15 Kasım 2011 Salı

MARKSİZM DONDURUCUDA, KEMALİZM DİMDİK AYAKTA… NEDEN? (1) Bedri Baykam /15 Kasım 2011 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi Makalesi..



Şu anda Türkiye’de “komünistler veya sosyalistler”e yönelik bir cadı avı yok. Emperyalizm ve “Siyasal İslam” varsa yoksa Kemalistler’in ve Kemalizm’in peşinde! Tek hedefleri, önlerinde en büyük engel olarak gördükleri Atatürkçü Düşünce’yi, savunucuları ile beraber ortadan kaldırmak. Başta Silivri Mahkemeleri olmak üzere tüm yaşananlar, Türkiye siyasi tarihinde sonsuza kadar yer alacak. Komünistler, Marksist-Leninistler, şu anda dünya konjonktüründe de gündem dışı kalmış durumdalar. Tabii ki fikirleri önemsiz demiyorum. Bu bir tespit.
Aslında bu başlık, kitap konusu. Ama şimdilik birkaç makaleyle yetinelim. Bazen yaşanmış dönemlerden sonra, korkmadan gerçeklerin adını koymak gerekir. 21.Yüzyıl’ın
“karanlıklarına” dalarken, 20.’nin bilançosunu çıkarmak lazım. Gözümüze çarpan en önemli olgulardan birini kabullenmek, Türk solunun ağır toplarına zor gelebilir. Hatta bu yorumlara alaycı gözlerle bakanlar da olabilir. Oysa objektif saptamalar getirmeliyiz: Türk solunda özellikle sosyalistlerin hatırı sayılır bir kısmı Atatürk’e saygı duymakla birlikte Kemalizm’i, genellikle Marksizm’in yanında ağırlığı olan bir “ideoloji” olarak görmediler, hatta 12 Eylül 80 darbesi sonrasında “Kenanizmle Kemalizmi karıştırıp”(!), “Atatürkçü”leri yıllarca küçümsediler. ”Kemalizm olmasa, sosyalizm konuşulabilir miydi?” diye düşünmeden! Bakalım, yaşananları somut verilerle ele aldığımızda ortaya ne çıkıyor?
Her ideoloji zaman testinden geçer. Kimi uzun, kimi kısa yaşar. Günümüz dünyasını Ortaçağ mantığı veya kraliyet yasaları ile idare edemezsiniz. İlkel toplumlarda buna yeltenseniz, kısa zamanda elinizde patlar. Nazizm, faşizm gibi totaliter rejimler de, zaman sınavlarından mağlubiyetle çıkmış, hem savaşlarda hem vicdan muhasebelerinde yerlerde sürünmüştür.
Marksizm, dünyayı en çok etkileyen siyasi teorisyen Marx ve arkadaşı Engels’in çabalarıyla teorik ürünlerini 1789 Fransız Devrimi’ni takip eden sürecin ivmesiyle 19. Yüzyıl’da vermiş, Avrupa’ya düşünsel yayılımını tamamladıktan sonra, 20. Yüzyıl’da dünyaya damgasını vurmuştur. 1917 Ekim Devrimi ile adım adım Sovyetler’in oluşturacağı 
