünde Başkent’te aynı skorla alınan yenilgi, arada İBB ve Karabükspor galibiyetleri olsa bile, çok ağır bir hasar bırakacaktır. Trabzon ve Bursaspor alıp başını gitmiş, fark ciddi anlamda açılmaya başlamıştır. Ligin ilk devresinin son maçına çıkarken, Sivasspor önünde Sarı Lacivertliler, kendilerinin bile nedenini bilmedikleri şekilde, bir galibiyet almaya çalışmaktadırlar. Amaç artık, ya ele güne maskara olmamak, 12 puan geriye düşmemek, ya da ligi Avrupa’ya çıkabilir bir konumda bitirmeye çalışmaktı hedefleri.. . Alex’in 77. Dakikada gelen golü, bu zorlu maçtan sonra, camiaya devre biterken ufak bir pansuman yapmış olmaktadır. Trabzon 9, Bursa 6 puan arayı açmışken, sarı lacivertliler ilk yarı sonunda 6. Sıradayken kimse başka hesap yapmamaktadır…
Ama Sarı Lacivertliler için depremler ve sinir harplerinin gergin hatları hala bitmemiştir! Bir de ortada 27 yıldır alınamadığı için, her türlü internet geyiğine neden olan “Kupa” vardır. İşte devre arasına denk gelen günlerde, ligin acısı ve derdi yetmemiş gibi, Fenerbahçe bir de Kupa grup maçlarında evlere şenlik bir görüntü çizecektir. Üst üste alınan Ankaragücü, Buca ve Yeni Malatyaspor mağlubiyetleri, tam şaka ile kabus arasında bir yerlere düşürmektedir takımı. Fenerbahçe’nin prestiji, umutları, ruhu kanamış gitmiştir artık!
Basın, camia, yönetim, taraftar, her kafadan bir ses çıkmaktadır artık. Mesela Uğur Dündar gibi Fenerbahçe’de yöneticilik yapmış ünlü bir gazeteci bile, Aykut’un istifasını isteyen bir açık yazı yayınlamıştır. Yeni Malatyaspor maçından sonra ise Aykut, her yerden üzerine yönelen iğne ve oklara, başını isteyen büyük isimlere boyun eğmek durumunda kalmış, “istifa” kararını basına, her zamanki sakin ve vakur ses tonuyla açıklamanın ramağına gelmiştir.
O anlarda Fenerbahçe’de yaşananlar, camianın geldiği ilginç noktanın anlaşılması açısından ilginçtir. Öncelikle, başta Kaptan Alex olmak üzere, istifayı futbolcular engellemiştir. Arada aralarına kara kedi girse de, futbolcular ve Aykut arasında ciddi bir sevgi ve saygı bağı vardır. İkincisi, Başkan Aziz Yıldırım’ın imrenilecek tutumudur. Bundan 5 yıl önce, Avrupa Kupası’nda Fenerbahçe Saraçoğlu Stadı’nda ………………………………………………….. ile mücadele ederken, top her ayağına geldiğinde utanmadan Alex’i yuhalayan sorumsuz bir kesim seyirciye karşın, Başkan nasıl ayağa kalkıp büyük yıldıza alkışlarla sahip çıktıysa ve onu Fenerbahçe forması altında süperstarlığa taşıdıysa, şimdi de aynı kararlılık ve güç göstergesini Aykut Hoca için gösterme kararı almıştır…
Takımın kötü gitmesini fırsat bilip, yönetimi kökten sorgulayan bir muhalefet, başta Aykut ve Alex olmak üzere, futbol takımına alaylı bir kinle hücum eden kimi spor yazarları ve Fenerbahçe’nin karışmasından keyif alacak malum odaklara karşın, Yıldırım dimdik ayakta durup, Aykut’a güven oyu verdiklerini ve hocalarının kendi dönemlerinin sonuna kadar arkalarında olduklarını dosta düşmana açıklamıştır.
