14 Temmuz 2012 Cumartesi

BEDRİ BAYKAM / “SON 10 YILDAN” / 19 TEMMUZ – 19 AĞUSTOS 2012 / M İ N E S A N A T@P A L M A R İ N A





BEDRİ BAYKAM / “SON 10 YILDAN”

19 TEMMUZ – 19 AĞUSTOS 2012

M İ N E S A N A T@P A L M A R İ N A



Mine Sanat Galerisi, İstanbul Caddebostan’daki mekanının yanı sıra yeni lokasyonu olan Bodrum Yalıkavak Palmarina’da sanat projelerini sürdürmeye devam ediyor.

Sanat mekanı olarak kullanılan eski yağhane yapısı, bu sefer Türk Çağdaş Sanatı sahnesinin en ünlü isimlerinden Bedri Baykam’ın “Son 10 Yıldan” başlıklı sergisine tanıklık edecek. Son dönem işlerinin sentezi olan ve sanatçının “Dişi Entrikalar”, “Atlardan İkonlara”, “Lolitart(e)” serilerinin boyut kazanmasında etkili olduğu 4D çalışmalar da sergilenen çalışmalar arasında... Baykam’ın 2007 den beri ürettiği ve dünyanın değişik sanat merkezlerinde, müze ve galeri sergilerinde büyük beğeni kazanan bu eserler erotizm, İstanbul, sanat tarihi ve pop kültürüne göndermeler içerdiği gibi aynı zamanda çağdaş sanatta da, şaşırtıcı teknik özellikleriyle yeni bir sayfa açmış oluyor. Sergide ayrıca sanatçını son iki yılda gerçekleştirdiği tual resimler de yer alacak. Baykam’ın 80’li yıllardaki Yeni Dışavurumcu işlerinden esinler taşıyan bu çalışmalar, ayrıca sanatçının son 15 yılından değişik izleri de bünyesinde topluyor.

Bedri Baykam’ın “Son 10 Yıldan” sergisi, Bodrum’da Yalıkavak Palmarina Yağhane’de

19 Temmuz – 19 Ağustos 2012 tarihleri arasında ziyaret edilebilir.





Açılış kokteyli: 19 Temmuz 2012 Perşembe, 19:00 – 22:00

Yer: Palmarina Bodrum (Merkez Mah. Çökertme Cad. Yalıkavak – Bodrum)



İletişim:

Mine Sanat Galerisi (İstanbul): Bağdat Caddesi, Ogün Sokak, 3/B Caddebostan/KADIKÖY

Tel: 0216 385 12 03

Mine Sanat Galerisi (Bodrum): Palmarina Bodrum / Yalıkavak 0536 553 50 66

minegulener@gmail.com

BEDRİ BAYKAM / “SON 10 YILDAN” / 19 TEMMUZ – 19 AĞUSTOS 2012 / M İ N E S A N A T@P A L M A R İ N A





BEDRİ BAYKAM / “SON 10 YILDAN”

19 TEMMUZ – 19 AĞUSTOS 2012

M İ N E S A N A T@P A L M A R İ N A



Mine Sanat Galerisi, İstanbul Caddebostan’daki mekanının yanı sıra yeni lokasyonu olan Bodrum Yalıkavak Palmarina’da sanat projelerini sürdürmeye devam ediyor.

Sanat mekanı olarak kullanılan eski yağhane yapısı, bu sefer Türk Çağdaş Sanatı sahnesinin en ünlü isimlerinden Bedri Baykam’ın “Son 10 Yıldan” başlıklı sergisine tanıklık edecek. Son dönem işlerinin sentezi olan ve sanatçının “Dişi Entrikalar”, “Atlardan İkonlara”, “Lolitart(e)” serilerinin boyut kazanmasında etkili olduğu 4D çalışmalar da sergilenen çalışmalar arasında... Baykam’ın 2007 den beri ürettiği ve dünyanın değişik sanat merkezlerinde, müze ve galeri sergilerinde büyük beğeni kazanan bu eserler erotizm, İstanbul, sanat tarihi ve pop kültürüne göndermeler içerdiği gibi aynı zamanda çağdaş sanatta da, şaşırtıcı teknik özellikleriyle yeni bir sayfa açmış oluyor. Sergide ayrıca sanatçını son iki yılda gerçekleştirdiği tual resimler de yer alacak. Baykam’ın 80’li yıllardaki Yeni Dışavurumcu işlerinden esinler taşıyan bu çalışmalar, ayrıca sanatçının son 15 yılından değişik izleri de bünyesinde topluyor.