“Sosyalist Blok” devreye sokulmuş, Soğuk Savaş’ın geçen yüzyıla yayılan “sıcak” günlerinde her fırsatta batılıların deyimleriyle “Özgür Dünya” ve“Demir Perde” savaş tehditlerinde, casusluk komplolarında karşı karşıya gelmişlerdir. 1989’da Berlin Duvarı’nın çökmesiyle de, gardı düşen bir boksör gibi, geçmişine bakmaksızın Sosyalist ülkeler bağımsızlıklarını ilan ederek bu rejimi terk etmişlerdir. Böylece iyi “eşitlikçi” niyetlerle, derin ve haklı bir kapitalizm eleştirisi ve yeni sınıfsız toplum/ “proletarya diktatörlüğü” üzerine kurulu bir muhteşem ütopya, günah ve sevaplarıyla değerlendirilmek üzere “İmtiyazlı Komünist Parti” modeliyle beraber tarihin raflarına kaldırılmıştır. Bazı istisna ülkeler haricinde, son 20 yılda “sosyalist sol”,daha çok sosyal-demokrasi tarafından çok partili parlamenter rejimlerde temsil edilmiş, tek parti diktatoryası fikri, totaliter hevesliler dışında mahcubiyet içinde terkedilmiştir.
Burada “Sosyalizm”den, S.S.C.B.’nin ideolojisi doğrultusunda, Komünist rejimin ideolojik tanımlaması olarak söz ettiğimi vurgulayarak, batılı “Sosyalist partiler”in demokrasi içindeki varlıklarının çok farklı olduğunu hatırlatırım. Sosyalizmin çöküşünün ana nedeni, tüm iyi niyeti ve sömürü karşıtı adaletli rejim tasarısına rağmen, pratikte işlemesi imkansız bir modele sığınmış olmasındandır. İnsan doğasının 
“gelişme, yarışma, hayal etme, özgür olma” gibi güdülerini yok sayan bu siyasal felsefe, herkesi mutlu etmenin hayallerini kurarken, neredeyse tüm kontrol ettiği ülkelerde halkın çoğunluğunu “o ülkeden kaçmak için ölmeye hazır” hale getirmiştir. Sosyalist Blok’ta yasaklar, tehdit ve işkenceler, rejimi koruma adına gizli polis ve yoldaş ihbar ağları ile oluşturulan karanlık dönemler ve yok edilen üç kuşak insan, ortaya ağır bir fatura bırakmıştır. Kemalizm ise, en başından itibaren Sovyetler’le götürdüğü dostça dış politikaya rağmen, hiçbir zaman Sosyalist bir rejim fikrine sıcak bakmamış, kendi modelini oluşturmuştur. Bugün de bu modelin hala dimdik ayakta olması, onu emperyalist sömürgeci güçlerin, şeriatçı totaliter rejim düşkünlerinin “1” numaralı düşmanı haline getirmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’e fikren bağlı aydın insanların tüm siyasal ahlak dışı maruz kaldıkları sabotaj ve baskılara rağmen giderek artan sayısı, bunun somut kanıtlarından yalnız biridir. Haftaya bu konuyu açarak yanıtların derin gerekçelerine yaklaşacağız.

