18 Kasım 2014 Salı

TARHAN VE "ANA P" YORUMLARIM.... | Bedri Baykam | 18 Kasım 2014 tarihli makalesi..


Değerli milletvekilimiz Emine Ülker Tarhan, geçtiğimiz hafta "ANA Parti" adını verdiği yeni siyasal oluşumun kuruluş dilekçesini, kurucular listesiyle beraber İçişleri Bakanlığı’na sundu.
Tarhan son derece sağlam karakterli ve saygın bir isim. Halktan ve gençlerden de büyük destek görüyor. Tarhan'ın Sivil Toplum Kuruluşları tarafından Cumhurbaşkanlığı’na aday gösterildiği toplantıyı bizzat yönetmiş ve bu bilgiyi kamuoyuna duyurmuş biri olarak, kendisine uzak bir insan olmadığımı hemen anlarsınız.
Tarhan'ın kararının son derece samimi ve duygusal bir eylem olduğu ortada. Gerekçelere bakacak olursak da, ortada ciddi bir "provokasyon" var: Çankaya adaylığı için imzaların “tepeden” kesilmesi, Olağanüstü Kurultay'da Kılıçdaroğlu'nun demokratik mücadeleyi neredeyse imkansız kılmaya çalışan tavırlarını, parti yönetiminin kabul edilemez kararlarına tepki verenlerin küstürülmesini, ilk etapta sayabiliriz. Keza geçen hafta Süheyl Batum'un Tarhan'ın istifasının adından verdiği demeçler bahane edilerek ihraç istemiyle disipline verilmesi, bu ağır ortamı daha da gerdi.
Herkesin siyasal parti kurma özgürlüğünü tartışmıyoruz. Bir de bu kritik dönemde, bu girişimin bir sonuca ulaşıp ulaşamayacağı konusu var ki, orası irdelemeye değer. Siyasal muhalefet konularında
çok deneyimli bir geçmişin sahibi olarak objektif bir değerlendirme yapmak istiyorum. Birincisi: Parti kurmak, rakı gibidir; şişede durduğu gibi durmaz. "Bütün aşklar tatlı başlar" diyen şarkı gibi, ilk günlerde umutlar taze çiçek gibi kokar, sonsuz bir enerji ortaya dökülür. Salon toplantıları yıkılır, hatta görkemli mitingler düzenlenir. Özel yemek ve toplantılarda hep moral yükselten konuşmalar yapılır ve yeni liderin gözüne girmek isteyen herkes -kusura bakmayın- bazen "yağcılık" olarak bile nitelenebilecek dolduruşlardan kaçınmaz. Çünkü "yer kapmak" için göze girmek, ikazlar yaparak soğuk rüzgar estirmekten daha makbul görünür. Hemen "yeni Erzurum ve Sivas kongreleri, Ankara'ya yapılacak uzun yürüyüşler"den söz edilir. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Samsun'dan Ankara'ya yürüyüşünün herhalde 1001 kopyası yapılmış ve tüm manevi güzelliklerine rağmen bu “hat” sulandırılmıştır.
Türkiye'nin en saygın isimleri, tüm zahmetlere rağmen bu misyonu üzerlerinde hissederek yola çıkmışlardır yakın geçmişimizde: Mümtaz Soysal, Yekta Güngör Özden, Vural Savaş ve Osman Pamukoğlu Kemalist solda parti kurarken, Cem Boyner, Besim Tibuk, Cem Uzan ve Sadettin Tantan da liberal veya sağ kanattan yapılan hamlelerde ilk akla gelen isimler.
Bugün hiçbir varlık gösteremeyen bu partilerin ilk önce hızı kesilmiş, ardından bekleme odasına, oradan da buzdolabına alınmışlardır. Kimi partinin nihai istikameti "morg" olurken kiminin kaderi de "Tabela Partisi" şeklinde bitkisel yaşamda geçmektedir.
Tarhan'ın partisi de daha doğum anında sorunlarını dünyaya taşımıştır. Partinin kurmaylarından Yunusoğlu,
"Ulusalcı değil, merkez partiyiz. Bizde AKP'li, CHP'li, eski ANAP'lı da var" şeklinde bir demeç vermiştir. Partinin adı da meşhur "4 eğilimli ANAP"ı çağrıştırdığına göre, pek yakında itirazlar, ayrılmalar, hayal kırıklıkları başlayabilir . Türkiye'de her kafadan farklı ses çıkaran muhalefetin kaygan zemininde herkesi mutlu etmek kolay değildir! Ayrıca İşçi Partisi'nin Milli Merkez'le beraber oluşturmaya çalıştığı harekete, onu yok etmek isteyen bir alternatif olarak karşı çıkıyor görünmek, bu topraklarda "hayra vesile" değildir. Geçen haftalarda gündeme taşıdığımız "barajı aşacak yeni muhalefet partisi" olmak isteyen herhangi bir hareket, benzerlerinden kaçarak bir yere varamaz. Nitekim Tarhan'ın partisinin önde gelen isimlerinden Emekli Tuğamiral Türker Ertürk hakkında Milli Merkez hemen "bizimle bir ilişkisi kalmamıştır" şeklinde sert bir bildiri yayınlamıştır. Önümüzdeki günler, henüz bebek olan bu yeni oluşum ayağa kalkıp yürüyemeden meydana gelecek çok daha sert ve yıldırıcı kapışmalara gebedir.
Amblemine baktığımızda bile görebileceğimiz gibi Tarhan'ın partisi, aceleye gelmiştir. Dayanışma ağları ve kökleri, kısa-orta vade stratejileri oluşturulamamıştır. Hesaplarının gerçek hayatla örtüşmemesi, beni şaşırtmayacaktır.
Tarhan bence tecrübesizlikleriyle boğuşacağı sulara yelken açmıştır.
Ya kendi çizgisine yakın siyasal oluşumlarla ortak hareket edeceği bir platforma adım atmalıydı ya da sabırla CHP içerisinde mücadele devam etmeliydi. Bu rota, ilk döneminden hemen sonra doğal akışta gelişecek iç çatışmalar ve mali örgütlenme sorunları da eklendiğinde, ciddi Gordion düğümlerine gebedir.