Bedri Baykam’ın “Son 10 Yıldan” sergisi, Bodrum’da Yalıkavak Palmarina Yağhane’de

19 Temmuz – 19 Ağustos 2012 tarihleri arasında ziyaret edilebilir.





Açılış kokteyli: 19 Temmuz 2012 Perşembe, 19:00 – 22:00

Yer: Palmarina Bodrum (Merkez Mah. Çökertme Cad. Yalıkavak – Bodrum)



İletişim:

Mine Sanat Galerisi (İstanbul): Bağdat Caddesi, Ogün Sokak, 3/B Caddebostan/KADIKÖY

Tel: 0216 385 12 03

Mine Sanat Galerisi (Bodrum): Palmarina Bodrum / Yalıkavak 0536 553 50 66

minegulener@gmail.com

10 Temmuz 2012 Salı

ÇIPLAK BİSİKLETÇİLER; STEPHEN KING VE ... SPIDERMAN! /Bedri Baykam/10 Temmuz 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Dünyanın öbür ucunda, Amerika kıtasının vahşi batısında ailemle tatil yapıyorum. Los Angeles’ın daha güneyinden başlayıp, neredeyse Kanada sınırına kadar, Seattle dahil uzayıp giden bir araba yolculuğu bu. Uzun yol araba kullanmayı çok severim. Bir kaç haftada dura kalka 7-8 bin kilometre kullanmak bana hem keyif verir hem de düşünceye sevkeder.
Seattle’da buluştuğum Tuncer Uysal dev şirketlerde bilgisayar mühendisliği yapan bir değerimiz. Benim tam 30 yıl öncesinden askerlik arkadaşım, Burdur’dan. Geçen Cumartesi günü sağ olsun eşiyle bizi gezdiriyordu. Tam bir Fransız pastanesinden bir şeyler alıyorduk ki, kızlı erkekli çırılçıplak bisikletçiler, binlerce insanın harika zaman geçirdiği Pike Market bölgesinde, halkın arasından “
alkışlar, gülücükler ve yaşa varollar” eşliğinde geçip gittiler. Sonra ne mi oldu? Hiç bir şey! Hayat devam etti, kimi insanlar fotoğraf çekebildiler, kimileri ise fırsatı kaçırdılar. Hepsi bu. Ne ülke veya Washington eyaleti birbirine girdi, ne TV istasyonları delirip program yapmaya giriştiler, ne de polisler “görüntülerden yola çıkarak (!) bir tutuklama furyasına girmeye karar verdiler! Halbuki ABD, kaideler ülkesi. Bir gece önce küçük şehirlerden geçerken, hız yüzünden üç kere polis beni durdurmuştu. Hatta bir keresinde hafif tereddütlü gidişimizi görüp, hangi yolu aradığımızı sorup; ona bile yardımcı oldular. Aslında Yeni Kıta’da herkes kendi plastip gerçeğini yaşıyor. Dünyada olup bitenler insanları ya hiç ilgilendirmiyor ya da aşırı dert etmemeyi öğrenmişler. Suriye ile yaşanan gerginlik -tabii olarak- burada da çoğu zaman ana gündem maddesi. Hillary Clinton’un “söyleneni yapmıyorlar” diye bol keseden şikayet ettiği Rusya ve Çin, gerçekten belki de soğuk savaş döneminden bildigimiz şekilde tansiyon düşürücü çok önemli bir denge fonksiyonu üstlenmişler.
Nasıl insanın
