16 Haziran 2015 Salı

MHP KİLİDİ HANGİ PARTİYE UYACAK? | Bedri Baykam | 16 Haziran 2015 tarihli makalesi..



Şu anda ülkemizin mücadeleci yurtsever halkı ve aydınları seçim sevincini rafa kaldırdılar ve artık koalisyon dedikoduları havuzunda yüzüyorlar. Halkımızın söyleminde genellikle daha çok neyi istemediklerini öne çıkaranların sesi duyuluyor: “HDP ile ortaklık yapmayı nasıl düşünürsünüz?” diyen MHP’liler veya sol ulusalcılar, “AKP ile ortaklık gündeme bile gelmemeli” diye haklı tepki veren Atatürkçüler ve sol kesim, veya toptan her şeye “hayır” demeyi bir meziyet olarak göstermek isteyen MHP yöneticileri gündemi belirliyorlar. CHP ve HDP yöneticileri ise, diyaloğa daha açık bir tavır sergileyerek “süreci” izlemekle meşguller...

AKP’Yİ YANLIZ BIRAK”
Geçen Cumartesi “AKP’yi yalnız bırak” başlıklı bir çağrıya imza atarak toplumu ikaz ettik. AKP’nin katılacağı hiçbir hükümetin yolsuzluklarla mücadele edemeyeceğini, Kaçaksaray’la hesaplaşamayacağını ve o hükümete giren partinin açıkça rejim düşmanlığı yapan bir yapının ortağı haline geleceğini, AKP’ye “koalisyon yapılabilir herhangi bir siyasi parti” gözüyle bakılamayacağı aktarıldı. Bunların maalesef üstü kapatılamaz doğrular olduğunu biliyoruz.
Tabii bu ikazın bir sonraki duruşu, çözümsüzlük olamayacağına göre, CHP- MHP- HDP üçgeninde oluşabilecek bir çıkış kapısı aramaktan başka bir yol kalmıyor! Bu da tabii, ancak Davutoğlu görevi RTE’ye iade ederse gündeme gelebilecek bir alternatifler dizisi! RTE, sürpriz bir çıkışla, Davutoğlu başaramazsa görevi Kılıçdaroğlu’na vereceğini açıkladı. Ama...

HANEDAN’IN KABUSU!
RTE ve AKP, her ne kadar şu anda MHP inadı yüzünden üçlü muhalefet grubundan bir hükümet çıkacağına inanmasalar bile, bu onların alabileceği bir risk değil. Bu nedenle, şu anda AKP ve Hanedan, iktidarı kaybetmekle ilgili bir kabus yaşamamak için, acil yollar üretip MHP ile anlaşmanın şartlarını zorlayacak.
AKP’nin bu kadar ağır verilerle dünyanın gözü önünde suçlandığı bir ortamda, MHP’li 18 vekili bir de üstüne bakanlık vererek transfer etmeye kalkışacaklarını -manşetten dedikodulara rağmen- sanmıyorum. Bu artık abartı olur. Onun yerine MHP ile “legal” görüşmeler yapılıp bol vaatler verilerek hükümet kurulmaya çalışılacak, belki olası transfer görüşmeleri, bu dönemin ileri bir tarihine atılacak! Şu anda gösterdiği iletişimsizlik tavırları içinde, MHP “nazlı kız tarafı” statüsünde!

AKP’NİN TERCİHİ MHP!
MHP’nin, AKP’nin bol vaatli tekliflerine dur diyemeyeceğini düşünmek pek yanlış değil. Ama buna rağmen, diyelim ki Bahçeli’nin inadı tam tuttu ve o yolu da kapadı. Hatta CHP yollarını da kapadı! O zaman B planımız ne olmalıdır? Unutmayalım ki, yaşamda en önemli plan, B planıdır. Her ne kadar ABD ve büyük medya, AKP-CHP koalisyonu için düğmeye basmış olsa da, AKP’nin ana arzusu ya MHP seçeneğidir ya da erken seçim! Bunun dışındakiler tatmin edici olamayacağı gibi, yolsuzluk dosyaları ve Yüce Divan tarzı cehennem senaryolarını da beraberinde getirir! Her ne kadar Bahçeli yolsuzluk konusunda çok esip gürlemiş olsa da, sonuçta bu konularda bir sağ partiyi sakinleştirmek, bir sol parti karşısında bunu başarmaktan 100 kere daha kolaydır! Burada MHP, tabanına karşı kendini korumak için, mesela birkaç eski bakanın kellesini isteyerek suların durulmasını sağlayabilir!
Burada RTE’nin 4 partinin liderleriyle görüşerek kendine imaj payı kapmayı gündemine alması, şimdiden ters tepti. Bahçeli Kaçaksaray’ı reddederek bu ortamı doğamadan yok etti. Bu hamleden sonra, Kılıçdaroğlu veya Demirtaş’ın RTE ile görüşmesi düşünülemez! Dolayısıyla RTE turları, koalisyon konusunda Baykal ile sınırlı kalabilir!