MARKSİZM DONDURUCUDA, KEMALİZM DİMDİK AYAKTA… NEDEN? (1) Bedri Baykam /15 Kasım 2011 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi Makalesi..



Şu anda Türkiye’de “komünistler veya sosyalistler”e yönelik bir cadı avı yok. Emperyalizm ve “Siyasal İslam” varsa yoksa Kemalistler’in ve Kemalizm’in peşinde! Tek hedefleri, önlerinde en büyük engel olarak gördükleri Atatürkçü Düşünce’yi, savunucuları ile beraber ortadan kaldırmak. Başta Silivri Mahkemeleri olmak üzere tüm yaşananlar, Türkiye siyasi tarihinde sonsuza kadar yer alacak. Komünistler, Marksist-Leninistler, şu anda dünya konjonktüründe de gündem dışı kalmış durumdalar. Tabii ki fikirleri önemsiz demiyorum. Bu bir tespit.
Aslında bu başlık, kitap konusu. Ama şimdilik birkaç makaleyle yetinelim. Bazen yaşanmış dönemlerden sonra, korkmadan gerçeklerin adını koymak gerekir. 21.Yüzyıl’ın
“karanlıklarına” dalarken, 20.’nin bilançosunu çıkarmak lazım. Gözümüze çarpan en önemli olgulardan birini kabullenmek, Türk solunun ağır toplarına zor gelebilir. Hatta bu yorumlara alaycı gözlerle bakanlar da olabilir. Oysa objektif saptamalar getirmeliyiz: Türk solunda özellikle sosyalistlerin hatırı sayılır bir kısmı Atatürk’e saygı duymakla birlikte Kemalizm’i, genellikle Marksizm’in yanında ağırlığı olan bir “ideoloji” olarak görmediler, hatta 12 Eylül 80 darbesi sonrasında “Kenanizmle Kemalizmi karıştırıp”(!), “Atatürkçü”leri yıllarca küçümsediler. ”Kemalizm olmasa, sosyalizm konuşulabilir miydi?” diye düşünmeden! Bakalım, yaşananları somut verilerle ele aldığımızda ortaya ne çıkıyor?
Her ideoloji zaman testinden geçer. Kimi uzun, kimi kısa yaşar. Günümüz dünyasını Ortaçağ mantığı veya kraliyet yasaları ile idare edemezsiniz. İlkel toplumlarda buna yeltenseniz, kısa zamanda elinizde patlar. Nazizm, faşizm gibi totaliter rejimler de, zaman sınavlarından mağlubiyetle çıkmış, hem savaşlarda hem vicdan muhasebelerinde yerlerde sürünmüştür.
Marksizm, dünyayı en çok etkileyen siyasi teorisyen Marx ve arkadaşı Engels’in çabalarıyla teorik ürünlerini 1789 Fransız Devrimi’ni takip eden sürecin ivmesiyle 19. Yüzyıl’da vermiş, Avrupa’ya düşünsel yayılımını tamamladıktan sonra, 20. Yüzyıl’da dünyaya damgasını vurmuştur. 1917 Ekim Devrimi ile adım adım Sovyetler’in oluşturacağı 
“Sosyalist Blok” devreye sokulmuş, Soğuk Savaş’ın geçen yüzyıla yayılan “sıcak” günlerinde her fırsatta batılıların deyimleriyle “Özgür Dünya” ve“Demir Perde” savaş tehditlerinde, casusluk komplolarında karşı karşıya gelmişlerdir. 1989’da Berlin Duvarı’nın çökmesiyle de, gardı düşen bir boksör gibi, geçmişine bakmaksızın Sosyalist ülkeler bağımsızlıklarını ilan ederek bu rejimi terk etmişlerdir. Böylece iyi “eşitlikçi” niyetlerle, derin ve haklı bir kapitalizm eleştirisi ve yeni sınıfsız toplum/ “proletarya diktatörlüğü” üzerine kurulu bir muhteşem ütopya, günah ve sevaplarıyla değerlendirilmek üzere “İmtiyazlı Komünist Parti” modeliyle beraber tarihin raflarına kaldırılmıştır. Bazı istisna ülkeler haricinde, son 20 yılda “sosyalist sol”,daha çok sosyal-demokrasi tarafından çok partili parlamenter rejimlerde temsil edilmiş, tek parti diktatoryası fikri, totaliter hevesliler dışında mahcubiyet içinde terkedilmiştir.
Burada “Sosyalizm”den, S.S.C.B.’nin ideolojisi doğrultusunda, Komünist rejimin ideolojik tanımlaması olarak söz ettiğimi vurgulayarak, batılı “Sosyalist partiler”in demokrasi içindeki varlıklarının çok farklı olduğunu hatırlatırım. Sosyalizmin çöküşünün ana nedeni, tüm iyi niyeti ve sömürü karşıtı adaletli rejim tasarısına rağmen, pratikte işlemesi imkansız bir modele sığınmış olmasındandır. İnsan doğasının 
“gelişme, yarışma, hayal etme, özgür olma” gibi güdülerini yok sayan bu siyasal felsefe, herkesi mutlu etmenin hayallerini kurarken, neredeyse tüm kontrol ettiği ülkelerde halkın çoğunluğunu “o ülkeden kaçmak için ölmeye hazır” hale getirmiştir. Sosyalist Blok’ta yasaklar, tehdit ve işkenceler, rejimi koruma adına gizli polis ve yoldaş ihbar ağları ile oluşturulan karanlık dönemler ve yok edilen üç kuşak insan, ortaya ağır bir fatura bırakmıştır. Kemalizm ise, en başından itibaren Sovyetler’le götürdüğü dostça dış politikaya rağmen, hiçbir zaman Sosyalist bir rejim fikrine sıcak bakmamış, kendi modelini oluşturmuştur. Bugün de bu modelin hala dimdik ayakta olması, onu emperyalist sömürgeci güçlerin, şeriatçı totaliter rejim düşkünlerinin “1” numaralı düşmanı haline getirmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’e fikren bağlı aydın insanların tüm siyasal ahlak dışı maruz kaldıkları sabotaj ve baskılara rağmen giderek artan sayısı, bunun somut kanıtlarından yalnız biridir. Haftaya bu konuyu açarak yanıtların derin gerekçelerine yaklaşacağız.