“ayağını yere basması” bazen çok önemli olabiliyorsa, tam tersine başını kaldırıp göğe çevirmesi de hayati şekilde insana bir makro bakış şansı getirebilir. Özellikle “ben neredeyim, kimim?” sorularına yanıt ararken. “Earth Portal” isimli bir bilim noktası, evrenin tüm tarihi üstünden belgesel ve katılımcı bir mini-izleme noktası oluşturmuş. Basit; ama harika bir proje. O seansta uzanmış filmi seyrederken ses bandı yine bizi yerimize mıhladı: Evrenimizde, Güneş sistemimizin de ait olduğu Samanyolu gibi 100-200 milyar arası galaksi var. Her galaksi de 400 milyon kadar yıldız olduğunu düşünürsek, (ki bu saydıklarımız bizim evrenin bizlere ışık yollayabildiği yani “görebildiğimiz” yıldızlar) bunun da anlamı şu: Okyanuslarda ve denizlerde, tüm dünya plajlarından çok daha fazla, yani denizdeki kum tanelerinin her biri kadar galaksi var!
O çok bilinen sanat kitabımın kapağında yer alan bir sözüm var:
“Ben hiç bir şeyim; ama ben herşeyim.” O kadar küçüğüz ki evrende! Hem birey, hem de dünyamız olarak! İşte Türkiye’nin yaşadığı malum rejim krizi ve tıkanıklıklar da aslında bu genel gidişatın somut parçası olmaktan ibaret, geçici ve şanssız bir dönem! Herhalde birçoğumuz farkındayız. Bu iktidarı yerinden oynamaz heyûla gibi bir realite gibi görmek yerine, belki zaman çizgisinde ne kadar süreceği meçhul bir başka kum tanesi olarak düşünmek daha sağlıklı.
İstanbul havaalanında, eşim elime bir kitap tutuşturdu. “
Stephen King” den “22-11-63”. Herkesin okumak isteyeceği bir roman. Uzaktan Kennedy cinayetini durdurmayı amaçlayan, biraz gerçekötesi bir kurgu. İnanın 812 sayfa elimde eridi. Niye mi burada da söz ediyorum? Romanın size kurgusunu deşifre edecek değilim ve muhakkak okumanızı isterim; ama bir tüyo: İçinde zamanda yolculuk da var. Şimdi hangimiz istememişizdir ya, bunu gerçekleştirip tarihle veya birileriyle hesaplaşmayı?
Bakın, işte her şey ortada: Koca Cumhuriyet, bir kelimenin tanımlanmasının becerilememesi nedeniyle göçüp gitme tehlikesi ile karşı karşıya.
“Demokrasi” kelimesinden söz ediyorum. Şimdi artık bedel ödüyoruz. Her gün “bize bir şeyler oluyor”: Kürtaj, oral seks, sezaryen derken sıra “Çamlıca tepesine cami kondurma” operasyonuna kadar geldi. Bir basın veya ana muhalefet kalkıp “ülkenin ciddi gereksini mi gerçekten bu mudur, yoksa sorun birilerinin ölümsüzlük arayışı veya gösteriş-israf merakı mı?” diye elini masaya vurarak konuşamıyor! Neden acaba? Felsefi konular da kan ağlarken, laf arasında M.Ö. VI. yy'dan Giritli Epimenede ile “yalancının paradoksu” nu kullanmak da mı artık imkansız(!). Benden size söylemesi. Evvelki akşam SpiderMan filminin yenisine gittik. Güzel bir 3-D çalışmaydı; ama hepsinden önemlisi galiba “bari Peter Parker çıkıp bizi de kurtarsın” diyeceğiz... Başka alternatif göremiyorum...