11 Kasım 2014 Salı

SANAT DOLU BİR KASIM... BİR YAŞAM! | Bedri Baykam | 11 Kasım 2014 tarihli makalesi..


           Geçen hafta, arşiv birikimimden bir kitabım çıktı. Sanat kariyerim hakkında ilk haber, 10 Mayıs 1963 tarihli Ulus Gazetesinde yayınlanmış. Ertesi gün de Cumhuriyet’te:
"Resim alanında yeni bir 'Harika Çocuk". O günden bu yana geçen 50 yıl içinde Türk ve dünya basınında çıkan haberler arasından derlenmiş 1000 sayfa,  büyük boy bir ciltte yayınlandı. Her bir haber kendi dilinde bırakıldı. Fransızca, Arapça, Almanca, Japonca, Çince, Korece, Hintçe, İsveçce, Norveçce, Gürcüce gibi onca dil ve tabii İngilizce... Ama, ana 3-4 dil üzerinden herkes genel gidişatı takip edebilir. Belki bu kitabın en büyük işlevi, genç kuşağa arşiv bilincini getirmesi, sanal dünyaya güvenip oturmamalarının olası faydalarının dökümü... Bir de üretimi kolay görünen bu kitap, 5 yılda ancak çıkarılabildi! Sahra çölünü motosikletle aşmanın ne kadar zor veya kolay olduğunu ancak bunu deneyen bilir!
          Yine geçen hafta Piramid Sanat'ta bir sergi açıldı:
"Türk Çağdaş Sanatının Devrim Yılları: 80'ler". 11 sanatçımızın 80'lerde ürettikleri işler yer alıyor sergide: Hale Arpacıoğlu, Mevlut Akyıldız, Aydın Ayan, Bedri Baykam, İsmet Doğan, Serhat Kiraz, Kemal Önsoy, Bünyamin Özgültekin, Mithat Şen, Yusuf Taktak ve Şenol Yorozlu. 12 Eylül'ün getirdiği karanlık ortamın içinde insanlar nefesi sanatta bulmuş, sanat ve mizah dergilerinin satışı patlama yapmıştı. O ortamda sinemamız, yazarlarımız, ressamlarımız en üretken ve yenilikçi dönemlerini yaşamışlardı. Aynı 80'ler, batıda da şaşırtıcı, bol renkli dev işler üreten, yeni dışavurumcu sanatçıların egemenliği altındaydı. Bu sanatçıların ortak noktaları, 50'lerde doğmuş ve 80'lerin başından itibaren en çarpıcı işlerini üretmiş olmaları. Biz de aynı yaş ve yıl limitlerinde hareket ettik. Gerek teknik, gerek ebat, gerek yeni ifade şekillerinin hızla geliştiği bu dönemde, bazılarımız da siyasi duyarlılıkla hareket ederek 12 Eylül'ün zulmü hakkında işler ürettiler. 11 Ocak'a kadar sürecek olan bu sergi, tam bir müze ciddiyeti ile hazırlandı. 