13 Kasım 2011 Pazar

Bahri GENÇ "YÜZLERDEN GİZLER" isimli sergisi ile Piramid Sanat'ta! 17 Kasım 2011 - 4 Ocak 2012‏..


Bahri GENÇ

"YÜZLERDEN GİZLER"

17 Kasım 2011 – 4 Ocak 2012

Bahri Genç'in son dönemini kapsayan, akrilik, yağlı boya ve karışık teknikle yaptığı portrelerinden oluşan “Yüzlerden Gizler” sergisi 17 Kasım 2011 Perşembe günü
Piramid Sanat'ta açılıyor.

Portre resmine yeni bir soluk getiren Genç, çağdaş bir portre yorumcusu. Kendi kuşağı içinde farklı üslubuyla sanat ortamında adını duyururken, birçok genç sanatçıyı da etkileyen bir çekim alanı yaratıyor.  Ortaya koyduğu yeni yaklaşımla soyut biçim anlayışını izleyerek, geleneksel üslubunu da bırakmadan, kendine özgü soyutlamacı tekniğiyle dışavurumcu bir üslup doğrultunda yeni bir realizme giden plastik bir dil yaratıyor.

Sanatçının son dönemde yaptığı portreler, soyutlamacı tekniğini daha ileri bir aşamaya götürmesi yönünden önemlidir. Yaşantı içerikleriyle dolu yoğun bir duygu aktarımını gerçekleştirdiği  portrelerinde; ölümün karşısına yaşamı koyan sanatçı; içselleştirdiği “şeyleri” modellerinin imgeleri aracılığıyla dışa vurur, yoğun bir duygu aktarımını gerçekleştiriyor.


Sergi, 4 Ocak 2012 tarihine kadar Piramid Sanat’ta izlenebilir…




Açılış 17 Kasım 2011 Perşembe
Saat: 18:00 – 21:00
Yer: Piramid Sanat (Feridiye Cad. No: 23 – 25 Taksim)

Bilgi İçin: Tuba Kurtulmuş
Tel: 0212 297 31 15-20-21


Bahri GENÇ "YÜZLERDEN GİZLER" isimli sergisi ile Piramid Sanat'ta! 17 Kasım 2011 - 4 Ocak 2012‏..


Bahri GENÇ

"YÜZLERDEN GİZLER"

17 Kasım 2011 – 4 Ocak 2012

Bahri Genç'in son dönemini kapsayan, akrilik, yağlı boya ve karışık teknikle yaptığı portrelerinden oluşan “Yüzlerden Gizler” sergisi 17 Kasım 2011 Perşembe günü
Piramid Sanat'ta açılıyor.

Portre resmine yeni bir soluk getiren Genç, çağdaş bir portre yorumcusu. Kendi kuşağı içinde farklı üslubuyla sanat ortamında adını duyururken, birçok genç sanatçıyı da etkileyen bir çekim alanı yaratıyor.  Ortaya koyduğu yeni yaklaşımla soyut biçim anlayışını izleyerek, geleneksel üslubunu da bırakmadan, kendine özgü soyutlamacı tekniğiyle dışavurumcu bir üslup doğrultunda yeni bir realizme giden plastik bir dil yaratıyor.