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..   

ÇIPLAK BİSİKLETÇİLER; STEPHEN KING VE ... SPIDERMAN! /Bedri Baykam/10 Temmuz 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Dünyanın öbür ucunda, Amerika kıtasının vahşi batısında ailemle tatil yapıyorum. Los Angeles’ın daha güneyinden başlayıp, neredeyse Kanada sınırına kadar, Seattle dahil uzayıp giden bir araba yolculuğu bu. Uzun yol araba kullanmayı çok severim. Bir kaç haftada dura kalka 7-8 bin kilometre kullanmak bana hem keyif verir hem de düşünceye sevkeder.
Seattle’da buluştuğum Tuncer Uysal dev şirketlerde bilgisayar mühendisliği yapan bir değerimiz. Benim tam 30 yıl öncesinden askerlik arkadaşım, Burdur’dan. Geçen Cumartesi günü sağ olsun eşiyle bizi gezdiriyordu. Tam bir Fransız pastanesinden bir şeyler alıyorduk ki, kızlı erkekli çırılçıplak bisikletçiler, binlerce insanın harika zaman geçirdiği Pike Market bölgesinde, halkın arasından “
alkışlar, gülücükler ve yaşa varollar” eşliğinde geçip gittiler. Sonra ne mi oldu? Hiç bir şey! Hayat devam etti, kimi insanlar fotoğraf çekebildiler, kimileri ise fırsatı kaçırdılar. Hepsi bu. Ne ülke veya Washington eyaleti birbirine girdi, ne TV istasyonları delirip program yapmaya giriştiler, ne de polisler “görüntülerden yola çıkarak (!) bir tutuklama furyasına girmeye karar verdiler! Halbuki ABD, kaideler ülkesi. Bir gece önce küçük şehirlerden geçerken, hız yüzünden üç kere polis beni durdurmuştu. Hatta bir keresinde hafif tereddütlü gidişimizi görüp, hangi yolu aradığımızı sorup; ona bile yardımcı oldular. Aslında Yeni Kıta’da herkes kendi plastip gerçeğini yaşıyor. Dünyada olup bitenler insanları ya hiç ilgilendirmiyor ya da aşırı dert etmemeyi öğrenmişler. Suriye ile yaşanan gerginlik -tabii olarak- burada da çoğu zaman ana gündem maddesi. Hillary Clinton’un “söyleneni yapmıyorlar” diye bol keseden şikayet ettiği Rusya ve Çin, gerçekten belki de soğuk savaş döneminden bildigimiz şekilde tansiyon düşürücü çok önemli bir denge fonksiyonu üstlenmişler.
Nasıl insanın
“ayağını yere basması” bazen çok önemli olabiliyorsa, tam tersine başını kaldırıp göğe çevirmesi de hayati şekilde insana bir makro bakış şansı getirebilir. Özellikle “ben neredeyim, kimim?” sorularına yanıt ararken. “Earth Portal” isimli bir bilim noktası, evrenin tüm tarihi üstünden belgesel ve katılımcı bir mini-izleme noktası oluşturmuş. Basit; ama harika bir proje. O seansta uzanmış filmi seyrederken ses bandı yine bizi yerimize mıhladı: Evrenimizde, Güneş sistemimizin de ait olduğu Samanyolu gibi 100-200 milyar arası galaksi var. Her galaksi de 400 milyon kadar yıldız olduğunu düşünürsek, (ki bu saydıklarımız bizim evrenin bizlere ışık yollayabildiği yani “görebildiğimiz” yıldızlar) bunun da anlamı şu: Okyanuslarda ve denizlerde, tüm dünya plajlarından çok daha fazla, yani denizdeki kum tanelerinin her biri kadar galaksi var!
O çok bilinen sanat kitabımın kapağında yer alan bir sözüm var:
“Ben hiç bir şeyim; ama ben herşeyim.” O kadar küçüğüz ki evrende! Hem birey, hem de dünyamız olarak! İşte Türkiye’nin yaşadığı malum rejim krizi ve tıkanıklıklar da aslında bu genel gidişatın somut parçası olmaktan ibaret, geçici ve şanssız bir dönem! Herhalde birçoğumuz farkındayız. Bu iktidarı yerinden oynamaz heyûla gibi bir realite gibi görmek yerine, belki zaman çizgisinde ne kadar süreceği meçhul bir başka kum tanesi olarak düşünmek daha sağlıklı.
İstanbul havaalanında, eşim elime bir kitap tutuşturdu. “
Stephen King” den “22-11-63”. Herkesin okumak isteyeceği bir roman. Uzaktan Kennedy cinayetini durdurmayı amaçlayan, biraz gerçekötesi bir kurgu. İnanın 812 sayfa elimde eridi. Niye mi burada da söz ediyorum? Romanın size kurgusunu deşifre edecek değilim ve muhakkak okumanızı isterim; ama bir tüyo: İçinde zamanda yolculuk da var. Şimdi hangimiz istememişizdir ya, bunu gerçekleştirip tarihle veya birileriyle hesaplaşmayı?
Bakın, işte her şey ortada: Koca Cumhuriyet, bir kelimenin tanımlanmasının becerilememesi nedeniyle göçüp gitme tehlikesi ile karşı karşıya.
“Demokrasi” kelimesinden söz ediyorum. Şimdi artık bedel ödüyoruz. Her gün “bize bir şeyler oluyor”: Kürtaj, oral seks, sezaryen derken sıra “Çamlıca tepesine cami kondurma” operasyonuna kadar geldi. Bir basın veya ana muhalefet kalkıp “ülkenin ciddi gereksini mi gerçekten bu mudur, yoksa sorun birilerinin ölümsüzlük arayışı veya gösteriş-israf merakı mı?” diye elini masaya vurarak konuşamıyor! Neden acaba? Felsefi konular da kan ağlarken, laf arasında M.Ö. VI. yy'dan Giritli Epimenede ile “yalancının paradoksu” nu kullanmak da mı artık imkansız(!). Benden size söylemesi. Evvelki akşam SpiderMan filminin yenisine gittik. Güzel bir 3-D çalışmaydı; ama hepsinden önemlisi galiba “bari Peter Parker çıkıp bizi de kurtarsın” diyeceğiz... Başka alternatif göremiyorum...

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..   

3 Temmuz 2012 Salı

SURİYE GERGİNLİĞİ, OBAMA VE SAVAŞ TAMTAMLARI! / Bedri Baykam / 3 Temmuz 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi.



