11 Şubat 2014 Salı

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ, BEKÇİSİZ BİR KÖY VARMIŞ... / Bedri Baykam / 11 Şubat 2014 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir köy varmış. Köylüler arasında zaman zaman itiş kalkışlar, kavgalar, hırsızlıklar olurmuş. Köy muhtarının bazen bu kavgalarda haklıdan taraf olmak bir yana, kötüyü tuttuğu, suça iştirak ettiği, hatta kimi zaman suçları bizzat yönettiği ortaya çıkarmış. İşte bu ahali arasında yoğun homurdanmaların meydana geldiği günlerde birden ortaya bir bekçi çıkarmış. Düdüğünü öttürerek köy meydanına giren bekçi, muhtar filan dinlemez, canileri, hırsızları, hatta suça karışan ihtiyar heyetini bile kahveye toplar, bir süreliğine muhtarlığa yerleşirmiş. Köydeki kavgaları yok edeyim derken kendi de bir sürü başka rezalete imza atarmış atmasına, ama ardından bir daha kavga ve kaos çıkmaması için ihtarlarını ortaya sertçe sürerek görevi seçilen yeni muhtara devreder, kulübesine dönermiş.
          Gel zaman, git zaman... Üç-dört kez bir kısım ahalinin büyük desteği ile tekrarlanan bu senaryoya karşı, köy kahvesinde sabahlara kadar süren tartışmalarda, köyün durumunu herkesler masaya yatırmaya başlamış! Her biri lafı eveleyip geveleyip sonunda bekçiyi ve Bekçiler Derneği’ni suçlu bulmuşlar! Hırsızlar, uğursuzlar, katiller ve köy mafyaları bile bu toz duman içinde aklanmış, ama kabak, köy ahalisine iyilik yaptığına inanan bekçilerin başına patlamış. Hatta aralarında "bekçilerin köyü yönetmek için arada bilerek o kavgaları kendilerinin çıkardığını, bu uğurda hırsız-katil kılığına bile girdiğini” iddia etmeye kalkan olmuş! Bekçiler de "Yahu öyle bir niyetimiz olsa yeni köy muhtarı seçtirir miydik hiç! Hep kendimiz otururduk o koltukta!" dedilerse de, dinletememişler. Artık halkın gözünde, köyün ezelden beri yaşadığı her kötülüğün baş müsebbibi bekçiler olmuş!
           Ardından köye “taze özgürlükler demeti” getireceğini söyleyen yeni muhtar seçilmiş. Muhtar ahaliyi hemen toplayıp "Merak etmeyin, bana oy veren vermeyen herkesin muhtarı olacağım" diye ağızlara bir parmak bal çalmış! Ama hemen ardından kalfalığa yükselir yükselmez, bir sabah vakti, bekçinin hırsızlık yaptığını iddia edip "yine bize suç uyduracak" diye bağıra çağıra kendi zabıtaları ve heyet ortaklarıyla bir olmuş, Bekçiler Derneği’nin eski-yeni demeden tüm üyelerini kodese attırmış. Halkın çoğu, artık memnunmuş: Ortada “huzur düşmanı” bekçi de kalmadığına göre, köy bundan böyle mutlu yaşayacakmış! Artık o sahte mizansenler ve karanlık piyesler hiç olmayacakmış! Ne var ki işler öyle gitmemiş. Yeni muhtar ve ekibinin döneminde, köy sakinlerinin evine baskınlarla birçok masum içeri atılmış, köy gazetesi kapatılmış, ahalinin tarlalarda bile muhtar aleyhine dedikodu yapmamaları için muhbirler, yalancı şahitler türemiş. Kimi gençlerin gözü çıkmış, kimisi yok edilmiş! Kızlı-erkekli hasat toplamak bile yasaklanmış! Ortada huzurun “h”si kalmamış. Kodesin birinde bekçiler veryansın ederken, diğerinde zindana atılan ahali haykırıp duruyormuş: “Ya biz 5 gün görev yapan bekçilerden şikayet ederdik, bu acımasız muhtarın hiç mi hiç gidesi yok! Beter duruma düştük!” Muhtar ise kıs kıs gülüyormuş: "Siz değil miydiniz zaten tüm suç bekçilerde diyen? Beni de siz seçmediniz mi? Neden şikayet ediyorsunuz?" Muhtar ayrıca, birbirlerinden nefret eden şikayetçilerin, kendi yerine birini seçemeyeceklerini çok iyi bildiği için daha da sertleşiyormuş. Homurdanan halk bir yandan meydanda kızgınlık ve çaresizlik içinde tepki koyarken, bir yandan da "Yahu biz nerede hata yaptık?" diye debeleniyormuş.
            Sonra kahvede, köyün tüm tarihini avucu gibi bilen yaşlı bilge, ahaliyi çevresine toplamış: "Neyin şikayetidir sizinki? Sanki köyde ilk defa mı bir arsızlık oluyor? Davulu her kapan kafasına göre çalmaya kalkmadı mı? Bu defakinin farkı, sizler Bekçiler Derneği’ni toptan yok ettiğinizden karışan görüşen olamayacağı için, alay edercesine ‘özgürlük-inanç’ vs deyip, şişi gözünüze dayaması. Daha 100 yıl muhtar kalacak gibi! Bakın, şikayet eden mert gençlere de meydanda kolluk kuvvetlerine dayak attırdı. Kendi suçlarınızı bekçilere yamamak daha pratikti ama şimdi dımdızlak ortada kaldınız. O meşhur B planınız neydi? Artık ortada düdük öttürecek bekçi bile yok. Şimdi şikayet etmeyin efendim! Kafa kafaya verin 'o kadar da salak olamayız canım, elbet bir B planımız vardı, vardı da, neydi!’ deyip, hatırlamak için topluca duaya çıkın" demiş.
             Bunun üzerine köy kahvesinde herkes birbirine bakakalmış. İnsanın şapşallıklarını algıladığı o berraklaşma anının dehşeti işte! Köy meydanında, yeni zalim uygulamalarını bağıra çağıra anlatan muhtarın sesi yankılanmış. B planı olmayanlar ise, çaresizliklerini örtmek için pişmanlığın da yetersiz kalacağını bildiklerinden, öylece ufka dalıp gitmişler...