Sanatçının son dönemde yaptığı portreler, soyutlamacı tekniğini daha ileri bir aşamaya götürmesi yönünden önemlidir. Yaşantı içerikleriyle dolu yoğun bir duygu aktarımını gerçekleştirdiği  portrelerinde; ölümün karşısına yaşamı koyan sanatçı; içselleştirdiği “şeyleri” modellerinin imgeleri aracılığıyla dışa vurur, yoğun bir duygu aktarımını gerçekleştiriyor.


Sergi, 4 Ocak 2012 tarihine kadar Piramid Sanat’ta izlenebilir…




Açılış 17 Kasım 2011 Perşembe
Saat: 18:00 – 21:00
Yer: Piramid Sanat (Feridiye Cad. No: 23 – 25 Taksim)

Bilgi İçin: Tuba Kurtulmuş
Tel: 0212 297 31 15-20-21


8 Kasım 2011 Salı

KURBAN BAYRAMI VE SİLİVRİ TUTSAKLARI… Bedri Baykam / 8 Kasim 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..

Geçen Cuma günü 1. Ergenekon davasını izlemek üzere yurtsever arkadaşlarla beraber, yine Silivri’ye gittik. İstanbul’dan 100 km uzağa atılan o soğuk yığma binalar, tarihimize demokrasimizin yüz akı olarak geçmeyecekler. Büyük ihtimalle ileriki dönemlerde, içinde “demokrasi ve özgürlük panelleri”nin yapılacağı acı bir anı binası olarak saklanacaklar. Bu cezaevi “kampüsü” ileride geliştirilerek bir üniversiteye dönüştürülür mü bilemem; keşke o günleri de görebilsek!
Pardon, unuttum! Aman anneciğim kızmasın! Öncelikle değerli okurlarımın bayramını kutlarım. Umarım Türkiye’nin bir türlü erişemediği o huzur ve barış dolu günlere her vatandaşımız kendi dünyasında ulaşmaya çalışıyordur. Deneyin, barış halkanızı genişletmeyi. Gidin, sorunlarınızı konuşamadığınız bir akrabanız veya dostunuzu arayın, korkmadan konuşun. Ayrıca şu basit cümlenin değerini bilin. Bakın “gidin” diyorum, çünkü istediğiniz yere gidebilirsiniz. Ama herkes aynı durumda değil. Mesela Doğu Perinçek, Mehmet Haberal, Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Soner Yalçın, Hikmet Çiçek, Ergun Poyraz, Nedim Şener ve Ahmet Şık da her yere gitmek isterler, ama en çok havalandırmaya çıkabilecekler yine. Onlar “neden biz içerideyiz, bunu bilen ve bize anlatabilecek tek Allah’ın kulu var mı?” diye makale ve kitaplarında haklı olarak yakınmaya devam ederken, bizim bayramda yaşayabileceğimiz gerçekten “mutlu” bir an olabilir mi? “Ben insanım” diyen herkes, bu günleri tüm ağırlığı ve dramını içselleştirerek geri kalan günlük hayatı yaşamaya mecbur… İki saat boyunca bir sinema salonunda sıkıldığında duvarlara tırmanmak isteyenlere sorarım: Dört yıl içeride yatan siz olsaydınız, ne hissederdiniz? Özel hayatınız, iş hayatınız ne olurdu…