KİMİN B PLANI?
B planından söz ederken diğer konu, MHP’nin “muhalefet iktidarını” durdurması halinde, CHP’nin ne yapacağı ve ödünsüz muhaliflerin hangi “istemedikleri” seçeneği işaretlemeyi tercih edecekleri... Erken seçim mi, yoksa ABD’nin Derviş üzerinden tasarladığı AKP-CHP ittifakı mı? Tek tartışılmaz konu var: Unutmayın ki, birisi şu cümleyle köşede bekliyor: “Gördünüz mü? Her kafadan bir ses çıktı, anlaşamadılar, bizden başka seçenek yok!”. Yani çözümsüzlük duruşu, ölümle eşdeğer...

Ayrıca seçilen 550 milletvekilinden kaç tanesi, özlük haklarını kazanmadan bir “erken” ya da “yeniden seçim”i göze alabilir ki? Dolayısıyla önümüzdeki günlerde hangi senaryo üzerinden gidilirse gidilsin, milletvekillerinin koalisyon yanlısı olacakları tek kesin tahminimiz!

9 Haziran 2015 Salı

GÜNAYDIN GÜNEŞLİ TÜRKİYE! | Bedri Baykam | 9 Haziran 2015 tarihli makalesi..


Günaydın Türkiye! İki gündür artık doyasıya nefes alabiliyorsun! Artık güneşin sıcaklığını yüzünde hissedebiliyorsun! Üç eski dönem “muhalefet” partisinin milletvekili sayısı, AKP’nin “çaylak” vekil sayısını 34’le geçiyor. Türkiye’nin rengi döndü bile... Valiler, savcılar, bürokratlar, en azından “ne olur ne olmaz” diye düşünerek AKP’nin emir erleri gibi davranmaktan vazgeçecekler. Polisin, haramilerin, tomacıların baskı rejimi mecburen fren koyacak. Ürkek merkez medya, penguen dünyasının içinde gözünü yarım açabilecek. Hatta yargının bir kısmı tek ve gerçek patronlarını hatırlayacaklar: Adalet!
Bu seçimde halkın sandıklara her zamankinden çok sahip çıkması, her zorluğa karşın bu sonucu getirdi. Hem siyasi partiler, hem “oy ve ötesi” öyle güzel çalıştılar ki, kediler de, plakasız arabalar da ofsaytta kaldı! (Aklıma “diğer” partilerin hiçbir sandığa sahip çıkmadığı 90’lı yıllar geldi!)
POTANSİYEL SENARYOLAR
Türkiye bugün harıl harıl siyasi hamleleri ve koalisyon seçenekleri konuşuyor. Şayet üç muhalif parti sözlerini tutup AKP ile koalisyona girmezlerse, Davutoğlu güvenoyu alacak bir hükümeti kuramaz ve görevi iade eder. Ve ülkenin tüm yerleşik demokratik teamüllerine göre, görev 2. en büyük partinin başkanına, yani Kılıçdaroğlu’na verilir. Ancak tabii Kaçaksaray’ın yasalar ve demokratik teamüllerle bir ilişkisi olmadığından, senaryonun bu kısmı şimdiden şaibeli bir bölgeye çekildi bile. RTE, kendi sonunu getirebilecek hamleye izin veren bir demokrasi şampiyonu (!) değildir. Yani normalde “mecbur” olduğu bu görevlendirmeden kaçması, kendi görevinin sonu anlamına gelir! Bana inanmıyorsanız, yaşayan tarih Süleyman Demirel’e sorun! Ama RTE’nin notu belli olduğundan, şimdiden herkes “erken seçim”den bahsetmeye başladı! Bunlar arasında yandaş-kanalların piyasaya saldığı yalaka gazeteciler, akademisyenler olduğu kadar, AKP’nin sözde “hukuk” müşaviri Burhan Kuzu da var! O da “Hayret, ne yaptık biz, yalnız halka hizmet ettik” diyerek hiçbir şey anlamadığını kanıtladı! Bu arada hiçbir şey anlamayanlar grubunun içerisinde tabii ki AKP seçmen kitleleri de var. Balkon konuşmasında bu yıl düşüşlerini mi kutladılar, yoksa korku filmi seyrettikten sonra toplu uyanma seansı mı yaşadılar, bilemem!
FAŞİZM YAVAŞLAYACAK
Neden erken seçim diyorlar, biliyor musunuz? Çünkü hem iktidardan düşerlerse direkt Yüce Divan’ı boylayacakları malum, hem de koalisyonlarda, komisyonculuk, ihaleye fesat karıştırmak bu devirde kolay iş değil! Bu nedenle şimdiden kafa karıştıran farklı senaryolara girip, alaturka Başkanlık rüyalarının sona erdiği bu yeni dönemde, kendilerine bir çıkış kapısı sağlamaya çalışacaklardır. Artık ortada kah Can Dündar ve Cumhuriyet’i, kah Tuncay Özkan veya Balbay gibi siyasi aktörleri, kah demokrat sanatçıları halkın gözü önünde tehdit edecek, manevi işkence yapacak, işine gelen her davanın “savcısı” olarak kendini ilan edebilecek bir RTE olamayacak. Bu seçimlerin ortam rahatlatıcı tokadı siyasi sahnemizde patlamadan önce de, bu ülkenin gazetecileri, aydınları olarak, dün Silivri, Balyoz, İnsanlık Anıtı, bugün Can Dündar olayında, RTE ve onun “adaletsizliği”ne meydan okumaktan kaçınmadık, sorumluluğu üstlenerek, zindan veya beterinin riskini her zaman aldık. Şimdi ise, halkın şamarı ile, TBMM kompozisyonunda AKP azınlığa düştükten sonra, bu demokratik başkaldırı ve tepkilerde de farklı çevrelerden ciddi bir artış olacak... Sokakta gencin protestosu da, Parlamento kürsüsünde milletvekilinin sesi de farklı çınlayacak. Faşizm çatırdadığında, fareler gemiyi terk eder! Ne de olsa “Nemli kara ambar ortamını yaratan biz değildik” deme yarışındadırlar! Özellikle Saraylılar, karafatmalar dışında, bu nedenle bir de farelerden korkarlar!
HDP REALİTESİ