4 Şubat 2014 Salı

ANKARA’DA “SANAT-HUKUK BULUŞMASI” VE METİN FEYZİOĞLU / Bedri Baykam / 4 Şubat 2014 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Bundan iki hafta önce Ankara’da Türkiye Barolar Birliği’nin çatısı altında, “Hukuk-Sanat Buluşması” düzenlendi. Tüm gün süren sunum ve tartışmaların yanı sıra, Sanatçılar Girişimi, Tiyatro Platformu ve TOBAV başta olmak üzere, sanat kurumları ile TBB arasında bir güçbirliği deklarasyonu ve işbirliği protokolü imzalandı. Atılan bu son derece önemli adımı biraz daha açmak istiyorum.
TBB Başkanı Metin Feyzioğlu, konuşmasında sanata değer vermeyen toplumların hiç bir alanda ileri gidemeyeceklerini ısrarla vurguladı. Kendisi de bu başlıkla yapılan girişimin bazı çevrelerce
“Şimdi herşey bitti de bunun sırası mı efendim?” diye dudak bükülerek bakıldığını ama işin özünde sanatsız ne ekonominin, ne adaletin, ne de genelinde ülkelerin gelişebileceğini en güzel sözlerle aktardı. Ben Feyzioğlu’nun bu sözleri samimiyetle sarfettiğine şahsen ikna oldum.
Açık konuşalım mı? Sanmayın ki, siyasi ortamımızın sanata hak ettiği değeri vermeyişi, yalnız AKP dönemi ile sınırlı. Maalesef Feyzioğlu’nun dile getirdiği sözlerin benzerini geçmiş dönemlerde de pek duyamadık. Evet tabii ki belki dünyada hiç bir hükümet, AKP kadar açıkca sanata ve özgür düşünceye karşı düşmanlık beslemedi, onu doğrudan hasmı ilan etmedi, sanatçıları hedef göstererek aşağılamadı. Ama hiç bir geçmiş hükümet de sanata hak ettiği bütçeleri vermedi, Türkiye’nin hiç olmazsa onurunu kurtarmak üzere ülkenin ilk resmî
“Modern ve Çağdaş Sanat Müzesi”ni kurmadı, sanatçıları gösteriş ve açılışlar dışında adam yerine koyarak sorumlu noktalara taşımadı, bu koca alana “benimle ilgileniliyor” duygusunu hissettiremedi. Hem de Talat Halman, Ercan Karakaş, Fikri Sağlar, rahmetli Ahmet Taner Kışlalı veya rahmetli İsmail Cem gibi son derece değerli temsilcilerimizin kültür bakanı olmalarına rağmen! Dolayısıyla Feyzioğlu’nun girişiminin AKP’nin sanata yönelik saldırılarının ötesinde de bir anlamı var.
Toplantının açılışına ayrıca Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın gibi isimlerle Barış Atay gibi genç sanatçılarımız da yaptıkları çarpıcı konuşmalarla damga vurdular. Yıllardır beraber mücadele verdiğimiz, Sanatçılar Girişimi, UPSD ve diğer kurumlardan sanatçı dostlarımızla olan kararlı tavrımızın bizler için temsil ettiği eşsiz değeri artık herkes anlamıştır.