Ortada öyle bir hava oluştu ki, sanki Türkiye-Suriye gerginliği, düşürülen uçakla başlayıverdi! Yok daha neler! O kadar da kıt değil herhalde, "balık" ayarında denilen o ünlü belleğimiz değil mi? Türkiye zaten aylardır, bir yolunu bulup Suriye ile kapışmaya meraklı, öne sürülmüş bir zoraki cengaver konumunda. Bu son tırmanan kriz, olsa olsa birilerinin arayıp da bulamadıkları "gerekçeyi" gökten düşercesine yakalayıp sahiplenmelerine olanak sağladı!
Bundan bir kaç ay önce bir yazımı okumuştunuz: "Erdoğan savaşını arıyor"(27.09.2011 tarihli) başlığı taşıyan. Orada, yaratmak istediği iç ve dış imaj doğrultusunda Başbakan’ın "Ecevit’in Kıbrıs fatihliği" gibi bir sıfat sağlamaya soğuk bakmadığını aktarmıştım. Eh, zaten ABD’nin Türkiye'ye bonkörce verdiği "BOP" sıfatları ve yetkileri de, böylesine bir candan Jandarmalık görevine davetiye çıkarmıyor muydu?
Kaderin şu cilvesine bakın ki, Erdoğan son 1-2 yıla kadar, hep "tüm komşularımızla sıfır sorun" söyleminden dem vurdu. Olsa olsa siyasi söylem veya ödünleri eleştiri alsa da, kimsenin buna pek bir itirazı olamazdı. Bunun ardından ise, ne ilginçtir ki, bu sınırlardaki ülkelerle ilişkilerimiz tel tel eskimiş duvar boyası gibi dökülmeye başladı. İran, Ermenistan, Kıbrıs vs derken sıra ağırlıklı olarak Suriye’ye geldi.
İşte bu Suriye konusu, ne yapılırsa yapılsın, halkımızın mantığına bir türlü oturamıyor, "korkunç bir can düşmanı" karar ilamı, bu ülkenin boynuna asılamıyor. Neden mi? Yahu daha düne kadar, her an yediği içtiği ayrı gitmeyen, beraberce maç izleyen, birbirlerine hediyeler sunma yarışına giren, karşılıklı vize iptal eden, sürekli kalıcı bin yıllık dostluktan söz eden bu iki ülkenin liderleri ne oldu da şimdi halklarını birbirleriyle savaştıracak kadar düşman oluverdiler? Bugün Suriye hakkında savaş açmayı gündeme alacak kadar gözün dönebilmişse, dün koca Turkiye’nin hiç mi elinde istihbarat yoktu da, hiçbir şey bilmeyip, sabah akşam dostluk mesaji veriyorduk?
Yoksa ana konumuz, demokratikleşme açısından bu verilerle hiçbir yere varamayacağını defalarca anlattığım "Arap Baharı masalı" çerçevesinde emperyalizmin temennilerini yaşama mı geçirmekti? Esad, böylece bir anda mı "yok edilecek adam" statüsüne geçiverdi? Sürekli demokrasiden söz ederek, işine geldiği gibi dünya kaynaklarını kendine peşkeş çekilir hale getirmek için uğraşan ABD, Orta Doğu’da tüm jeo-politik çıkarları adına kan dökerken, bu sefer kirli işlere kendini bulaştırmak istemiyor. Neden mi? Çünkü Obama, "savaş makinesi Bush" tan farklı bir imaj verme gayreti içinde, çünkü Kasım’da yeniden Başkanlık seçimi var, çünkü Obama bunu halkına zor anlatır. ABD, altına kendisinin giremeyeceği bir savaşı başlatmak durumunda hissediyor kendini.
İyi de, her savaş kaç ölü verir? Harbin acımasızlıkları karşısında her ırk, her din eşit acılar çeker. Böyle bir savaşın galibi zaten olamaz. Sabah akşam "müslümanlık" tan söz edenler, bu sefer Irak katliamının ardından iki müslüman halkı mı kapıştıracaklar? Halk diyorum, çünkü askerler halkın içinden çıkar. Yine anneler ağlayacak, evler yıkılacak, çocuklar anasız babasız kalacak, ateş düştüğü yeri yakacak... Şu anda uçak krizine rağmen, bir türlü komşusuna düşmanlıkla bakamayan vatandaşlarımızı, birileri psikolojik olarak savaşa çekmeye çalışıyor! Mesela bu arada bir de PKK tekrar saldırsa, bu suç da çok rahat Esad’a atılabilecek.
Bir sorun daha var: uluslararası konjonktürde, bu konuda işler sanki adım adım sarpa sarıyor! Mesela Rusya ve Çin, ABD baskısına diplomatik olarak direniyorlar. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, aynen o "Namert" Wall Street Journal gibi, neden o bölgelerde macera aradığı bir türlü anlaşılamayan uçağımızın Suriye hava sahasında düşürüldüğünü münasebetsizce anlatıyor. Bu arada Cenevre’de BM daimi üyesi ülkeler ve bölgenin kendi kabadayılarının dışişleri bakanları arasında yapılan toplantıda bile, ABD’nin umduğu sonuca ulaşılamıyor, Esadsız bir toptan çözüm kararı yerine, bir karma geçiş koalisyonu kararı alınıyor. Hilary Clinton, bunu tabi ki buz gibi karşılıyor.
Bir yandan Türkiye dolduruluşa getirildiği gibi "bölgesel ve küresel bir faktör olma yolunda ilerleyen bir hızlı ülke" konumundan, arkadan kimin ittiği belli şekilde Emperyalizmin sözde demokrasi tutkularına (!) aracılık yapan masa sıfatına geçiş yapıyor. Bizler de acı bir kahve içerek, batıya göre bu "örnek müslüman ülke" nin (!) içinde olup bitenlere bakıp,"Ne yaptık da hakkettik böyle bir ‘absürd ve zalim’ dönemde yaşamayı”diye kan ağlıyoruz...