İyi güzel de, ortada yadsınamaz şekilde duran bu 9 puan farka rağmen Fenerbahçe hangi hedefe, hangi futbolcularla koşabilecektir? Takımdan kimler gönderilip, kimler transfer edilecektir? Bu sorular, karanlık günlerin ortasında gündeme taşınırken, herkesin birleştiği tek nokta, bu takıma en az iki ara transferin şart olduğu görüşüdür. Takım, bu fırtınaların ortasında kısa aranın ardından Antalya Kampına yönelirken, Başkan Yıldırım ve Aykut Hoca’nın ise bu konuda, birbirini tamamlayacak başka düşünceleri vardır. Bu kadar bilinmezin ve belirsizliğin ortasında, Fenerbahçe gemisi, uzun yolculuğun 2. kısmından önce bakım ve tamir için Antalya limanına çekildiğinde, artık yeni bir ufkun bekleyişi başlamıştır…

UNUTULMAZ ŞAMPİYONLUĞUN ÖYKÜSÜ (1)

Bundan Daha Kötü Başlangıç Olabilir mi? / Bedri Baykam / Fotogol

Fenerbahçe’nin bu sene aldığı şampiyonluğun kutlama coşkusunu izleyenlerin kimi şaşırabilir, kimi abartılı bulabilir, kimi bu kervana ayrı heyecan seline kapılarak katılabilir. Ama ortada tek bir gerçek var: Bu coşku, 2006 ve 2010 travmaları hatırlanmadan anlaşılamaz. Fenerbahçe kadar candan ve ödünsüz bir sevgiye sahip seyirci kitlesi olan takım dünyada zor bulunur. İşte o büyük aşkın sahipleri geçen beş yılda iki kez “düğün masası”ndan imzalar atılmadan kalktıkları için, işin yine son maça kaldığı bu yıl aynı stres devrede olunca, imzaların son anda yerini bulmasıyla bulutlara yükselmesini hiçbir dünyevi güç engelleyemez.
Kim ne derse desin hak edilerek alınmış ak süt gibi helal bir şampiyonluk bu. Zaten kem gözlerin iddia ettiği manevraları yapan bir takım olsaydı Fenerbahçe, Denizli ve Trabzon maçlarında da galibiyete ulaşacak bir formül arar ve bulurdu! Ama Sarı Lacivertliler bunu hiçbir zaman yapmadılar. Atılan her gol hakkında, meclis önergesi verircesine “araştırılsın” diyen yönetici mantığı iflas etmiştir. Trabzon’un çok başarılı bir mücadele verdiğini kabul edip, hemen ardından soruyorum: Kendi takımınızı da tebrik etmeniz normal. İyi de bunun için illa bizim takımı lekelemeniz mi lazım? Bu nasıl bir mantıktır? Geçen yıl Fenerbahçe şampiyonluğu 1-1’lik Trabzon beraberliği ile kaçırınca, Bursa’ya çamur atıp o şampiyonluğu gölgelemeye mi çalıştı? O sevinen insanlara çamur mu attı? Yoksa içine kapanıp, kaderine razı olup ileriye mi baktı? Sevgili Trabzonlu kardeşlerimizden de aradan 48 saat geçtikten sonra artık bu olgunluğu beklemek lazım. Yoksa bunun her zamanki gibi çok büyük zararları olacak ve bu ne Trabzon’a ne de ülkemiz futbol ortamına yakışacak.