Geçen hafta kararsızları CHP’ye oy vermeye davet ederken, “bence şimdiden karar verenler, HDP’ye büyük ihtimalle yetecek. Yeni kararsızların da kayması ise, CHP’yi gerçek gücünden uzaklaştırır” demiştim. Sonuçta HDP, beklediğimden de 2 puan fazla oy almayı başardı. Böylece terör tehlikesi, ertelenmiş oldu, demokratik çözüm umudu Parlamento’ya taşındı. Açık konuşursak, sayısız insanın HDP’nin %10’u geçmesi karşısında çeşitli korkuları var. Ama gerçek şu: AKP saltanatının şimdilik görünen bitişi, HDP’nin göreceli seçim zaferinin getirdiği matematikle gerçekleşebilmiştir. Bundan hem herkes ders çıkaracak, hem de Türkiye siyasi arenasında yeni bir sayfa açılacaktır.

2 Haziran 2015 Salı

KARARSIZ OYLAR NEDEN CHP’YE GİTMELİ? | Bedri Baykam | 2 Haziran 2015 tarihli makalesi..


Bu yazının nedeni, kendi desteğimin CHP’ye yönelecek olmasıyla ilgili değil. Yıllardır uğraştığımız, mantık ve hukuk dışı %10 barajı kaldırılmış olsaydı, ben bu yazıyı yazmaz, seçimleri ilgiyle izler ve hatta sosyalist, yeşil, komünist, milli merkezci her türlü muhalif ismin parlamentoya girerek ülkenin yönetim merkezini renklendirmelerine destek verirdim. Demokrasinin yüz karası olan bu barajdan da, onu koyan ve sürdüren 12 Eylül zihniyetinden de nefret ediyorum.
AKP’nin tekrar tek parti iktidarı çıkması ülkenin felaketi olur. Nedenlerini tekrarlamaya gerek yok. Halkı Fransız veya Amerikan başkan modelleriyle kandırmaya çalışan ve tartışılmaz imparatorluk yetkileri isteyen bir Saraylı, yolsuzluğun üstüne gitmemeye yeminli milletvekilleri, biat etmiş emir bekleyen bürokratlar ve birilerinin “bir yerinin kılı” olmayı yeterli gören bir eğitimsiz seçmen kitlesi. Ülkeyi uçuruma yuvarlamanın tüm aktörleri seçim sonuçlarını tetikte bekliyorlar...