TBB’de yaptığım konuşmada bir çok konuyu vurguladım. Zaten bir sanatçı olarak yıllardır sınırlarımı aşarak hukukun resmen içinde yaşadım. TCK’dan 163. Madde’nin çıkarılmaması için yaptığımız 1988-90 arası kampanya, UPSD’nin sanat ortamımız için hazırladığı yasa tasarısı, CHP için hazırlanmasına ön ayak olduğum ve tamamladığım tüzük çalışması ve süren davalar hakkında (Ergenekon-Balyoz-Şike) masa başında geçirilen yüzlerce saat... Bugün ise artık sanatçı olarak bizlerin devletle tek ilişkisi, ondan bize gelebilecek büyük zararların durdurulmaya çalışılmasından ibaret olan noktaya kadar gerilemiş! Hangi kitabımız toplatılacak, hangi Anadolu kentinde hangi oyun sansür yiyecek, hangi resim sergiden indirilecek gibi sorular! İlk olarak Türkiye’de STKları, sendikaları, sanatçılar ve yazarları 12 Eylül sonrası bir araya
Taban Operasyonu getirmişti. Yıl 1993’tü. Erdoğan ve Gökçek’in hükümranlıkları henüz başlamamıştı. Toplumu “birleşin yoksa felaket geliyor” diye ikaz etmekten bitap düşmüştük. Sonra kendi bölgemizdeki değerli arkadaşlarımız bile bize kulak asmayınca, o seçimler kaybedildiği gibi, adım adım özgürlük sınırlarımızı kaybederek bugünlere kadar geriledik. Sanat ise maalesef yanlış politikacılar elinde muhalefet düzeyinde bile savunulamadı: “Aman şimdi içki yasaklarına karşı konuşmayalım, laikliği içkiye indirgemiş oluruz” diyen özürlü düşüncesiz zihniyet aynı şekilde “aman şimdi erotizmi savunmayalım, sonra bize laiklik edepsizlik mi derler” şeklinde basiretsiz duruşunu sürdürdü. Siyasi sınırlarımız geriledikçe geriledi. Adam öldürmenin her saat yayınlanabildiği, ama rakı-sigara içmenin, öpüşmenin yasaklandığı aptal kutularına hapsedildik. Dile getirdiğim son vurgu şuydu: Bu “Hukuk Sanat Buluşması” daha önce gerçekleşebilseydi, mesela belki “İnsanlık Anıtı” nın yıkılması bu kadar kolay gerçekleşmeyebilirdi. Tiyatrolara karşı yaşanan sansür ve kıyım bu kadar geçiştirilemezdi. Tepki başka düzeyde olurdu! (Veya mesela ben bıçaklandıktan sonra Baro, o davayı ilgisizce uzaktan süzeceğine, avukat tahsis edebilir, konunun örgüt bağlantılarına inilmesini sağlayabilirdi)
Metin Feyzioğlu, son günlerde herkesin izlediği kritik önemli çıkışlar yapıyor
. Ne ilginçtir ki, kendisini en çok desteklemesi gereken kişi ve kurumlar açığını aramakla meşguller. Allah akıl fikir versin! Bu konu hakkında söylenecek çok şey var....