O Trabzon ki, geçen yıl iki maçta, Fenerbahçe’nin çifte kupasını engellemişti: Kupa finalinde yenerek, ligin son maçında çelme atarak... Sarı Lacivertli camia bu maçlardan sonra, Trabzon’la ne bir husumet, ne de bir kan davası başlattı. Doğrusu da buydu…
Ne demiştik en başında? Bu yılın şampiyonluğunu anlamak için önce bu travmaları analiz etmek lazım. Denizli maçında, 2006 finalinde sahaya çıkan o ürkek takım, sanki ilk defa beraber oynayan futbolcular, Beşiktaş’la uzun haftalar önce anlaşmış Nobre’nin o maçta santrafor oynatılması, Anelka ve Semih gibi isimlere 11’de yer verilmemesi, direkler, kaçan goller, 17 dakika uzatmalar... Ve böylece Fenerbahçe’nin yine gerçekleştiremediği “3 defa üst üste şampiyonluk”…
Ardından Zico Aragones’ten sonra hiç beklenilmedik şekilde başlayan 2. Daum dönemi ve Trabzon’la Kadıköy’de yaşanan felaket. Sarı Lacivertliler forveti Guiza’ya teslim etmiş, bu sefer de Gökhan Ünal ve Semih yine yedek… “Top bir türlü girmedi” deniyordu… İyi de sen bu kadar kötü seçimler yaparsan, tabii ki girmez! Sonra Burak’ın orta diye yaptığı vuruş tesadüfen gol olunca pestilin çıkar!
Daha fazlasını anlatmaya dilim varmıyor! Yanlış anons travmaları, kürtajla alınan sahte ve trajikomik timsah yürüyüşleri, yarım kalan turlar, ateşe verilen koltuklar, gözyaşları ve hüzün dolu, acı yüklü sahneler… Buna yürek dayanmazdı. Başa gelen çekilirdi ve insanoğlu her duruma alışır diye bir söz vardı…
Aykut Kocaman, sportif direktörlükten teknik direktörlüğe, işte bu travmaların açık yaraları hala kanarken getirildi.
Sarı Lacivertliler’in unutulmaz santraforu, ki iddia ediyorum, 1965’ten bu yana o çapta bir santraforumuz olmamıştır, taraftarların büyük sevgisi, Türkiye’nin en centilmen futbolcusu şimdi bu kazan gibi fokurdayan lav üreten ortamın başına getirilmişti. Daum’la yolların ayrılması kolay olmadı. Pazarlıklarda direndi Alman Hoca, işler tıkandı kaldı. Sonra o bıkıp önüne yüklü bir çuval konunca, tası tarağı topladı ve “Auf Wiedersehen” dedi.
Fenerbahçe, altı futbolcusuyla da yolları ayırdı. Volkan Babacan, Önder Turacı, Ali Bilgin, Gökçek Vederson, Deniz Barış isimlerinin sevenleri olsa da, bu kopmalar taraftarı çok üzmedi. Belki bir tek 2007’de İzmir’de şampiyonluk golünü atan, ayrıca Galatasaray’ın da belalılarından olan Deivid’in gidişi biraz burukluk yarattı, hepsi bu.
Öte yandan 6 futbolcu transfer etti Sarı Lacivertli yöneticiler. CSKA Moskova’dan alınan Caner Erkin, eski Cimbomluydu; bunun ötesinde, Chelsea’nin Twente’ye kiralık verdiği Miroslav Stoch’un peşinde de Galata Saraylılar uzun zamandır koşuyorlardı. Uzun lafın kısası, özellikle Stoch transferi ezeli rakibe bir son dakika golüydü. İlhan Eker ve Serkan Kırıntılı, Ankara takımlarından gelmişlerdi. Sonra da Fenerbahçe flaş transfer haklarını Fransa üstünden kullandı. Mamadon Niang, Marsilya kentini üzüntülere boğarak Kanarya’ya imza atarken, Issian Dia da Nancy’den gelerek forvette Afrika hızını perçinleyen isim oldu. Everton’dan kiralanan Yabo ile birlikte Fenerbahçe, içinde artık Brezilyalılar dışında Siyah Kıta’yı da temsil eden yeni bir çehre kazanmıştı.