HDP TEORİLERİ ÇOK GRİ!
HDP, “Ben barajı geçersem, bu benden çok CHP’ye yarar” söylemini her kanaldan yayıyor. Cihangir aydınları bu söylemi damardan ısırmış durumda. Herkes CHP’nin değil, HDP’nin propagandası peşinde. Mantığın özü, HDP barajı aşarsa CHP’nin AKP karşısındaki oy oranının net artacağı şeklinde özetlenebilir. Bu teoriye Demirtaş’ın sempatik profili eklendiğinde, ortaya “yetmez ama evet”ciler benzeri kararlı bir grup çıkıyor. Umarım yeni bir “pişmanlar ordusu” yaratmayız!
Çünkü... Söylenecek çok şey var. Mesela matematik teorileri çok yanıltıcı olabilir. Biraz siyaset konuşalım. HDP barajı aşarsa, AKP’nin ortağı olması, 276’nın aşılmasına yardım edecek. Peki, o zaman HDP ve AKP’nin şu anlaşmaya yanaşmayacaklarının bir garantisi var mı: “Ben Apo’yu dışarı çıkarırım, sen de beni Başkan yapamasan bile önümü aç, benim fiili başkanlık şovlarıma karışma, zaten sonra da belki Apo yerimi alır”. Ben Demirtaş’ın verdiği sözlere rağmen bunun garantisini göremiyorum. Gezi olaylarında bile AKP korumacılığına soyunmuş, Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiğinde ayakta alkışlamış olan HDP, bunu mu yapmayacak? 2012’de Mardin’de “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” demiş bir Demirtaş, bu İmralı bağımlılığının getireceği ödünleri ve bazı bakanlık koltuklarını elinin tersiyle itebilecek mi? Bir yıldır sürdürdüğü genel Türkiye söylemleri, etnik-bölgesel siyaseti bıraktığı anlamına mı geliyor? Ne yazık ki sanmıyorum. Unutmayalım ki bunun için elle tutulur bir gerekçe yok. HDP, son süratle kendisini Haziran ortası pazarlık masasına atmaya çalışıyor. Ayrıca diğer eşbaşkanların da Demirtaş’ın söylemine açık destek verdiğini pek göremiyoruz. Her an Demirtaş izole edilip, “az konuşanların” B planına geçilebilir! HDP’nin parlamentoya girmesinin teröre karşı bir sigorta olabileceği de doğru bir tespit. Ama CHP’den ödünç istenen oyların kayma limitini kim tespit edebilir ki? Bence şimdiden karar verenler buna büyük ihtimalle yetecek. Yeni kararsızların da kayması ise, CHP’yi gerçek gücünden uzaklaştırır.

CHP’NİN SOMUT KİTLESEL VAATLERİ
Baykal’ın CHP’si laikliği fazla savunuyor, pek bir proje üretemiyor diye eleştiriliyordu. Laikliğin yok olduğu bir Türkiye’de, sırayla hukuk ve demokrasinin de nasıl öldüğünü zaten yaşadık. Ama genel söyleme bakarsak, CHP’nin bu sefer hem dar gelirliye, hem yatırımcıya tutarlı ve somut vaat ve projeler getirdiğini görüyoruz. Emeklilere 2 maaş ikramiye, asgari ücretin arttırılması, dar gelirlilere verilen umutlar... Öte yandan “Merkez Türkiye” projesi, en tutucu işadamlarının bile ağzının suyunu şimdiden akıtıyor. Seçmen profilinin en tepe ve en altına umut taşıyan bu atılımı, nerelere gideceği belirsiz bir HDP sapmasıyla tehlikeye atarak gücünü budamaya değer mi?

HERKES OY AVCILIĞINA, SOKAĞA!
Seçimlere 5 gün kala, herkes çevresindeki muhalif ve şikayetçi vatandaşlarla konuşup bu defa sandığa gitmeyen insan sayısının 2-3 misli azalması hedefine yönelmeli, inandığı muhalif parti adına sokak çalışması yapmalı. Keşke CHP, Vatan Partisi ve diğer merkez/sol partileri kendi çatısında birleştirseydi de sağa sola kaçan oyları küçümsemeseydi! Bir ikaz daha: MHP’yi “muhalif” görenlerin bu partinin geçmiş AKP ilişkileri şeceresine göz atmalarını ve MHP örgütlerinin “AKP’nin yeterince muhafazakar olmamasından şikayet ettiklerini” hatırlamalarını rica edeceğim. Keşke MHP de, “hiçbir surette, AKP ile pazarlık masasına oturmam” sözünü yüksek sesle verebilmiş olsaydı! Artık top sizde. Özgür iradenizle, inandığınız parti için yoğun sokak ve sanal alem çalışması yapmak, ardından Pazar günü sandıkları canınız pahasına korumak, yeni vatani göreviniz!



26 Mayıs 2015 Salı

EVREN TEK SUÇLU MUYDU? BİRAZ BELLEK LÜTFEN! | Bedri Baykam | 26 Mayıs 2015 tarihli makalesi..