3 Şubat 2014 Pazartesi

'Farklı Dönemlerden Bedri Baykam’ sergisi 6 Şubat- 9 Mart 2014 tarihleri arasında Sürmeli Hotel S-Art sergi salonunda!



Bedri Baykam’ ın son yıllarda gerçekleştirdiği tual ve 4d çalışmalarından oluşan “Farklı Dönemlerden Bedri Baykam’’ Sergisi, 6 Şubat- 9 Mart 2014 tarihleri arasında Sürmeli Hotel’ in sanata ev sahipliği yaptığı S-Art Sergi Salonu’nda açılıyor.

Türk çağdaş sanatının önde gelen isimlerinden Bedri Baykam’ın 127. kişisel sergisi, Sürmeli İstanbul Hotel’in sanata ev sahipliği yaptığı S-ART sergi salonunda açılıyor.

Yıllardır üzerinde çalıştığı, dijital ve boyasal saydam katmanlar serilerinin uzantısı olarak, tüm dünyada büyük ilgi gören “Dört Boyutlu” işler üretmeye başlayan Bedri Baykam, 2007’den beri sanatseverlere bu teknikte seriler sunuyor. Kimi zaman çeşitli kolaj ve farklı malzemelerin bir arada kullanıldığı bu yeni dönem işleri, ilk bakışta sanatçının 80’ li yıllar çalışmalarını hatırlatsa da, “Farklı Dönemlerden Bedri Baykam Sergisi” zengin bir dönemsel sentezi bünyesinde topluyor. Sanatseverler bu defa sanatçının “Tarihin Röntgencisi” ve “Munch’ a Saygı” serilerine ait seçme eserleri izleyecekler. Sürmeli İstanbul Hotel’ in yarım ay biçimindeki sergi mekanı, gezinti platformu, yüksek tavanları ve çok amaçlı sunum olanaklarıyla alışılmış galeri dizaynından farklı yapısıyla sanata ev sahipliği yaptığı S-Art Sergi Salonu’ nda, “Farklı Dönemlerden Bedri Baykam” sergisi 9 Mart 2013 tarihine kadar ziyarete açık

http://www.retailnews.com.tr/-farkli-d%C3%B6nemlerden-bedri-baykam%E2%80%99.html

28 Ocak 2014 Salı

FENERBAHÇE'NİN TARİHİ DİK DURUŞU... / BEDRİ BAYKAM / 28 Ocak 2014 tarihli Cumhuriyet makalesi..