292 sayfalık kalıcı bir kitap da serginin tüm tartışma ve görsel kapsama alanını sanatseverlere taşıyor. Katalag yazarları: önemli aydınlarımızdan eski Cumhuriyet eleştirmeni Emin Çetin Girgin, ODTÜ'den ünlü sanat tarihçi Prof. Jale Erzen, Türk resminin önemli isimlerinden Prof. Tomur Atagök, 80’lerin bilindik kalemşörlerinden Can Külahlıoğlu. Kitapta, sergide de yer alan iki video çekimin dökümü de var. Emin Çetin Girgin, Yahşi Baraz, Yusuf Yaktak, Mevlut Akyıldız ve benim katıldığım bu söyleşiler de en açık dille dönemin tartışmalarını alevlendiriyor. Çünkü o dönemin başarılı sanatçıları, yalnız kendi kuşakları ve gençleri değil, kendilerinden önceki dönemin ünlü sanatçılarını bile doğrudan etkilediler. Onca belge ve fotoğraf, serginin destekçisi olarak mekanda izleyicilerle buluşuyor. 2005’teki Beral Madra’nın küratörlüğünde Karşı Sanat’ta düzenlenen sergiden sonra ilk defa gerçekleşen bu ender fırsatı kaçırmayın!
              Bir başka önerim ise, Contemporary İstanbul sanat fuarı. Bu sene 9. cusu yapılan bu büyük fuar, Türkiye'nin ve dünyanın en önemli galerilerini bir araya getiriyor. Her kuşaktan Türk sanatçıların yanısıra, bir çok uluslararası sanatçı da Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'ndeki bu büyük buluşmaya katılıyorlar. 13-16 Kasım tarihleri arasında olan bu fuarı da muhakkak gezin derim. Her yıl giderek gelişen "CI" fuarının kurucusu Ali Güreli, yönetmeni, 80’ler sergisi kitabında da katkısı bulunan ünlü eleştirmen Hasan Bülent Kahraman.
             Tabii fuarın gündeme getirdiği bazı olumsuz konular da var. Türk sanat ortamı, dışarıdan
sanat ithal ettiği kadar sanat ihracatı yapamıyor. Buna karşın Türk galeriler de yabancı sanatçıları ülkeye taşımaya devam ediyorlar. Bunun artısı eksisi tartışılır. Ama bir olgu var ki, cidden büyük bir ayıp. Kimi önemli Türk koleksiyonerler,
"ben artık Türk sanatı almıyorum, elimdekileri de satıyorum" diyecek kadar bilinçlerini yitirmişler. İster batı, ister doğuda, siz bir Alman veya Hintlinin buna benzer bir gaf yaptığını düşünebiliyor musunuz?
               Son sözümüz, kritik piyasa saptırmalarıyla Türk sanatına ciddi zararlar veren müzayedeciler hakkında. İki müzayede evinin fuarın son iki gününde fiyat kırmak istercesine müzayede tertiplemelerini öğrenip, şok oldum. Umarım gerçek koleksiyonerler, bu tavra karşı tepki gösterip o günlerde de fuara gitmeyi tercih ederler.
Müzayedecilerin kendi mesleklerini bu şekilde ağır hatalarla işportacılığa dönüştürmeleri büyük gaf.
              İşte böyle sevgili okurlar... "Atatürk haftası"nda, sizlerle sanat konuşmayı yeğledim. Arzu edenler bu hafta sanat fuarında benimle sohbete gelebilirler (LK111-Piramid Sanat standı)