          Tarih ciddi iştir. Günümüzün egemen güçlerinin sipariş ettiği sonuçları elde edebilmek için, bazı yorumlara balıklama atlayarak yazılmaz. Bunu yaparsanız, o anda bir kalabalıktan destek gelse bile, rezil olursunuz. Çünkü tarihin değiştirilemez verileri vardır. Bunları ancak bir yere kadar yok sayarak yeni kuşakları kandırmaya çalışabilirsiniz. Maalesef bir çok aydınlarımızdaki bu aymazlık acı veriyor.
          Evren’in ölümünün ardından yaşanan dalgalanma henüz bitti. Diktatörün “marifetlerini” çok iyi biliyoruz. 12 Eylül sonrası yaşanan hukuksuzlukları, parti kapatmaları, işkenceleri veya aydınlara, kitle örgütlerine uygulanan ağır baskıları, herkesin içini yakan idamları unutmak mümkün mü?
          İyi güzel de, Evren ve ekibinin 12 Eylül sonrası işledikleri bu ağır suçlar, 12 Eylül öncesi, aşırı sağcı ve solcu terör örgütlerinin ve onların vukuatlarını seyretmekle yetinen siyasilerin dev suçlarını örtebilir mi? Tabii ki hayır. Günümüz gençliğine bir hatırlatma: Özellikle 12 Eylül’den önceki son 3-4 yıl, sağ-sol terör örgütlerinin birbirlerine karşı giriştikleri kırım yarışının bilançoları dehşet vericiydi. Günde 5-10 gencin ölümüyle başlayan süreç, 1979-80’e gelindiğinde artık her gün akıl almaz şekilde 20-30 cinayete ulaşmıştı. Taraflar, birbirini toptan imha ederek “galip” gelebileceklerini sanıyorlardı. Türkiye’de sabah sokağa çıkan hiç kimse, akşam eve sağ döneceğinden emin değildi. Mahalleler ayrılmış, duraklar taranıyor, kahveler bombalanıyordu. Buna karşın parlamentonun iki büyüğü, AP ve CHP bir araya gelmiyor, terörle mücadele yasası çıkartmıyor, ve yüzlerce turu inatla harcayıp bir Cumhurbaşkanı bile seçemiyor, Türkiye kan ağlıyordu. Halkın psikolojisi ve ekonomi bitikti. İnanmıyorsanız, çevrenizde 50-60 yaş ve üzerindekilere sorun! Veya arşivlerine dalın!
           İki tabloyu birleştirdiğimizde: Evet Evren demokrasiye, laikliğe karşı, en faşist yöntemlerle saldırıya geçip ülkeye bugüne kadar süren akıl almaz zararlar verdi, özellikle solu darmaduman etti. Yobazlığın, yeşil kuşak teorisinin önünü açan, siyasi dengeleri alt üst eden Evren. Ama onun suçları kesinlikle 12 Eylül öncesi hayatı durduran terör örgütleri ve sorumsuz siyasilerin suçlarını örtemez! Evren öldü; ama o günlerde binlerce genci katledenler ve bunu seyredenler aramızda yaşıyor. İşte duymak istemeyeceğiniz acı gerçeği de ekliyorum: ne yazık ki 12 Eylül yaşanmasa, rutin (!) akışta binlerce genç daha birbirini öldürecek, ülke koca bir iç savaşa doğru yol alacaktı. Evren’in astığı gencecik çocuklar için haklı olarak bugün tepki veriyoruz, vereceğiz. Öte yandan 12 Eylül’ün insanlık dışı faşizmi ve işkenceleri, 12 Eylül öncesinin acımasız örgütlerinin tüm topluma ölüm saçma eylemlerinin sivil platformlarda durdurulamamasının korkunç bir sonucudur. Bunu reddetmek, “Dünya düzdür” diye inat etmekten farklı değildir.
          Bu hatırlattıklarıma karşı ne diyorlar, biliyor musunuz? “Efendim 12 Eylül geldi, terör şak diye kesildi. Demek ki bu cinayet ve provokasyonları ordu yapıyormuş!”. İnsaf! Televizyonlardan desteksiz atıp o günleri yaşamamış gençleri bu palavralara inandırmak mı “aydın” olmak? Yani her akşam TSK askerleri iki gruba ayırıp her birini sağ ve sol kıyafetlerle donatıp, gece de “hadi milleti vurun” diye sokağa mı salıyordu? Bu askerlerin de onları takip eden arkadaşları, aileleri, sevgilileri, düşmanları yoktu ve ertesi gün etrafa tek bilgi sızmadan bu katliamlar sürüyordu, öyle mi? Çürük masal bunlar. Şayet TSK darbeye ortam hazırlamak için yıllarca bu sürrealist provokasyon senaryolarına girişseydi, iktidarı ele geçirdiği gün gidiş planları yapar mıydı? 20-30 yıl, kımıldamadan iktidarda kalır,“emeklerinin parsasını” toplardı!
          80’lerde Evren ve ANAP iktidardayken, “Sansür ve İşkenceye Karşı İç Manzaralar” sergisini açmış bir sanatçının rahatlığıyla konuşuyorum. Bugün Saray emriyle 12 Eylül aleyhine kaplan kesilenlerden, o günlerde kaçı ağzını açmaya cesaret etti? Ben o dönemde risk alarak, 12 Eylül’ü “kendi topraklarında”, Kültür Bakanlığı’nın emrindeki AKM’de açtığım sergiyle en ağır şekilde eleştirdim, gülünç duruma düşürdüm. Sergide işkence kutuları, kitap yakma makinaları ve “muzır kutuları” vardı.