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..   

SURİYE GERGİNLİĞİ, OBAMA VE SAVAŞ TAMTAMLARI! / Bedri Baykam / 3 Temmuz 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi.



Ortada öyle bir hava oluştu ki, sanki Türkiye-Suriye gerginliği, düşürülen uçakla başlayıverdi! Yok daha neler! O kadar da kıt değil herhalde, "balık" ayarında denilen o ünlü belleğimiz değil mi? Türkiye zaten aylardır, bir yolunu bulup Suriye ile kapışmaya meraklı, öne sürülmüş bir zoraki cengaver konumunda. Bu son tırmanan kriz, olsa olsa birilerinin arayıp da bulamadıkları "gerekçeyi" gökten düşercesine yakalayıp sahiplenmelerine olanak sağladı!
Bundan bir kaç ay önce bir yazımı okumuştunuz: "Erdoğan savaşını arıyor"(27.09.2011 tarihli) başlığı taşıyan. Orada, yaratmak istediği iç ve dış imaj doğrultusunda Başbakan’ın "Ecevit’in Kıbrıs fatihliği" gibi bir sıfat sağlamaya soğuk bakmadığını aktarmıştım. Eh, zaten ABD’nin Türkiye'ye bonkörce verdiği "BOP" sıfatları ve yetkileri de, böylesine bir candan Jandarmalık görevine davetiye çıkarmıyor muydu?
Kaderin şu cilvesine bakın ki, Erdoğan son 1-2 yıla kadar, hep "tüm komşularımızla sıfır sorun" söyleminden dem vurdu. Olsa olsa siyasi söylem veya ödünleri eleştiri alsa da, kimsenin buna pek bir itirazı olamazdı. Bunun ardından ise, ne ilginçtir ki, bu sınırlardaki ülkelerle ilişkilerimiz tel tel eskimiş duvar boyası gibi dökülmeye başladı. İran, Ermenistan, Kıbrıs vs derken sıra ağırlıklı olarak Suriye’ye geldi.
İşte bu Suriye konusu, ne yapılırsa yapılsın, halkımızın mantığına bir türlü oturamıyor, "korkunç bir can düşmanı" karar ilamı, bu ülkenin boynuna asılamıyor. Neden mi? Yahu daha düne kadar, her an yediği içtiği ayrı gitmeyen, beraberce maç izleyen, birbirlerine hediyeler sunma yarışına giren, karşılıklı vize iptal eden, sürekli kalıcı bin yıllık dostluktan söz eden bu iki ülkenin liderleri ne oldu da şimdi halklarını birbirleriyle savaştıracak kadar düşman oluverdiler? Bugün Suriye hakkında savaş açmayı gündeme alacak kadar gözün dönebilmişse, dün koca Turkiye’nin hiç mi elinde istihbarat yoktu da, hiçbir şey bilmeyip, sabah akşam dostluk mesaji veriyorduk?
Yoksa ana konumuz, demokratikleşme açısından bu verilerle hiçbir yere varamayacağını defalarca anlattığım "Arap Baharı masalı" çerçevesinde emperyalizmin temennilerini yaşama mı geçirmekti? Esad, böylece bir anda mı "yok edilecek adam" statüsüne geçiverdi? Sürekli demokrasiden söz ederek, işine geldiği gibi dünya kaynaklarını kendine peşkeş çekilir hale getirmek için uğraşan ABD, Orta Doğu’da tüm jeo-politik çıkarları adına kan dökerken, bu sefer kirli işlere kendini bulaştırmak istemiyor. Neden mi? Çünkü Obama, "savaş makinesi Bush" tan farklı bir imaj verme gayreti içinde, çünkü Kasım’da yeniden Başkanlık seçimi var, çünkü Obama bunu halkına zor anlatır. ABD, altına kendisinin giremeyeceği bir savaşı başlatmak durumunda hissediyor kendini.
İyi de, her savaş kaç ölü verir? Harbin acımasızlıkları karşısında her ırk, her din eşit acılar çeker. Böyle bir savaşın galibi zaten olamaz. Sabah akşam "müslümanlık" tan söz edenler, bu sefer Irak katliamının ardından iki müslüman halkı mı kapıştıracaklar? Halk diyorum, çünkü askerler halkın içinden çıkar. Yine anneler ağlayacak, evler yıkılacak, çocuklar anasız babasız kalacak, ateş düştüğü yeri yakacak... Şu anda uçak krizine rağmen, bir türlü komşusuna düşmanlıkla bakamayan vatandaşlarımızı, birileri psikolojik olarak savaşa çekmeye çalışıyor! Mesela bu arada bir de PKK tekrar saldırsa, bu suç da çok rahat Esad’a atılabilecek.
Bir sorun daha var: uluslararası konjonktürde, bu konuda işler sanki adım adım sarpa sarıyor! Mesela Rusya ve Çin, ABD baskısına diplomatik olarak direniyorlar. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, aynen o "Namert" Wall Street Journal gibi, neden o bölgelerde macera aradığı bir türlü anlaşılamayan uçağımızın Suriye hava sahasında düşürüldüğünü münasebetsizce anlatıyor. Bu arada Cenevre’de BM daimi üyesi ülkeler ve bölgenin kendi kabadayılarının dışişleri bakanları arasında yapılan toplantıda bile, ABD’nin umduğu sonuca ulaşılamıyor, Esadsız bir toptan çözüm kararı yerine, bir karma geçiş koalisyonu kararı alınıyor. Hilary Clinton, bunu tabi ki buz gibi karşılıyor.
Bir yandan Türkiye dolduruluşa getirildiği gibi "bölgesel ve küresel bir faktör olma yolunda ilerleyen bir hızlı ülke" konumundan, arkadan kimin ittiği belli şekilde Emperyalizmin sözde demokrasi tutkularına (!) aracılık yapan masa sıfatına geçiş yapıyor. Bizler de acı bir kahve içerek, batıya göre bu "örnek müslüman ülke" nin (!) içinde olup bitenlere bakıp,"Ne yaptık da hakkettik böyle bir ‘absürd ve zalim’ dönemde yaşamayı”diye kan ağlıyoruz...