Yaşamının hatırı sayılır bir kısmını “içeride” bu akıl almaz nahoş şartlarda geçirirken makale, kitap yazmaya, dik durmaya devam eden her aydın tarihe ayrı bir statüde geçiyor, dosta düşmana parmak ısırtıyor. Mesela Doğu Perinçek. O yaşında cezaevinde Cumhuriyet nöbeti tutarken, bir insan nasıl gündemi bu kadar yakından, neredeyse kendi belirleyecek kadar takip edebilir? Bu nasıl bir özgüven ve örnek öncü duruşudur! Uğradığım saldırıdan sonra kendisini ilk defa görmeye gidebildim. Hasretle sarılamadık belki, ama o sıcak sözler ve dostça bakışlarla aradaki 11 metreyi , yani “bir penaltılık” mesafeyi eritebildik. “Evet, bir örgüt var, ama bu Türkiye’yi parçalayan, tasfiye eden Amerikan vesayeti altına götüren bir örgüt var. Türk milleti kesinlikle bu komployu yıkacak, tarihe gömecek” diye haykırıyor Perinçek ve hakimlere soruyor: “Siz bu davanın neresindesiniz? Aleyhinde delil yokken, suçsuz insanlar daha ne kadar içeride kalacaklar? Bu davanın artık son aşamasına gelindi, tarihe karşı sorumluluğunuz var!”
Yalnız Perinçek mi? Her biri, Hikmet Çiçek’le başlayarak sırayla tarihi konuşmalar yapıyorlar. Çiçek, Emniyet’te “Ergenekon” adlı hiçbir örgüt izine rastlanılmadığı raporunu hatırlattıktan sonra, “40 yıldır Gladyo ile mücadele eden insanları hapse tıkarak bu örgütle mücadele edemezsiniz” diyor. Düzenledikleri “Susurluk Sempozyumu”na konuşmacı olarak katılan yedi kişinin nasıl olup da Silivri’de yargılandığını soruyor! Mehmet Demirtaş ise hakime şunları söylüyor: “Sayın Hakim, 3 Ekim’de konuşma hakkımızı 15 dakikaya indirdiniz. Aslında 5 dakikaya indirin derim. Bu davada 15 dakikalık anlatılacak bir şey kalmamıştır. 5 yıldır içerideyim ve davaya bir açıklama bulamıyorum. Dava matruşka bebeklere döndü. Devşirmelerin iftiraları, Danıştay davası, Molotof davası derken sürüyor. ‘Polis bana bomba verdi’ diyenler, kimsenin hoşuna gitmiyor. Kazanın doğduğuna inanıp, öldüğüne inanmayanlar var. Abim intihar etti, annem beyin felci geçirdi”.
Başka neler mi oldu? Kerinçsiz, Muzaffer Tekin, Veli Küçük konuştular. Onları dinlerken, “liberal” basında yerden yere vurulan, imajı paramparça edilen bu insanlarla, “2. Cumhuriyetçi” kaç yazarın, bir açık oturumda karşı karşıya gelmeye cesaret edeceğini merak ettim. “Yoksa bunu merak etmem de mi yasak?” diye acı acı gülümsedim. Bu ülkede demokrasinin o kadar çok “ucube”(!) tarifi var ki! Sonra duruşma salonunun karşısındaki demokrat insanların mertçe direnişini taşıyan çadırlara uğradık. Dost insanlarla birbirimize moral verip, fotoğraf çektirdik. Bu kurban bayramının, aydınlanmacı insanların “kurban” yerine kondukları son acı bayram olmasını diledik hep beraber…

KURBAN BAYRAMI VE SİLİVRİ TUTSAKLARI… Bedri Baykam / 8 Kasim 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..