          Aydın olmak, moda olanı papağan gibi tekrarlamak değildir. Gerektiğinde saldırılmayı göze alarak şablona uymayan doğruları da söylemektir. “Bu kadarına vakit yetmez, Evren’in suçlarını anlatırız yeter” diyenler, ne aydın ne de tarihçi olabilirler. Meriç Velidedeoğlu’na da ayrıca teşekkür ederim. Geçen hafta 27 Mayıs Devrimi’ne ve mükemmel Anayasasına çelişkilerle saldıranların payını verdiği için...

19 Mayıs 2015 Salı

(REAL) MADRİD-MERSİN HATTINDAN TOP VE KÜLTÜR MÜNAZARALARI | Bedri Baykam | 19 Mayıs 2015 tarihli makalesi..


Geçtiğimiz hafta sonunu sevgili oğlumla Madrid’e Fenerbahçe seferine çıktık. Daha önce bir Lizbon seferinde Benficazede olmuş, Avrupa finalinin kapısından dönmüştük. Şimdi ise hedef daha büyüktü: Avrupa’nın en görkemli kupası! Futbolda Barcelona, Real Madrid ve Bayern Münih’le son dörde kalıp çarpışmak ne ise, basketbolda bunun karşılığına ulaştık, korkunç bir başarı bu.
Ekranlardan da görmüşsünüzdür ama o koca tribünleri içinden yaşamış biri olarak söylüyorum: Eminim ki dünya devi Real Madrid, tarihinde ilk defa kendi evinde konuk takım durumuna düştü. Fenerbahçe seyircisi, Madrid seyircisine fark attı, hatta maçın başında ezdi. Bu da olağandışı bir güç gösterisiydi.
Genellikle sanatçı ve yazarlar spor işlerine pek takılmazlar, renk belli etmezler. Ben ise “olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol” kavramından yola çıkarak, ne futbol ne de siyasi aidiyetimi saklamam. Bunun yarattığı kayıplara da razıyımdır. Beşiktaşlı Yalçın Doğan’ın koyduğu isimle “Fenerbahçe Cumhuriyeti”nin bir ferdiyim ben! Ama bu espriden bile nem kapıp, “vay efendim burası Türkiye Cumhuriyeti!” diye yüklenme refleksini canlı tutanların ülkesinde, başımıza hayli iş açmıştır sevgili Yalçın Bey! Sonuçta her takım tutan, arada siyasi konulara göstermediği bir hışımla bağırıp çağırsa da bundan büyük keyif alır! Hatta bu işten anlamayanlara da -itiraf edeyim- biraz acıyarak bakılır. Aynen onların bize küçümseyerek baktığı gibi! Bu yetişkinlerin -biraz mantıksız olsa da- bir ömür boyu ergen ve genç kalma yöntemidir belki. İşte o dev spor endüstrisi, bu hislerin en tatlı sömürüsü üzerine inşa edilen milyarlarca dolarlık, büyüyen bir okyanustur.
Bu okyanusun en büyük kulübü, Fenerbahçe’yi yarı finalde eleyip şampiyonluğu kazanan Real Madrid’dir. Bu vesileyle, Suphi’yle birlikte Madrid’in en önemli müzelerini gezdik. Ama ömrü boyunca sayısız müze gezmiş biri olarak Real Madrid’in stadı Bernabeu’nun içindeki bu müzenin beni Prado ve Reina Sofia müzelerinden neredeyse daha çok etkilediğini söyleyebilirim. İnanın “yok böyle bir şey!” demek hafif kalıyor. En çağdaş görsel-işitsel yöntemlerle dijital devrim ve günümüzün her sunum olanağıyla orada Real Madrid’e katkı vermiş istisnasız her kişinin en güzel resimleri, istatistikleri, golleri, her şeyi tarihteki yerini almış. Kendi kulübüm ve Real Madrid arasındaki uçurum, maçta oluşan 9 sayıcık kadar değil, buradan Himalayalara kadar. Çünkü Fenerbahçe geçmişini kucaklamayı başaramıyor. Neyse, bu da ayrı bir araştırma ve yazı konusu deyip geçelim. Ama sırf bu müzeyi görmek için bile Madrid’e gidilir.
Tabii bunu bir avunma yöntemi olarak görmeyin. Fenerbahçe, oynadığı her iki maçta da konsantrasyonunu kaybedip ilk çeyrekte 25 sayı geriye düşmeseydi, şampiyon olması işten bile değildi. Madrid maçında fark 25’ten 9’a indikten sonra 3’lük atma şansını bile kullandı Fenerbahçe ama başaramadı. Ardından CSKA maçında da 25 farkı kapatıp oyunu 77-77 yapmayı da becerdi ama son kertede doğru kartları desteden çekemedi.
Yazık oldu. Ama Real’in tecrübesi ve kurduğu firesiz dayanışma ağları, aradaki farkı kaçınılmaz hale getirdi. Yine de sarı-lacivertlileri tebrik etmek lazım! O muhteşem seyirciyi maçların başındaki konsantrasyon kaybı seansları dışında gururla maç izletecek kıvamda tuttular.
Emre’nin ise Mersin’de attığı son dakika golü, herhalde kariyerinin en değerlilerinden. Ama hepsinden önemlisi, o gol yalnız futbol sezonunu kurtarmakla kalmadı. Aynı zamanda Madrid’de sıkıntı içinde kıvranan binlerce seyirciye yaşam oksijeni bağladı. İletişim dünyamızın harikalarıyla o gol aynı anda dev bir sevinç zelzelesi yarattı Madrid’de...
Müzelerin bitmez tükenmez turları ise, yorucu olduğu kadar büyüleyiciydi. Reina Sofia müzesinde Picasso’nun ünlü Guernica’sının başında, tek hedefleri yapıtın fotoğrafının çekilmemesi olan 10 koruma vardı! Gülünç geldi. Çevremizde yüz milyon görüntüsü var! Neymiş, ailesi böyle tercih ediyormuş. Pardon? Citroen’e babalarının isim hakkını alakasız şekilde devredebilen ailesi mi söz konusu?
Son söz: Madrid’e o ünlü üçgende Prado, Reina Sofia ve Thyssen Bornemisza müzelerini gezin. Ama şu şartla: Çıkar çıkmaz çantanıza sahip çıkarak kaçın! O bölge, tüm profesyonel 1. sınıf yankesicilerin cirit attıkları alan. Firesiz çıkmak mümkün değil.