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..   

26 Haziran 2012 Salı

“AVUSTURYA LİSESİ VE NAZLICAN ÖZKAN” KONUSUNA YANITLAR! / Bedri Baykam / 26 Haziran 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Hangisinden ve nereden başlasam bilemiyorum. “Avusturya Lisesi’nin Nazlıcan Özkan’a Yaşattıkları” başlıklı makaleme o kadar çok destek ve tepki geldi ki, tamamını okuyabilmeniz için kitap yazılır! Bu nedenle en azından hangi kapsama alanında sözler sarfedildiğini aktarmak istedim.
Öncelikle şunu belirteyim: Bu konu her ne kadar defalarca medyada işlenmiş olsa da, demek ki bu sütunda çıkan bir yazı çok daha etkili oluyor ve o Kurumun içinde şimşekler çakabiliyor. Bu yalnız bir tespit! İşe Lise adına, 2010 yılına kadar Lise’nin Müdürlüğünü yapmakta olan Franz Kangler’in iletisinden başlayayım. Herr Kangler, bana ağır sitemlerde bulunan diğer bazı AL (Avusturya Lisesi) liler gibi, önce neden her iki tarafla konuşmadığımı soruyor. Aslında mühim olan bu görüşlerin de duyulması. Çünkü ortada net bir mağdur var. Sonuçta tahminlerimde yanılmamışım. Yazı çıktıktan sonra hatırlattığım iddiaların hiç birine net bir red yanıtı verilemediği gibi, bana ulaşan bir çok destekleyici bilgi ve anekdot da AL’nin bu konudaki zayıf yapısını gözler önüne seriyor. Kangler şunları söylüyor:
“Nazlıcan’ın bir Güzel Sanatlar Lisesi’ne geçmek istediğini öğrendiğimizde, kendisini bundan vazgeçirmeye çalıştık. Bu konuyla ilgili olarak annesine birçok kez telefonla ulaşmaya çalıştık ancak aile yaşanan siyasi sorunlar nedeniyle telefonlarını açmadı.”. Bu sav, Nazlıcan ve annesi Arzu Durukan tarafından red ediliyor: “Yeryüzünde çocuğunun eğitimini aksatmak, yarım kalmasını sağlayacak Anne var mıdır bilemiyorum, ama ben o anne değilim... Okul kızımı taciz edince, ben de Müdüre hanımla görüşmeye gittim. Bana ‘çok haklısınız, bu Avusturyalı öğretmenler, ülkelerinin dağ köylerinden gelip boğazda yaşamaya başlayınca, bizim çocuklarımızı beğenmiyorlar ve eziyet ediyorlar. Biz oralarda öğretmenlik yapsak, onların çocuklarına Nazlıcan’a yapılan muameleyi yaptırırlar mı? Anında kapıya koyarlar. Ama yapabileceğimiz bir şey yok, Nazlıcan’ı istemiyorlar’ dedi. Ben de ‘ruh sağlığı nedeniyle o zaman daha fazla kalmasın’ dedim”.
Burada bir parantez açalım: Mesela Bekir Çoşkun isteyerek mi çıktı Gazetesi’nden? Tufan Türenç, kendi arzusu ile mi yazılarına “