Geçen Cuma günü 1. Ergenekon davasını izlemek üzere yurtsever arkadaşlarla beraber, yine Silivri’ye gittik. İstanbul’dan 100 km uzağa atılan o soğuk yığma binalar, tarihimize demokrasimizin yüz akı olarak geçmeyecekler. Büyük ihtimalle ileriki dönemlerde, içinde “demokrasi ve özgürlük panelleri”nin yapılacağı acı bir anı binası olarak saklanacaklar. Bu cezaevi “kampüsü” ileride geliştirilerek bir üniversiteye dönüştürülür mü bilemem; keşke o günleri de görebilsek!
Pardon, unuttum! Aman anneciğim kızmasın! Öncelikle değerli okurlarımın bayramını kutlarım. Umarım Türkiye’nin bir türlü erişemediği o huzur ve barış dolu günlere her vatandaşımız kendi dünyasında ulaşmaya çalışıyordur. Deneyin, barış halkanızı genişletmeyi. Gidin, sorunlarınızı konuşamadığınız bir akrabanız veya dostunuzu arayın, korkmadan konuşun. Ayrıca şu basit cümlenin değerini bilin. Bakın “gidin” diyorum, çünkü istediğiniz yere gidebilirsiniz. Ama herkes aynı durumda değil. Mesela Doğu Perinçek, Mehmet Haberal, Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Soner Yalçın, Hikmet Çiçek, Ergun Poyraz, Nedim Şener ve Ahmet Şık da her yere gitmek isterler, ama en çok havalandırmaya çıkabilecekler yine. Onlar “neden biz içerideyiz, bunu bilen ve bize anlatabilecek tek Allah’ın kulu var mı?” diye makale ve kitaplarında haklı olarak yakınmaya devam ederken, bizim bayramda yaşayabileceğimiz gerçekten “mutlu” bir an olabilir mi? “Ben insanım” diyen herkes, bu günleri tüm ağırlığı ve dramını içselleştirerek geri kalan günlük hayatı yaşamaya mecbur… İki saat boyunca bir sinema salonunda sıkıldığında duvarlara tırmanmak isteyenlere sorarım: Dört yıl içeride yatan siz olsaydınız, ne hissederdiniz? Özel hayatınız, iş hayatınız ne olurdu…
Yaşamının hatırı sayılır bir kısmını “içeride” bu akıl almaz nahoş şartlarda geçirirken makale, kitap yazmaya, dik durmaya devam eden her aydın tarihe ayrı bir statüde geçiyor, dosta düşmana parmak ısırtıyor. Mesela Doğu Perinçek. O yaşında cezaevinde Cumhuriyet nöbeti tutarken, bir insan nasıl gündemi bu kadar yakından, neredeyse kendi belirleyecek kadar takip edebilir? Bu nasıl bir özgüven ve örnek öncü duruşudur! Uğradığım saldırıdan sonra kendisini ilk defa görmeye gidebildim. Hasretle sarılamadık belki, ama o sıcak sözler ve dostça bakışlarla aradaki 11 metreyi , yani “bir penaltılık” mesafeyi eritebildik. “Evet, bir örgüt var, ama bu Türkiye’yi parçalayan, tasfiye eden Amerikan vesayeti altına götüren bir örgüt var. Türk milleti kesinlikle bu komployu yıkacak, tarihe gömecek” diye haykırıyor Perinçek ve hakimlere soruyor: “Siz bu davanın neresindesiniz? Aleyhinde delil yokken, suçsuz insanlar daha ne kadar içeride kalacaklar? Bu davanın artık son aşamasına gelindi, tarihe karşı sorumluluğunuz var!”
Yalnız Perinçek mi? Her biri, Hikmet Çiçek’le başlayarak sırayla tarihi konuşmalar yapıyorlar. Çiçek, Emniyet’te “Ergenekon” adlı hiçbir örgüt izine rastlanılmadığı raporunu hatırlattıktan sonra, “40 yıldır Gladyo ile mücadele eden insanları hapse tıkarak bu örgütle mücadele edemezsiniz” diyor. Düzenledikleri “Susurluk Sempozyumu”na konuşmacı olarak katılan yedi kişinin nasıl olup da Silivri’de yargılandığını soruyor! Mehmet Demirtaş ise hakime şunları söylüyor: “Sayın Hakim, 3 Ekim’de konuşma hakkımızı 15 dakikaya indirdiniz. Aslında 5 dakikaya indirin derim. Bu davada 15 dakikalık anlatılacak bir şey kalmamıştır. 5 yıldır içerideyim ve davaya bir açıklama bulamıyorum. Dava matruşka bebeklere döndü. Devşirmelerin iftiraları, Danıştay davası, Molotof davası derken sürüyor. ‘Polis bana bomba verdi’ diyenler, kimsenin hoşuna gitmiyor. Kazanın doğduğuna inanıp, öldüğüne inanmayanlar var. Abim intihar etti, annem beyin felci geçirdi”.
Başka neler mi oldu? Kerinçsiz, Muzaffer Tekin, Veli Küçük konuştular. Onları dinlerken, “liberal” basında yerden yere vurulan, imajı paramparça edilen bu insanlarla, “2. Cumhuriyetçi” kaç yazarın, bir açık oturumda karşı karşıya gelmeye cesaret edeceğini merak ettim. “Yoksa bunu merak etmem de mi yasak?” diye acı acı gülümsedim. Bu ülkede demokrasinin o kadar çok “ucube”(!) tarifi var ki! Sonra duruşma salonunun karşısındaki demokrat insanların mertçe direnişini taşıyan çadırlara uğradık. Dost insanlarla birbirimize moral verip, fotoğraf çektirdik. Bu kurban bayramının, aydınlanmacı insanların “kurban” yerine kondukları son acı bayram olmasını diledik hep beraber…