4 Kasım 2014 Salı

“ALTERNATİF ARAYIŞLARI" VE BAYRAKÇI'NIN HATIRLATMASI | Bedri Baykam | 4 Kasım 2014 tarihli makalesi..


Cumartesi günü İstanbul Barosu’nun Kanlıca’daki "Barobahçe" tesislerinde yapılan "Milli Kurtuluş Öncüleri" toplantısına davetli isimlerden biriydim ve katıldım. 150 kişi civarında bir katılım vardı. Toplantı için çağrıyı yapanlar arasında İşci Partisi ve onun yakın çevresinde sıkça görülen farklı kökenlerden şahsiyetler vardı. Bir kere tabii ki toplantının adının, bir çok medya mensubu veya bir çok vatandaş için gayet saf veya tam tersine aşırı iddialı görüneceği kesin. Ama madalyonun diğer yüzüne bakalım: bu eleştirileri yapma lüksünü dillerinde hissedenlerin kaçı, çevrelerinde AKP'li olmayan ve "kabus yaşamayan" vatandaş görebiliyorlar? Açık konuşmak gerekirse, Türkiye'de artık kendisini büyük bir umutsuzluk hatta depresyon içinde hisseden insan sayısı hızla artıyor. CHP'nin arzu edilen birleştirici harcı ve dayanışmayı oluşturamaması, doğal olarak demokrat cumhuriyetçi güçleri farklı arayışlara itiyor. Yıllardır süren beyin fırtınaları, toplantılar ve ortak akıl çabalarında oluşan dostluklar artık bir nehir olup denize akmak istiyorlar.
             Bir çok konuşma yapıldı. Perinçek'in kararlı ve her zamanki gibi birleştirici konuşmasından sonra bir çok katılımcı söz aldı. Aralarında eski Ergenekon ve Balyoz sanıkları, eski 68'liler, çeşitli siyasiler vardı. Oluşabilecek yeni bir ittifakın partileşme olasılığından, İP'in adını ve simgesini değiştirebileceği bir kongreye gitmesine kadar her olasılık gündeme taşındı. Bu arada bir çok konuşmacı, kendini sakınmadan CHP'ye çattı. Parti'nin rota değiştirmesi, Güneydoğu’da ABD yörüngesine girmesi, Ekmeleddin projesinin kalıntıları, herşey söylendi. Bu arada tam tersine CHP'nin bu kadar ağır eleştirilmesinden duyulan rahatsızlığı da dile getiren bir çok konuşmacı oldu. Doğal olarak ses tonlarının arttığı anlar yaşandıysa da, bunlar sağlıklı olağan tartışmalardan öteye geçmedi, siyasi olgunluk ağır bastı.
              CHP'ye yöneltilen eleştiriler arasında en önemlisi, altyapının üstyapıyı belirleyememesiydi.
"Sosyolojik, akademik olarak CHP bitmiştir" veya "CHP artık kendini tasfiye etmelidir, misyonu dolmuştur" tarzı cümleler dikkat çekti. CHP İstanbul Milletvekili Ali Kemal Kumkumoğlu, CHP ile böyle sert bir ayrışmanın hatalı olacağını söyleyenler arasındaydı.