İspanya, yalnız spor değil, kültür endüstrisindeki dev rolü ve paha biçilmez sayısız eseriyle de yeryüzünün en prestijli ülkelerinden biri olarak parlamaya devam ediyor. Bizim ise ortaçağ prangamızdan kurtulma şansımızı zekice kullanmak için 3 haftacığımız kaldı... 19 Mayıs gençlik ve spor bayramımız kutlu olsun!

12 Mayıs 2015 Salı

VENEDİK’TEN İĞNELEMELER...... | Bedri Baykam | 12 Mayıs 2015 tarihli makalesi..


İstanbul sanat dükalığının 2015 Venedik seferi Pazar günü sona erdi. Paris’in tüm trafiğini nasıl metrolar sağlıyorsa, burada da aynı işlevi gören, Büyük Kanal üzerindeki ”vaporetto”larda yaşanan sanatsal kitle ile yerel halkın zoraki sarmaş dolaşı durulmuş oldu.
Sanat ciddi ve kalıcıdır. Bu köşede bazen sanat yazılarım oluyor ama böyle dev bir uluslararası bienalin ciddi eleştirisini buradan size taşıyamam! Bunu yapmaya kalkışmak, evinizin salonunda Dünya Şampiyonası finali oynatmaya benzer. Zaten her şeyi 3-5 günde görmeniz, hele aynı anda siz de sergi açıyorsanız, imkansız. Tekrar dönmek lazım. Dolayısıyla şimdilik sizlere Venedik Bienali etrafında uçuşan bilgi veya “dedikodular” hakkındaki kısa iğnelemeler iletmekle yetineceğim.
Nasıl ünlülerin sempatik tenis oynayışlarını profesyonel tenis turnuaları ile karıştıranlar olduysa, aynı şekilde, sanatı bir para ve iktidar hırsının aracı olarak görenlerin hamlelerini de sanat dünyasının ciddi buluşmaları ile bütünleştirmeye çalışanlar var. Hırsı nedeniyle kimilerinin dikkatini çeken ve egosu güneşe ulaşmış beyefendinin hükümet ve Saray ailesi destekli davetiyle Venedik’i gören bazı gazetecilere soralım: Nereye hangi vesileyle gittiğinizi hiç mi bilmeden koşuverdiniz 4 gün oralara? Konu dedikodu yazarlığı olsa bile, insan meraktan herkesin ağzında dolaşan o Bienalin bir kataloğunu alıverir! Orada Türk olarak kimler var, bir bakar. Bienale katılmamak tabii ki ayıp değil. Ama basının katılmış algısı yaratması sağlıksız ötesi. Öte yandan Bienale resmi olarak katılmış Türk sanatçılardan da “katılmamış” havasıyla bahsetmek veya hiç bahsetmemek de ayrı bir gazetecilik iflası. Araştırmadan kaleme alınan her yazı faturadır. Örneğin geçen hafta ülkemizden katılanları size aktarmıştım. Ardından yayınlanan Bienal kataloğunda ise bu isimlere ek olarak Glasstress Gotika sergisinde heykeltraş Erdağ Aksel’in bulunduğunu memnuniyetle öğrendim. Ayrıca Makedonya Pavyonu’nun küratörlüğünü de Başak Şenova üstlenmiş. Güzel bir başarı. O şöhretli gazetecilerimiz Aksel veya katıldığım Jump sergisinde olan Denizhan Özer gibi gerçek katılımcılara neden hiç değinmedi veya ancak bazen değinmekle yetindi?