Yeni Fenerbahçe yeni hocasıyla Almanya kampında şekillenmeye başladı. Zaten aynen Türk Milli Takımı gibi hazırlık maçlarını sevmeyen Fenerbahçeliler A2 Alkmaar’a 2-0, Köln’e 5-2 yenildiler. Genk’e karşı alınan 3-0’luk galibiyet dekoratif kalsa da, 21 Temmuz’da Muenchengladbach’ta Galatasaray’a karşı Santos’un golüyle gelen zafer, yılın ilk gerçek sevinciydi. Ardından Sarı Lacivertliler, Sivas’ta, Batman’da ve Antalya’da Samsunspor’la maçlar yaparak, biraz da Anadolu’nun gönlünü fethetmek istediler. Ardından işler ciddileşti, sıra, Avrupa maçlarına gelmişti.
Trabzon maçı travmasıyla kaçan şampiyonluk, hepsinden kötüsü, Şampiyonlar Ligi’nin biletini direkt iptal etmişti. Şimdi İsviçre’nin Young Boys takımıyla yapılacak ön eleme maçı, bu dikenli cennet yolunun ilk adımıydı.
Sarı Lacivertliler’in o günkü kadrosunda Bekir, Bilica, Önder, Kazım, Gökhan Ünal gibi farklı isimler vardı. Emre ve Stoch’un golleriyle deplasmanda iki kere öne geçen Kanarya , son dakikalarda hakemin verdiği cömert penaltı ile 2-2 berabere kaldı. Bu maçın en kalıcı hasarlarından biri ise, aynı hakemin verdiği tamamen abartılı iki sarı kartla oyun dışı kalan Kazım’ın durumuydu. Bu haksız şekilde atılma, beş aylığına Kazım’ı aforoz edilme noktasına taşıyacaktı. Sebep ise belliydi: Elbet kaçan galibiyet birilerine fatura edilmeliydi!
Maçın İstanbul’daki rövanşında ilk yarıda Benvenue’nün dar açıdan attığı şok golle 1-0 geriye düşen Fenerbahçe’de Aykut Kocaman 2. yarıda ilginç bir şekilde Alex’i sahadan çıkarıyordu. Alex-Semih ikilisinin yer almadığı takımı son sekiz dakikalık oyunuyla “nöbetçi golcü” de kurtaramayınca tur hüsrana dönüşmüştü.
Ama bu sefer “Avrupa Ligi” umudu vardı. Ne de olsa, bu lige kalmak da, Sarı Lacivertli seyircilere ciddi bir teselli getirebilirdi.
Yunanistan’daki ilk maçta, PAOK seyircileri akıl almaz taşkınlıklar yapmış ve Sarı Lacivertli camia buna büyük tepki göstermişti. O maçı güzel bir vole golüyle 1-0 alan PAOK, İstanbul’da Emre’nin mükemmel golüyle maçı 1-0 kaybedince, iş uzatmalara gitti. Sonra da acı son geldi… 102 dakikada Müslimov beraberlik golünü atınca, işin rengi belli oldu. Fenerbahçe, bir aydan kısa bir zamanda, Avrupa Kupalarından iki kere elenmeyi başararak(!) taraftarlarını son anda kaçan şampiyonluğun ötesinde, yine kahrediyordu.
Lig maçları da start almış ve kötü sinyaller gelmeye başlamıştı. Büyük bir mücadeleden sonra 3-2 kaybedilen Trabzonspor maçı gibi...
Her şey birbirine eklenerek tabloyu karartıyordu. Aykut Kocaman’ın yine Trabzon’a karşı Alex’i yedek soyundurması ve maçın kaybedilmesi, sıkıntılı günlerin habercisiydi. Fenerbahçe kazanı su kaynatmaya başlamıştı…

Devamı Yarın…

UNUTULMAZ ŞAMPİYONLUĞUN ÖYKÜSÜ (1)

Bundan Daha Kötü Başlangıç Olabilir mi? / Bedri Baykam / Fotogol

Fenerbahçe’nin bu sene aldığı şampiyonluğun kutlama coşkusunu izleyenlerin kimi şaşırabilir, kimi abartılı bulabilir, kimi bu kervana ayrı heyecan seline kapılarak katılabilir. Ama ortada tek bir gerçek var: Bu coşku, 2006 ve 2010 travmaları hatırlanmadan anlaşılamaz. Fenerbahçe kadar candan ve ödünsüz bir sevgiye sahip seyirci kitlesi olan takım dünyada zor bulunur. İşte o büyük aşkın sahipleri geçen beş yılda iki kez “düğün masası”ndan imzalar atılmadan kalktıkları için, işin yine son maça kaldığı bu yıl aynı stres devrede olunca, imzaların son anda yerini bulmasıyla bulutlara yükselmesini hiçbir dünyevi güç engelleyemez.