              Yaptığım konuşmada, hedeflerimizin aynı ama ulaşma yöntemlerimizin farklı olduğunu vurguladım. Hükümet ve "paralel yapı" arasında ne taraf, ne de hakem olduğumuzu hatırlattım. Tabii ki, ne Ergenekon tezgahçılarının, ne de yolsuzluğa batmışların yanında olamayacağımızı tekrarladım. CHP'nin yadsınamaz bir gerçek olduğunu
, 'kendini tasfiye etsin' demekle bunun olmayacağını, bu sözlerin 'ABD de kendini tasfiye etsin' demekten farklı olmadığını, CHP’yi yadsıyarak bir yere varılamayacağını aktardım. Ayrıca CHP örgütü ve seçmenlerinin içindeki büyük çoğunluğun da Y-CHP mantığına karşı olduklarını, bu büyük muhalif kitlenin de gözden çıkarılamayacağını hatırlattım. Bu oluşumun, oklarını CHP’ye değil, AKP’ye yöneltmesi gerektiğini ısrarla anlattım. Ana vurgum ise, siyasal anketçi SONAR'dan Hakan Bayrakçı'nın sözlerinin önemi ve açtığı kapıydı. Çünkü Bayrakçı’nın yaptığı analiz, barajı geçmesi halinde, 4. partinin "bir bölen" değil, tam tersine AKP iktidarını zorlayacak tek formül olduğunu ortaya çıkarıyor.
                Bayrakçı'nın yaptığı önemli hatırlatma şu: Güneydoğu'daki bağımsızlar ve BDP dışında, şayet AKP, CHP ve MHP'nin ardından 4. bir parti %10 barajını aşarsa, bu parti en az 55-60 milletvekili ve ötesini çıkarabilir. Bu da muhalefetin bilanço total hanesine eklenen bir rakam oluyor. Sonuçta bu toplantıdan farklı bir partileşme veya ittifak tablosu çıksa, bu yeni oluşum tabii ki CHP ve MHP’den milletvekili çalar. Ama AKP'ye daha büyük zarar verir. Örneğin, 4 milletvekili çıkaran bir ilde, başka bir parti barajı geçmezse, AKP 2. milletvekilliğini de alır. Halbuki başka bir parti barajı geçerse, AKP yine tekte kalır. Bu sistemle muhalefetin toplam sayısı 276’yı bile bulabilir. Aksi takdirde şu andaki tabloda CHP ve MHP’nin toplam oyu, en iyi ihtimalle %41-42 civarında geziniyor.
                   Emine Ülker Tarhan'ın istifası, siyasette yeni arayışlar konusunda yapılan spekülasyonları hızlandırdı. Bu arada
"TÜSİAD"ın da farklı bir laik parti arayışında olduğunu ve CHP'li çeşitli siyasilerle temasları sürdüğü” de konuşulanlar arasında. Tüm bu kaynayan kazanın  bize taşıdığı ortak akıl şu: Şayet sözünü ettiğim toplantı, örneğin Tarhan, CHP'li muhalifler ve farklı arayışlar gibi her yöne kayarsa, bu durum AKP'ye yarayan bölücü hareketler haline gelir. Ama tersine, mucizevi bir şekilde bu dallar birleşirse ise, karşımıza Bayrakçı'nın sözünü ettiği umut verici yeni bir tablo çıkar.

28 Ekim 2014 Salı

BENCE PARALARI FAİZİYLE GERİ ÖDEMELİLER! | BEDRİ BAYKAM | 28 Ekim 2014 tarihli makalesi..