           3 Temmuz 2011'den beri Fenerbahçe'ye reva görülen ağır saldırı, aynı zamanda Türk spor tarihine ismini altın harflerle yazdıran bu dev kulübün camiasıyla beraber gösterdiği inanılmaz direnç ile de hatırlanacak. Aradan geçen 2,5 yıllık süreçte, başta Aziz Yıldırım ve tüm yöneticilerin, teknik adamdan masöre, futbolcudan voleybolcuya yaşadığı işkence maalesef esef verici boyutlara ulaştı. Bir yıl tutuklu kalan Başkan Yıldırım ve arkadaşlarının yanı sıra belki neredeyse tüm sarı lacivertli taraftarlar bu acıyı yüreklerinde hissettiler. Sanki 25 milyon tutukluydu!
            Başbakan'ın oğlu Bilal Erdoğan'ın aranırken günlerce kaybolup (!) ancak soruşturmayı yürüten savcı ve polisler toptan değiştikten sonra ortalığa çıkabildiği bir Türkiye'de, Yıldırım, kumpaslara ve kutuculara "hadi ordan"ı çekip Yargıtay'ın alelacele mahkumiyet kararını onaylamasından sonra derhal yurda dönmüştür. Bu her şeyden önce bir mertlik dersidir! Yıldırım, sözünün eri olduğunu göstermenin ötesinde, her açıdan meşruiyetini kaybetmiş bir hukuk düzenine dönüş yaparak camianın bu yoz ortamda tüm kartları açık oynayacağını dosta düşmana ilan etmiştir.
               Bugün artık Türkiye'de yargı bağımsızlığının tamamen yok olduğunu 17 Aralık’tan önce tüm demokrat çevreler dile getirirken, o tarihten itibaren bu tepkilerin katlanmışını bu sefer kendi canları yanan iktidar çevreleri haykırmaya başladı.
"Paralel yapı" dramını o gün keşfedip (!) dehşete düşen değerli siyasilerimiz arasında Başbakan ve Meclis Başkanı bile bulunduğuna göre, şu günlerde yargının tüm çivilerinin çıkık olduğunu artık ülkenin dörtte üçü kabul etmiş durumda! İşte Yargıtay'dan gelen ve Yıldırım'ı tekrar cezaevine yollayan nihai karar, böyle bir kaynayan kendini dağıtmış kazanın orta yerine düşüverdi. Ne ÖYM’in ortadan yok olma sürecini yaşıyor olmamız, ne mahkumiyet kararını veren mahkemenin kumpasçılığının tescili, ne can havliyle gerçekleri topluma anlatmak için dili çözülen iktidar, ne de ikna edicilikten uzak deliller bu kararı durdurabildi! Hatırlarsanız uydurma çıkan "Emenike'nin para sayma görüntüleri"nden, içinde sözde para olduğu iddia edilen ama "suç üstü" yapılmayan çantaya kadar, onca iddia havada kaldı!
                Fenerbahçe'ye yönelik saldırının başlangıcından 24 saat sonra, kullanılan dilin, olayın çıkış noktasının ve ana tablonun Ergenekon ve Balyoz koktuğunu görmek zor değildi. Ayrıca kullanılan medya organları, yürütülen psikolojik harp ve saldırı odakları fazlasıyla bu durumu teyid ediyordu. O andan itibaren kamuoyunda yavaş yavaş Fenerbahçe'nin fahri avukatlarından biri de ben oldum.
              Maalesef özellikle iki spor kulübü yönetim düzeyinde bu süreçte kötü imtihan geçirdiler: Biri konudan direkt çıkar beklediğinden, diğeri
ezeli rekabeti yanlış anladığından... UEFA müfettişi, merkeze yüzbinlerce "ihbar" maili geldikten sonra İstanbul'a teşrif etti ve Federasyon’da görev yapan iki rakip takım görevlisi gereken beyin yıkamayı yaptılar. Sonuç malum: Avrupa'da önce bir yıl, ardından verilen sözde 2 yıllık ceza ile toplam fiili olarak 3 yıl engellenen Fenerbahçe! İşin traji-komik yanı ise şu noktada düğümleniyor: Türkiye'de, Avrupa'da CAS ve UEFA'nın aldığı kararlar, malum Trabzon ve Galatasaray çevrelerinde Fenerbahçe'nin suçluluğunun kanıtı olarak gösterilirken, ne hikmettir ki UEFA için de tam tersine Türk yargısının aldığı kararlar kendi cezalarının kaynağı oluverdi. Şimdi her noktasıyla kumpasçılığı oportünist resmi ağızlardan itiraf edilen "paralel yapı"nın kararları! Yani “Bozacının şahidi şıracı!”
             Fenerbahçe’nin dik duruşu, Türkiye'nin umududur. Yıldırım geçen hafta sonu
"Tek suçumuz Atatürkçü olmaktır" diyerek tespiti netleştirmiştir. "Yeni Türkiye" dizayn edilirken, Siyaset-ordu-basın-yargı derken sıra spora gelmiş, ama tüm entrikalara rağmen "Son Kale" teslim alınamamıştır! İşte zaten bu nedenle başta Doğu Perinçek veya yazar Mehmet Kunt gibi Galatasaraylılar bile, bu süreçte koyu Fenerbahçeli gibi hissedebilmiştir kendilerini. Bu nedenle yurdun dört bir yanında başka taraftarlar arasında olan biteni nesnel olarak değerlendirenler, sarı-lacivertin bu tarihi direncine şapka çıkarmışlardır. İstanbul'un işgal yıllarından başlayarak Kurtuluş Savaşı’mızın şanlı destanına damgasını vuran kilit kurumlardan biri olan Fenerbahçe'ye yakışan da zaten budur. Yakın bir gelecekte, Fenerbahçe konusunda ciddi hatalara düşmüş olan bazı yöneticiler daha da mahcup olacaklardır. Yıldırım, şayet yeniden yargılanma talebi konusundaki yüzde yüz haklı itirazı reddedilse de, sıfatı çalınsa da, artık bu tarihin içinde Fenerbahçe'nin ebedi Onursal Başkanı’dır.