ara verdi” ? Bunlara inanıp, Lafonten’i çok seviyorsanız, ekleyecek söz olmaz. Bunlara inanmıyorsanız da, o zaman Nazlıcan ve ailesinin başına gelenleri belki görürsünüz! Nazlıcan ise, okulun 2010 Ağustos’unda ilk haber çıktığında, savunmasında afallayıp, yaşananları kabul ettiğini, daha sonraları kendi kendilerini yalanladıklarını hiç düşünemediklerini söylüyor. Ayrıca Kangler’in, “Nazi tavrı” olarak gördüğüm olaylara yanıt verirken, “1953 doğumlu öğretmenler hakkında” (!) bu lafların söylenmesini eleştirmesini aciz ve komik bir savunma olarak görüyor. Haksız mı? Öncelikle birilerinin acilen AL lilere 2012 de bu dünyada hala Kemalistler de, Naziler de olduğunu kulaklarına fısıldaması gerek!!
Benzer savlarla, mezun oldukları Lise’yi bu işin ortasında savunmaya kalkışanlara da bir yere kadar saygı duyuyorum. Ama onlar da bazen mantıklarını kaybediyorlar: Ayda Zorbozan gibi!
“Sanmayın ki dünyada en acı olay, Nazlıcan’ın başına gelmiştir. Nice arkadaşlarım okurken ailelerini kaybetmiş ... ve Nazlıcan gibi çarşamba günleri de ailelerini görememiştir”. İnsaf artık ! Bu mudur okulun seviyesi? AL liler Derneği Başkanı Nurhan Azizoğlu, Nazlıcan’ın sanki durup dururken kendi arzusuyla ayrıldığını savunurken, bir diğer AL li, M.Mert Halepli, Nazlıcan’ı suçladıktan sonra bile Matematik öğretmeni ile ilgili, kendi başına gelen benzer travmaları aktarmaktan geri kalamıyor!
Size bir itirafta bulunayım mi? Bu olay vesilesiyle bana yollananlar arasında bırakın Nazlıcan’a hak vermeyi, kendi örneklerinden yola çıkarak AL’yi topa tutanlar herhalde çoğunlukta! Basında, Yeni Şafak’tan Salih Tuna da bana destek verirken, AL camiasından Murat Baktır gibi bazıları isim vermiş:
“ Belki de anne-babalarımızın güvenlerini sömürdüler. Hatırladıklarım, özel sınavlardan geçerek seçilmiş onca arkadaşımın o okulda yok olması. Öğrenimlerini başka yerlerde geçirmeleri ve vakit kaybetmelerini takiple geçti. (Kayıp gençlik)”. Okulla davalı olanlar, adını kullandırmadan inanılmaz şikayetlerini detaylarıyla aktaranlar da cabası. Gerçek demokrat dostum Cüneyt Yüksel ise, okulun mezunlarına sesleniyor: “Var mısınız gerçeklerin ortaya çıkması için bu işin üzerine gitmeye?”
Keşke AL’den bir kaç kişi de, bu kabusun bir paralel evren kayması olduğunu, bunların yaşanmadığını, kızımızın mağdur edilmediğini, eşyalarının pencerelerden atılmadığını, uzaklaştırılmasının yalnış anlama olduğunu söyleyebilselerdi... Zaten ülkem keşkelerle dolu değil mi?

Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..