Geçen hafta çok ilginç bir durum yaşadık. Bilmiyorum kaç okurumuz buna dikkat etti. Ben köşe yazıma sonu büyük bir "katastrofik" hüsranla biten "Perfect Storm", yani Mükemmel Fırtına filmini anlatarak başladım ve bizlerin de artık Türkiye'de benzer bir halet-i -ruhiyede yaşayan insanlar olarak, girdaba kapılmış şekilde kabus dolu senaryolara çekilip gittiğimizi anlattım uzun uzun. Gazetemizin arka sayfasında ise, Işıl Özgentürk, "Melankoli" başlıklı yazısında, Lars von Trier'in aynı adı taşıyan filmini aktarıyordu. Görmediğim filmde, Melankoli isimli bir yıldızın dünyaya çarpması bekleniyormuş ; Özgentürk'te de aynı adı taşıyan bu yıldızla ilgili filmi izlerken "Hay Allah sıkıldım artık, çarpsa da gitsek artık" diye düşündüğünü aktarıyor. Halbuki son zamanlarda Özgentürk, kendini artık neredeyse yaşamın içinde bu filmin bir tutsak seyircisi gibi seyreder hale gelmiş!
             Şimdi buna tesadüf demek mümkün mü? Tabii ki hayır. Eminim bir çok farklı sinema sever vatandaşımız, belki kendilerini aniden bir Tsunami veya deprem tarafından yutuldukları başka bir filmin göbeğinde hissediyorlar. Yaşadığımız zaman dilimi, resmen bize zehir olmuş durumda. Işıl hanımı ben aradım ve bu olağandışı -ama aslında şaşırtıcı da olamayan!- durumu sordum. Kendisi de tabii ki fark etmişti!
            Bir yandan ülke olarak yaşadığımız mahçubiyet ötesi yüz kızartıcı rota değiştirmeler, dünya kamuoyu önünde alay konusu olmak, sabah akşam
"koridor açtım açmadım" diye söz değiştiren bir "Başkan" (Siyasi sıfatı bir belli olsa vallahi onu da belirteceğim, ama bugün Türkiye'de Başgan'ın hangi Anayasaya göre ülkeyi nasıl yönettiği konusunda hiç kimselerin en ufak bir fikri bile yok!); siz deyin uçuruma, ben deyim okyanusun göbeğine doğru hızla seyreden bir ülkenin şaşkın fertleriyiz.
          Herhangi bir tehlike veya kötü olay karşısında, her aklını ve vicdanını kullanan insan, öncelikle bir "kriz masası" kurar, hasar tespiti yapar, bu içine düştüğü durumdan nasıl kurtulacağı konusunda toplantı yapar. Ama emin olun şu anda kimse de buna benzer bir bilinçli çaba görmek bile zor.
            Tam size sokakta alçakça infaz edilen askerlerimizin yüreğimizi kahreden acısından söz edecektim ki, yeni bir şehit haberi daha geldi. Bu ülke tarihinde maalesef çok şehit verdi. Yeni bir durum değil. 30 yıldır da güneydoğu da çok şehit verdik. Ama hiç bir zaman kendimizi bu kadar kalabalık içinde yalnız, bu kadar çaresiz ve dayanabilecek bir gövdesi olmayan bir şekilde  bulmadık. Lütfen kendinizi o askerler ailelerinin yerine koyun. Kimi kime şikayet edecekler? Dost kim, düşman kim? Eskiden belki kanayan yaraları durdurmak için Genel Kurmay Başkanının demeçleri, samimi nutukları ve ziyaretleri, bir nebze olsun yara sarardı. Bugün artık şehit ailesinin de, aynen ülkenin kurtuluşunu "demokrasi"de arayan sade vatandaşın da, ne askerden ne de hükümetten duymak istediği tek bir söz yok. Çünkü artık "evladım vatan için öldü" cümlesini bile söyleyecek takat yok hiç birinde. Hergün değişen çıkar ilişkisi dolu kararların karanlığında, kendilerini devletin bir dalına ait hissedecek duyguları kalmadı!
Hani bizler kendimizi bildik bileli araştırmalar yapılır ya?
"En güvenilir kurum Türkiye'de hangisi" diye? Hani yanıt hep o üç harfli, devleti kuran kurumdan yana şekillenir ya? Gerçekten çok merak ediyorum, çoktandır kamuoyu araştırmalarında denk gelmediğim bu araştırma bu günlerde tekrar yapılsa, ortaya ne çıkar diye...
            Biliyorsunuz, o meşhur deyimin tekrar ettiği gibi, bu ülkede her şey olabilirsiniz, ama rezil olamazsanız. İşte balık hafızalı toplumumuz hakkında söylenilen bu sözler bile artık boyut değiştirdi.  Yüz kızartıcı hangi suçu işlerseniz işleyin, konu artık nasıl "arazi olup" kendinizi veya suçlarınızı unutturabileceğiniz değil, konu tam tersine, silah elinizdeyse, nasıl zeytinyağ gibi üste çıkmak için yapacağınız hamlelerdir. Hatta sıfırlayamadığınız için bir kısmı elinizden alınan ganimetler varsa, onlara da son sürat daha yılı dolmadan kavuşturulacağınız gibi, sizin hakkınızdaki temizlenememiş iddiaları gündeme taşıyan gazeteci veya karikatüristleri de oku tersine çevirerek suçlayabilecek yüzsüzlükle yüklü olabilirsiniz artık!
Ama durun, dahası da olabilir! Mesela neden bu 10 ay boyunca "merkez ticari misafir" ve diğer "mağdur"ların "boş" yere el konulan (!) paraları için faiz işletilmesin ki! Bence artık bu iş oralara kadar varmalı, böylece çeşitli bakan mahdumları ve misafirleri, bu işten sıyrık almadan çıktıklarını görerek rahatlamalıdırlar.. Var mı itirazı olan?