Kim ne derse desin hak edilerek alınmış ak süt gibi helal bir şampiyonluk bu. Zaten kem gözlerin iddia ettiği manevraları yapan bir takım olsaydı Fenerbahçe, Denizli ve Trabzon maçlarında da galibiyete ulaşacak bir formül arar ve bulurdu! Ama Sarı Lacivertliler bunu hiçbir zaman yapmadılar. Atılan her gol hakkında, meclis önergesi verircesine “araştırılsın” diyen yönetici mantığı iflas etmiştir. Trabzon’un çok başarılı bir mücadele verdiğini kabul edip, hemen ardından soruyorum: Kendi takımınızı da tebrik etmeniz normal. İyi de bunun için illa bizim takımı lekelemeniz mi lazım? Bu nasıl bir mantıktır? Geçen yıl Fenerbahçe şampiyonluğu 1-1’lik Trabzon beraberliği ile kaçırınca, Bursa’ya çamur atıp o şampiyonluğu gölgelemeye mi çalıştı? O sevinen insanlara çamur mu attı? Yoksa içine kapanıp, kaderine razı olup ileriye mi baktı? Sevgili Trabzonlu kardeşlerimizden de aradan 48 saat geçtikten sonra artık bu olgunluğu beklemek lazım. Yoksa bunun her zamanki gibi çok büyük zararları olacak ve bu ne Trabzon’a ne de ülkemiz futbol ortamına yakışacak.
O Trabzon ki, geçen yıl iki maçta, Fenerbahçe’nin çifte kupasını engellemişti: Kupa finalinde yenerek, ligin son maçında çelme atarak... Sarı Lacivertli camia bu maçlardan sonra, Trabzon’la ne bir husumet, ne de bir kan davası başlattı. Doğrusu da buydu…
Ne demiştik en başında? Bu yılın şampiyonluğunu anlamak için önce bu travmaları analiz etmek lazım. Denizli maçında, 2006 finalinde sahaya çıkan o ürkek takım, sanki ilk defa beraber oynayan futbolcular, Beşiktaş’la uzun haftalar önce anlaşmış Nobre’nin o maçta santrafor oynatılması, Anelka ve Semih gibi isimlere 11’de yer verilmemesi, direkler, kaçan goller, 17 dakika uzatmalar... Ve böylece Fenerbahçe’nin yine gerçekleştiremediği “3 defa üst üste şampiyonluk”…
Ardından Zico Aragones’ten sonra hiç beklenilmedik şekilde başlayan 2. Daum dönemi ve Trabzon’la Kadıköy’de yaşanan felaket. Sarı Lacivertliler forveti Guiza’ya teslim etmiş, bu sefer de Gökhan Ünal ve Semih yine yedek… “Top bir türlü girmedi” deniyordu… İyi de sen bu kadar kötü seçimler yaparsan, tabii ki girmez! Sonra Burak’ın orta diye yaptığı vuruş tesadüfen gol olunca pestilin çıkar!
Daha fazlasını anlatmaya dilim varmıyor! Yanlış anons travmaları, kürtajla alınan sahte ve trajikomik timsah yürüyüşleri, yarım kalan turlar, ateşe verilen koltuklar, gözyaşları ve hüzün dolu, acı yüklü sahneler… Buna yürek dayanmazdı. Başa gelen çekilirdi ve insanoğlu her duruma alışır diye bir söz vardı…
Aykut Kocaman, sportif direktörlükten teknik direktörlüğe, işte bu travmaların açık yaraları hala kanarken getirildi.