21 Ocak 2014 Salı

Doğu Perinçek’in ‘Avrupa Demokrasisi’ne Verdiği Ders / Bedri Baykam / 21 Ocak 2014 tarihli Cumhuriyet makalesi..

Sancılı yakın dönem tarihimizde, 17 Aralık, malum yolsuzluk operasyonu ile kayda geçti. Aklımıza hemen o kirli görüntüler, iddialar ve ardından da hükümetin örtbas çabaları geliyor. Halbuki aynı gün, başka bir büyük tarihi olay da yaşandı. AİHM, İPBaşkanı Doğu Perinçek’in açtığı davada kendisini haklı buldu ve İsviçre’yi mahkûm etti. Neler yaşanmıştı 23 Temmuz 2005’te? İsviçre savcıları Perinçek’i yaptığıkonuşmadan ötürü ifadeye çağırmış ve kendisine “Ermeni soykırımını reddetme”suçunu tebliğ etmişlerdi. Elimde savcının yüz kızartıcı tavrı karşısında, Perinçek’in mert yanıtlarının dökümü var. Bir yurtsever olarak, onun İsviçrelilere verdiği bu tarih, hukuk ve mantık dersini gururlanarak okuyabilirsiniz! Ben o günleri, Lozan’da bu çıkışı yapandostların arasında yaşadım ve o tarihi salonda konuşma onuruna da eriştim… 
Perinçek’in AİHM’ye aldırttığı karar, yalnız kendisinin veya bizlerin veya Türkiye’nin değil, insanlığın zaferidir. Özgür düşünme hakkının zaferidir.Demokrasi konusunda burnundan kıl aldırmayan Avrupa’nın, kendi temel hukuk kurallarını çiğneyerek, hakkında hiçbir uluslararası karar bile bulunmayan bir konuda, faşist baskıyla ifade özgürlüğünü yok etmeye nasıl kalkışabildiğinin ve yurtsever bir Türk siyasetçisinin onları nasıl hizaya getirip, o zavallı kanunu çöpe attığının resmidir.Ermeni soykırımı iddiaları maalesef pervasızlığını, hâlâ gelişen(!) istatistiklerini ve tehdidini artırarak dünyaya yayıldı ve Türkiye aleyhine “yargısız infaz”ın itici gücü haline geldi. Maalesef hükümetlerimizin bu konudaki yanlış politikaları da bunu kolaylaştırdı. Sessizlik, tepkisizlik, “ciddiye alıp işi boş yere büyütmeyelim” mantığı hatalı şekilde hâkim oldu. 
Öte yandan Batı, kendi önerdiği yolu usluca izleyen ülkemizin “sözde entellerini”ödüllendirdi, Nobellendirdi ve hepsi de nasiplenmek için sıraya girdiler! Tabii onların“yok” saydığı Ermeni terör eylemlerini, ASALA cinayetlerini unutmuş veya unutacakdeğiliz. İstediği zaman hümanist diye geçinen Batı’nın kimi konulardaki bellek yetersizliğini de çok iyi biliyoruz. Unutmayalım, geçmişi Kolonyalizm, Kızılderili ve İnka katliamları ile kirli olan Batı, en yakın dönemde “Kitle imha silahlarını bulmaya gidiyoruz” diyerek Irak’ta 1 milyon kişi öldürdü. Sonra da “Aaa, hata yapmışız”diyerek özür diledi! Bu da yetmedi: Adaleti ve mantığı tüm çıkış-varış noktalarını imha ederek, hukuku siyasetin çamuruna buladılar. ABD’nin her yıl 24 Nisan’da yaşattığı“Soykırım kelimesi bu sefer kullanılacak mı, kullanılmayacak mı” stresinin ötesinde, Fransa ve İsviçre “Bu konuyu düşünce ifadesinde bile yasakladık” hatasına ilk düşen ülkeler oldular. Defalarca Fransız Senatosu ve Parlamentosu’na açık mektuplar yazarak bu acınası tavırlarını kınadım. Onlara Voltaire, Diderot veMontesquieu’nün söylemlerini hatırlattım. 
Tarihte Naziler veya seri katiller de yargılanır. Ama “Batı Medeniyeti” Türkiye’ye bunu bile çok gördü! Ortada yargısız infaz ve sonrasında tebliğ var ve onun hemen ardından da soykırım adına dikilen anıtlar…“Beyler! Bu meydan bu kadar boş değil!”demiş oldu Perinçek. Neydi hedefleri bu elit Batılıların çok yüzlü “poli-tikacılarının”? Türkiye, bu ulus, bu halk, katliamcı, soykırımcı olarak dünyada tescil yesin, onuru yok edilsin, böylece bu kararları alanlar bir taşla üç kuş vurmuş olsun. Hem ucuz hesaplarla Ermeni diyasporasından 3-5 oy alsınlar,hem Cumhuriyetin kuruluş aşamasında Sevr kararlarını paramparça eden, Lozan’da dik duruşunu simgeleyen bu yüce halka karşı hınç almaoperasyonlarına girişsinler, hem de ABD’nin yeni Ortadoğu senaryolarına hizmet edilmiş olsun! Dünyanın neresinde, hangi hukukta hangi “ananas”(!) cumhuriyetinde böyle tek yanlı bir hukuk olabilir? Kabile hukukunda bile böyle bir utanç verici tavır olamaz. 
Türkiye, Ermenilere, “Bağımsız uluslararası yargıçlar önünde tüm arşivleri açalım ve hakemli tartışalım” dedi. Böylece bağımsız yargıçlar tezleri karşılaştırır, arşivlere bakar, her iki tezi de dinledikten sonra karar verebilirlerdi. Tabii ki bu demokratiköneri de reddedildi. Çünkü Ermenistan, bu maçı sahaya çıkmadan kazanmak istiyor! 
Herkes şunu bilsin ki, AİHM kararı, Perinçek’i aklamamıştır. Tam tersine AİHMüstünden Avrupa’yı aklamıştır. Demek Avrupa’da hâlâ bazı bağımsız düşünebilen yargıçlar var demektir. Ben AİHM’yi kutluyorum. Yoksa bizim Perinçek hakkında şüphemiz zaten yoktu! Umarım yerli “yarı-aydın”larımız dabu karardan kendilerine bir ders çıkarmışlardır.  