Cumhuriyet bayramımızı bu traji-komedilerin orta yerinde, her zamankinden daha da gür bir sesle kutlamak, boynumuzun borcu olsun!

21 Ekim 2014 Salı

Piramid Sanat | 'Turk Cagdas Sanatinin Devrim Yillari: 80'ler' - 5 Kasim, Carsamba | 18.00-21.00 / Piramid Sanat | 'The Revolutionary Years of Turkish Contemporary Art: the 80's' - November 5, Wednesday | 6.00 - 10.00 pm


"SİLAH KİMDEYSE GÜÇ ONDADIR" İKTİDARI | Bedri Baykam | 21 Ekim 2014 tarihli makalesi..


"Perfect Storm" yani "Mükemmel Fırtına" başlıklı bir film hatırlıyorum, Wolfgang Petersen’ın yönettiği... Eleştirmenler pek bayılmamıştı, ama ben çok etkilenmiştim. Özetle bir balıkçı teknesi, hava muhalefeti riski olan bir günde, denize açılıp kendini dev bir fırtınanın yarattığı ters dalgaların ortasında bulmuştu. Büyük mücadelelerden sonra, dev bir dalgayla toptan alabora oluyor ve tüm mürettebat azgın suların altında yok olup gidiyordu.
         Nereden mi aklıma geldi? Türkiye gemisi, son süratle, göz göre göre kendi mükemmel fırtınasının ortasına doğru yol alıyor. Bu ülkede en uç sağ-sol tartışmaların ortasında bile görülmeyen kaos, husumet, her Allah’ın günü büyümekte... Hatta sanki insanların tepkisini çekecek her damara bilerek basılıyor, kaptanlık köşkü tarafından! Vanalar sıkılıyor, akciğerlerimize inen oksijen her gün daralıyor. İnsanların gece kabusta görseler inanmayacakları senaryolar, zorla boğazımızdan aşağı sarkıtılıyor.
           Aslında gülüyorum ağlanacak halimize... Çevremdeki "bizden" gazetelere bakıyorum, mücadele arkadaşlarım, ister istemez yazılarının büyük bölümünde yapılan haksızlıklar, usulsüzlükler, savaş çığırtkanlıkları ve Atatürk düşmanlıklarının dökümünü yapıyorlar. Hepimiz o duruma itildik. Tüm bu şikayetlerimiz, özetle gücü elinde bulunduran iktidarın kural dışı hareketlerinin yorumu! İyi de niye mi gülüyorum? Ortada beynini doğru kullananlar arasında yaşanabilecek bir hayal kırıklığı yok ki! Adamlar kendileri açısından yapılması gerekenleri yapıyorlar! Ne eksik, ne de fazla! Bunu da çok iyi çalışılmış bir senaryoda, hangi ışığı saat kaçta söndüreceklerinin provasını çok iyi hazırlamış olarak gerçekleştiriyorlar.
            Şöyle toparlayayım: Bugünkü iktidarın zirvesi, siyaseti şöyle analiz ediyor:
"Polis zaten elimde. Asker desen zaten o da, en azından Necdet Özel Genel Kurmay Başkanı olduktan sonra toptan kontrolüm altına giren bir diğer güç... Dolayısıyla tüm silahlı güç benim emrimde. Yasalara uymak durumunda değilim. Mesela HSYK seçimi istediğim gibi gitmezse, geçersiz sayarım. Kim tutar beni? Gençler protestoya kalksalar, salarım silahlı gücü üstlerine, 4-5 muhalif gazete isterse her gün bunları ifşa etsin, zaten pek umrumda değil. Onu da lehime kullanırım, AB'nin gözüne sokarım 'bak işte bana diktatör diyorlar, öyle olsa bu gazeteler çıkabilir mi hiç bu ülkede?' diye. Sonuçta yasa-masa beni bağlamaz, her noktayı toptan fethedene kadar, her şeyi kılıfına uydururum. Fiili başkanlık rejimi başlatırım. Başbakanlık diye halkın parasıyla inşa ettirdiğim yeni sarayı, şimdi Cumhurbaşkanı oldum diye yeni köşk ,Çankaya'yı ise tarihten kalma hangar ilan ederim. Zaten artık halk iyice uyuştu, ama itiraz eden olsa nasıl olsa cop hazır, gül gibi twitter'ı bile DGM haline çevirecek maddelerim de hazır... Oh, gel keyfim gel!"
               Bilmem anlatabildim mi?
Konu yalnız, silah ve güç ilişkisi. Gerisi yolu bulunur teferruat. Bakın hani herkes şikayet ediyordu ya, "Ordu on yılda bir darbe yapıp, demokrasiyi kesintiye uğratıyor" diye. Artık öyle bir derdimiz kalmadı Allaha şükür. Rejim, toptan karamelize darbenin ta kendisi oldu! Biz o akvaryumun içinde yaşayan küçük balıklarız ve yeni yaşam alanımıza alışmamız bekleniyor.
                Yıllarca
"ama demokrasi.." diye laflarımı fazla “tutucu Kemalist” bulanlara bir şey anlattım: "Demokrasi, oyunun kurallarını kabul edenler arasındaki pişti oyunu gibidir. Kağıt dağıtma sırası kendine geldiğinde, masadaki diğer oyuncuların ellerini bağlayacak, veya tehdit edecek bir oyuncu ile pişti masasına oturamazsınız. Yoksa ne mi olur? İşte böyle pişti olup, şapa oturmuş olursunuz! Mesela o büyük pişkinlikle "sıfırlanan" yolsuzluk davalarına karşı yaşanan tepki var ya? Ne dedi Kılıçdaroğlu: "17/25 Aralık arasını 'Hırsızlar Haftası' ilan edelim". Çok haklı! Peki ne yapacak karşı taraf? Nisan ayına koydukları "Kutlu Doğum Haftası" gibi resmi programlarına mı alacaklar sandınız? Yoksa "bundan söz edeni hapse attırırız" mealinde tehditlerle mi ortaya çıkacaklar? Ne dersiniz?            Bence bütün bu konu ve sorunları en iyi çözecek olan grup, "akil insanlar”! Geçmişte AKP'nin ne kadar demokratik bir “tabu-yıkar parti” olduğunu gururla merkez medyada gözümüze sokan bu muhteşem grup, nasıl olsa yeni polis yasasının da, 17/25 aklanmasının da, bizim düşünemediğimiz inceliklerini ilk fırsatta yeni buluşmalarında hemen ortaya dökerler! İşte bu bizim tıkanmalarımızı açacağı gibi, benim gibi fırtınanın gözüne doğru yol aldığımızı sanan paranoyakların neden boş yere ürktüklerini de gururla izah ederler!