Sarı Lacivertliler’in unutulmaz santraforu, ki iddia ediyorum, 1965’ten bu yana o çapta bir santraforumuz olmamıştır, taraftarların büyük sevgisi, Türkiye’nin en centilmen futbolcusu şimdi bu kazan gibi fokurdayan lav üreten ortamın başına getirilmişti. Daum’la yolların ayrılması kolay olmadı. Pazarlıklarda direndi Alman Hoca, işler tıkandı kaldı. Sonra o bıkıp önüne yüklü bir çuval konunca, tası tarağı topladı ve “Auf Wiedersehen” dedi.
Fenerbahçe, altı futbolcusuyla da yolları ayırdı. Volkan Babacan, Önder Turacı, Ali Bilgin, Gökçek Vederson, Deniz Barış isimlerinin sevenleri olsa da, bu kopmalar taraftarı çok üzmedi. Belki bir tek 2007’de İzmir’de şampiyonluk golünü atan, ayrıca Galatasaray’ın da belalılarından olan Deivid’in gidişi biraz burukluk yarattı, hepsi bu.
Öte yandan 6 futbolcu transfer etti Sarı Lacivertli yöneticiler. CSKA Moskova’dan alınan Caner Erkin, eski Cimbomluydu; bunun ötesinde, Chelsea’nin Twente’ye kiralık verdiği Miroslav Stoch’un peşinde de Galata Saraylılar uzun zamandır koşuyorlardı. Uzun lafın kısası, özellikle Stoch transferi ezeli rakibe bir son dakika golüydü. İlhan Eker ve Serkan Kırıntılı, Ankara takımlarından gelmişlerdi. Sonra da Fenerbahçe flaş transfer haklarını Fransa üstünden kullandı. Mamadon Niang, Marsilya kentini üzüntülere boğarak Kanarya’ya imza atarken, Issian Dia da Nancy’den gelerek forvette Afrika hızını perçinleyen isim oldu. Everton’dan kiralanan Yabo ile birlikte Fenerbahçe, içinde artık Brezilyalılar dışında Siyah Kıta’yı da temsil eden yeni bir çehre kazanmıştı.
Yeni Fenerbahçe yeni hocasıyla Almanya kampında şekillenmeye başladı. Zaten aynen Türk Milli Takımı gibi hazırlık maçlarını sevmeyen Fenerbahçeliler A2 Alkmaar’a 2-0, Köln’e 5-2 yenildiler. Genk’e karşı alınan 3-0’luk galibiyet dekoratif kalsa da, 21 Temmuz’da Muenchengladbach’ta Galatasaray’a karşı Santos’un golüyle gelen zafer, yılın ilk gerçek sevinciydi. Ardından Sarı Lacivertliler, Sivas’ta, Batman’da ve Antalya’da Samsunspor’la maçlar yaparak, biraz da Anadolu’nun gönlünü fethetmek istediler. Ardından işler ciddileşti, sıra, Avrupa maçlarına gelmişti.
Trabzon maçı travmasıyla kaçan şampiyonluk, hepsinden kötüsü, Şampiyonlar Ligi’nin biletini direkt iptal etmişti. Şimdi İsviçre’nin Young Boys takımıyla yapılacak ön eleme maçı, bu dikenli cennet yolunun ilk adımıydı.
Sarı Lacivertliler’in o günkü kadrosunda Bekir, Bilica, Önder, Kazım, Gökhan Ünal gibi farklı isimler vardı. Emre ve Stoch’un golleriyle deplasmanda iki kere öne geçen Kanarya , son dakikalarda hakemin verdiği cömert penaltı ile 2-2 berabere kaldı. Bu maçın en kalıcı hasarlarından biri ise, aynı hakemin verdiği tamamen abartılı iki sarı kartla oyun dışı kalan Kazım’ın durumuydu. Bu haksız şekilde atılma, beş aylığına Kazım’ı aforoz edilme noktasına taşıyacaktı. Sebep ise belliydi: Elbet kaçan galibiyet birilerine fatura edilmeliydi!