6 Kasım 2011 Pazar

Beklenen kaza‏..

Fenerbahçe serisini başlatan rakibi Sivasspor a karşı, liderliğini ve rekorunu sağlama alma amacıyla maça temkinli başladı. Sarı lacivertlilerde yeni transfer Sezer, ilk 11 de ilk defa yer alırken Alex'in boşluğunu doldurmak gibi bir sorumlulukla uğraşmak durumunda kalması onun adına şanssızlıktı.

Maç futbol adına beklenilen seviyeye yaklaşamadan ilk yarının büyük kısmı kısır futbolla geçti. Ziegler in erken gelen sakatlığı ise Fenerbahçe defansını oldukça zor durumda bıraktı. Bunun ardından Sivas'ın üst üste kaçırdığı bir kaç pozisyon geldi. Grosicki nin ortası ve Pedriel'in kafasında Bekir, Volkan'ı geçen topu çizgiden çıkardı. Bunun hemen ardından ise Pedriel'in asistiyle ceza sahasına giren Eneramo, net ofsayttan ve Volkan ın bacak arasından dar acıya rağmen ağları buldu.

İkinci yarıya Fenerbahçe pasif kalan Sezer'in yerine Selçuğu alarak başladı. Buna rağmen yine 2. yarıya hakim başlayan taraf Sivastı. Sanki rakiplerinden bir kaç futbolcu fazlayla oynayan kırmızı beyazlar, sahaya yayılışlarıyla hem orta sahayı kilitlediler, hem ileride ve geride çoğalmayı bildiler. Alex in yokluğunu hem oyun, hem de psikolojik açıdan hazmedemeyen sarı lacivertliler, bir türlü maça giremedi. Stoch'un 69. dakikadaki cılız şutu Fenerbahçe adına 2. yarıda ilk ciddi ataktı. Grosicki, 72. dakikada Eneramo ile verkaça girdikten sonra sagdan ceza sahasına girdi ve Volkan'ın da kısa çıkmasından yaralanarak 2. golü de atmayı başardı. 83. dakikada Caner çizgiden farkın 3 e çıkmasını engelledi.

Fenerbahçe'nin haftalardır alarm sinyalleri veren oyun kurgusu, kaptanlarının yokluğunda acizliğe dönüşürken, bir Sivas maçıyla başlayan 28 maçlık seri, başka bir Sivas maçıyla sona ermiş oldu.Fenerbahçe'de hiç kimsenin sivrilmezken maçın neredeyse "gol pozisyonsuz" kapanmış olması, gelecek haftalar için karanlık bulutların habercisi...