Umarım Türk gazeteciler iki lüks davete katılmak için bir daha kendilerini bu tuzaklara düşürmezler: Bienalin, küratörlü sergisi, ülke pavyonları ve Bienalin resmi programında yer alan “Collateral Events”leri var. Bunlar dışında Venedik’te o tarihlere “denk getirilerek” yapılan sergiler Bienal parçası olmadığını basının tabi ki (!) bilmesi gerekirdi. Lütfen siyasetimizin dejenere yapısını, sanat alanına da taşımayalım. Sanat, kimilerinin sandığı gibi para, iktidar ve şaşaalı gösteriş alanlarının gözü dönmüşlüğünden başka bir şeydir. Sanatsal duygular, kimi zaman bir başka yüzyıl sanatçısıyla girilen diyalogda, haftalarca okunan bir kitabın sararmış sayfalarında ya da boyası bitmiş bir ressamın tualini beyniyle gözden geçirişinde belki aranabilir... Dersin sonu.
Bienale gelince, ana küratör Okwui Envezor, siyasi göndermeleri pek eksik olmayan bir bütün oluşturmuş. Le Monde gazetesi de sergi hakkında yazdığı ilk geniş değerlendirmede, Sarkis’in Türkiye pavyonunda yaptığı çarpıcı serginin fotoğrafını kapaktan verip yazıda da farklı bir soruyu çekinmeden dile getirmiş: Bu kadar siyasi iyi niyetli ağırlığı olan bir buluşmada, Gezi’nin hemen ardından hapiste yatan onca laik gazeteci ve aydın varken, bu yazarlar aleyhine açık demeçler veren Kutluğ Ataman’ın sergide işi ne?
Aynı sergide, mesela Brezilya adına katılan üç sanatçı, Andre Komatsu, Antonio Manuel ve Berna Reale, 2013’te Brezilya’da Gezi’nin devamı gibi yaşanan ağır olayları mercek altına alabilmişler! Bu tabi Türkiye adına yapılamaz bir şey, çünkü maalesef sansür ve daha önemlisi kapitalin oto-sansürü, ortaya hep farklı yaklaşımlar taşıyor. “Politically correct” sayılacak garantili tavırda işler geçer akçe hep! Brezilya sergisinin adı da “O kadar çok ki, buraya sığmıyor!”. AKP iktidarında böyle bir Türkiye Pavyonu olsa, Saray, MGK’yı toplayıp İtalya’ya savaş açmaya kalkar!

Venedik Bienali bu sene “Altın Arslan”ı San Lazarro adasındaki Mekhitarist Manastırı’nda açılan Ermeni Pavyonu’nun “Armenity” sergisine verdi. Uzaklığı nedeniyle nispeten çok az kişinin gezdiği bu serginin ödülü, tabii ki politik. Yani karar önceden alınmış; aynı Eurovision oylamaları gibi... Bu davranış biçiminin sanat alanına da sızması üzücü. Yoksa kimse saptırmasın, Ermeni kardeşlerimizle barışı bizlerden daha çok isteyen yok. Ama hangi demokratik temel üstünde, ne pahasına, hangi diyalog(suzluk)la? Yanıtsız sorular ileriki günlerde sevgili okurlar...

7 Mayıs 2015 Perşembe

OPENING TODAY | Bedri Baykam at the Venice Biennale‏



Bedri Baykam in Venice Bienale/Collateral Events with the new version of his EmptyFrame work which he exhibited first in New York in 2013 and then in Istanbul. Vernissage is TODAY the 7th of May, at 6 PM with Nine Dragon Heads group exhibit JUMP INTO THE UNKNOWN, at Palazzo Loredan dell'Ambasciatore, Dorsoduro. Vaporetto Line 1 - stations Ca'Rezzonica or Accademia.