Maçın İstanbul’daki rövanşında ilk yarıda Benvenue’nün dar açıdan attığı şok golle 1-0 geriye düşen Fenerbahçe’de Aykut Kocaman 2. yarıda ilginç bir şekilde Alex’i sahadan çıkarıyordu. Alex-Semih ikilisinin yer almadığı takımı son sekiz dakikalık oyunuyla “nöbetçi golcü” de kurtaramayınca tur hüsrana dönüşmüştü.
Ama bu sefer “Avrupa Ligi” umudu vardı. Ne de olsa, bu lige kalmak da, Sarı Lacivertli seyircilere ciddi bir teselli getirebilirdi.
Yunanistan’daki ilk maçta, PAOK seyircileri akıl almaz taşkınlıklar yapmış ve Sarı Lacivertli camia buna büyük tepki göstermişti. O maçı güzel bir vole golüyle 1-0 alan PAOK, İstanbul’da Emre’nin mükemmel golüyle maçı 1-0 kaybedince, iş uzatmalara gitti. Sonra da acı son geldi… 102 dakikada Müslimov beraberlik golünü atınca, işin rengi belli oldu. Fenerbahçe, bir aydan kısa bir zamanda, Avrupa Kupalarından iki kere elenmeyi başararak(!) taraftarlarını son anda kaçan şampiyonluğun ötesinde, yine kahrediyordu.
Lig maçları da start almış ve kötü sinyaller gelmeye başlamıştı. Büyük bir mücadeleden sonra 3-2 kaybedilen Trabzonspor maçı gibi...
Her şey birbirine eklenerek tabloyu karartıyordu. Aykut Kocaman’ın yine Trabzon’a karşı Alex’i yedek soyundurması ve maçın kaybedilmesi, sıkıntılı günlerin habercisiydi. Fenerbahçe kazanı su kaynatmaya başlamıştı…

Devamı Yarın…

26 Mayıs 2011 Perşembe

BIR TENISCININ PORTRESI..

Roland Garros'ta 2. turda Ispanyol Guillermo garcia Lopez e 5 sette yenilen Marsel Ilhan la mactan 24 saat sonra Antrenoru can Uner le beraber gorustum. Bir gun once maglubiyetin ardindan 15 saniye icinde kortu terkedip giden Marsel gitmis, yerine daha sakin ve bu macin getirdigi tecrubeyi hazmetmeye valisan bir genc adam gelmisti. Yanlarinda arkadasi ve sparring partneri Erhan Oral, ve kiz arkadasi Ksenia da vardi.
Garcia-Lopez, su anda dunya 33. cusu ve bu yil subat ayinda 23. culuge kadar cikmis.Gecen yil bangkok turnuasini kazanirken yari finalde Rafael Nadal' i yenebilmis bir oyuncu! Yani Ilhan'in ona karsi aldigi skor az basari degil. Son sette kendi servislerini ortalama 40-15 le kazanan Ilhan, sayet 6 servis kirma topundan birini degerlendirebilse, buyuk ihtimalle bu maci kendi servisiyle kazanacak, belki son 16 nin yolunu acabilecekti. Can Uner "kritik noktalarda cok iyi servis atti, zaten tecrube farki o ince noktalarda oynadi" diyor o sanssiz anlar icin...