16 Ocak 2014 Perşembe

KORAY ERKAYA - Self-Touches 23 Ocak – 23 Şubat 2014



KORAY ERKAYA
Self-Touches
23 Ocak – 23 Şubat 2014


Açılış: 23 Ocak 2014 | 18:00-21:00

Koray Erkaya 2011-2013 yılları arasında yaptığı çekimlerden derlediği
Self-Touches fotoğraf serisiyle Piramid Sanat’ta!

Güney Fransa/Provence ve Türkiye’de yapılan çekimlerin birlikte sunulacağı sergi, iç ve dış mekan kullanımıyla bir bütünlük oluşturuyor. Erkaya’nın 3. kişisel sergisi olan Self-Touches, an’ın içinden geçerken ikiz imgelerle objektife yakalanan ve değişik medyalar kullanarak hazırlanan 16 eserden oluşuyor. 

2011’de Güney Fransa’da, Van Gogh’un “mekanı” Arles’da düzenlenen Avrupa Nü Fotoğraf Festivali’ndeki (Festival Européen de la Photo de Nu) sergisi sırasında başlattığı seri, kimi zaman farklı ülkelerin güzellik kraliçeleriyle, ajansların göz bebeği modellerle veya Arles’daki bir café’de çalışan güzel garson kızla devam etti. Mekan bazen uçsuz bucaksız, masum papatyalarla dolu bir kırlık alan, bazen eski bir tren istasyonu kadar natürel oldu, bazen Erkaya’nın kendi evinde hazırladığı bir-iki-üç-dört tarafı aynalarla çevrili setler kadar kurgusal...

Erkaya’nın fotoğrafları iddialı, heyecanlı ve bir o kadar da tahrik edici oluşlarının yanı sıra, masum ve duru bir narsisizm yansımasıyla izleyiciye meydan okuyor.

Koray Erkaya’nın sergisi 23 Şubat tarihine kadar Piramid Sanat’ta izlenebilir.


Piramid sanat : Feridiye Cad. No:23 Taksim 34437
Tel : +90 (212) 2973121-15