Benim o macla ilgili yorumum ise su: turk tenis tarihi o maci seyretti sanki dun. Evet Marsel Ozbekistanda dogdu, Turkiye de degil. Ama tenisini neredeyse en basindan Turkiye de bir Turk kulupte, turk hocalarla gelistirdi ve bu turk tenisinin basarisi. Marsel artik bu turnuadan sonra, kiminle oynarsa oynasin, herkesi yenebilecegini ve baska bir seviyeye tirmandigini gosterdi. Gercekten buyuk bir hayran kitlesini 2 kritik mac yaptigi 17 numarali kortta kendisine cekerken kendini asti ve genc turk teniscilere de "biz de bu isi yapabiliriz" ozguveni verdi... Biraz daha az sinirlense, rakibinin servisinde 0-40 ta ust uste 3 servis kirma topundan birini kullanabilse, belki bu turnuanin flas ismi haline gelip ceyrek finali zorlayacakti. Ama bu Haas galibiyeti, eleme turlari ve Lopez maglubiyetinden sirf yasadigi tecrubeleri aktifine katarsa, onunde uzun bir kariyer ve yuzlerce turnua var. Marsel bu gidisle dunyada ilk 50 ye bir yil icinde yerlesebilir derken emin olun mutevazi bir hedef koyuuorum onun kapasitelerini dusundugumde. Simdi hedefinde Ingiltere cim kortlari ve Wimbledon elemeleri var... Yolun acik olsun Marsel. Hic tanismadigin Nazmi Bari ve Fehmi Kizil in ve tum Turkiye nin gozleri uzerinde!

BIR TENISCININ PORTRESI..

Roland Garros'ta 2. turda Ispanyol Guillermo garcia Lopez e 5 sette yenilen Marsel Ilhan la mactan 24 saat sonra Antrenoru can Uner le beraber gorustum. Bir gun once maglubiyetin ardindan 15 saniye icinde kortu terkedip giden Marsel gitmis, yerine daha sakin ve bu macin getirdigi tecrubeyi hazmetmeye valisan bir genc adam gelmisti. Yanlarinda arkadasi ve sparring partneri Erhan Oral, ve kiz arkadasi Ksenia da vardi.
Garcia-Lopez, su anda dunya 33. cusu ve bu yil subat ayinda 23. culuge kadar cikmis.Gecen yil bangkok turnuasini kazanirken yari finalde Rafael Nadal' i yenebilmis bir oyuncu! Yani Ilhan'in ona karsi aldigi skor az basari degil. Son sette kendi servislerini ortalama 40-15 le kazanan Ilhan, sayet 6 servis kirma topundan birini degerlendirebilse, buyuk ihtimalle bu maci kendi servisiyle kazanacak, belki son 16 nin yolunu acabilecekti. Can Uner "kritik noktalarda cok iyi servis atti, zaten tecrube farki o ince noktalarda oynadi" diyor o sanssiz anlar icin...
Benim o macla ilgili yorumum ise su: turk tenis tarihi o maci seyretti sanki dun. Evet Marsel Ozbekistanda dogdu, Turkiye de degil. Ama tenisini neredeyse en basindan Turkiye de bir Turk kulupte, turk hocalarla gelistirdi ve bu turk tenisinin basarisi. Marsel artik bu turnuadan sonra, kiminle oynarsa oynasin, herkesi yenebilecegini ve baska bir seviyeye tirmandigini gosterdi. Gercekten buyuk bir hayran kitlesini 2 kritik mac yaptigi 17 numarali kortta kendisine cekerken kendini asti ve genc turk teniscilere de "biz de bu isi yapabiliriz" ozguveni verdi... Biraz daha az sinirlense, rakibinin servisinde 0-40 ta ust uste 3 servis kirma topundan birini kullanabilse, belki bu turnuanin flas ismi haline gelip ceyrek finali zorlayacakti. Ama bu Haas galibiyeti, eleme turlari ve Lopez maglubiyetinden sirf yasadigi tecrubeleri aktifine katarsa, onunde uzun bir kariyer ve yuzlerce turnua var. Marsel bu gidisle dunyada ilk 50 ye bir yil icinde yerlesebilir derken emin olun mutevazi bir hedef koyuuorum onun kapasitelerini dusundugumde. Simdi hedefinde Ingiltere cim kortlari ve Wimbledon elemeleri var... Yolun acik olsun Marsel. Hic tanismadigin Nazmi Bari ve Fehmi Kizil in ve tum Turkiye nin gozleri uzerinde!