16 Eylül 2011 Cuma

İNSANLIK ÖTESİ BİR FİNAL! / Bedri Baykam


Ömrümde sayısız tarihi tenis maçı izledim. 1969 da İstanbul’da, Güney Afrikalı Bob Hewitt’in dünyanın en iyi toprak kort oyuncularından Yugoslav Zeljko Franulovic’i 5 sette yendiği muhteşem maç, 1972’de Wimbledon finalinde, Stan Smith’in "maalesef" İlie Nastase’yi 5 sette yendiği maç, 1976’da Bjorn Borg’un Fransiz Jauffret’yi 5 sette yendiği maç, 1980-81’deki inanılmaz Borg - Mc Enroe maclari, veya son dönemlerin Federer- Nadal arasındaki sayısız Kritik maç, bu sene Roland Garros’ta Federer’in Djokovic’i  yendiği inanılmaz maç, tabii ki arada atladığım Agassi, Sampras ve diğerlerinin sayısız maçı da cabasi...
İste 40 yıldır en üst düzey dünya tenisini yerinde izleyen biri olarak konuşuyorum: Dünya tarihi, hiç bir zaman pazartesi gecesi izlediğimiz Djokovic- Nadal finali kadar inanılmaz seviyede bir maç yaşamadı. Bunun böyle olacağını hissetmiş biri olarak çevremde herkese bunu önceden söylemiştim. İzlemeyenlerden de rica ediyorum: ömründe hiç bir tenis maçı izlememiş olsanız dahi, lütfen gidin acil bir spor kanalında bu maçın tekrarını izleyin. Çünkü ömrünüzde bu seviyede bir spor müsabakası bir daha zor görürsünüz...
Djokovic in bu şimdiden efsanevi tenis maçını hangi skorla kazandığına baktığımızda bu dediklerimi anlayamayız. Çünkü 6-2, 6-4, 6-7, 6-1 lik skor sanki herhangi olağan bir maçı yansıtıyor. Halbuki yalnız 36 dakikada ulaşılan 3/2’lik skor ve oyun seviyesini bile görseniz, ne demek istediğimi anlardınız. Her iki sete, 2-0 önde başlayan Nadal, Djokovic’in " insanlık dışı" ritmiyle her iki seti de uzatamadan kaybetti. Ama skorda dramatik görünmeyen bu setlerde bile nasıl bir çekişme yaşandığını ancak seyredenler bilir. 
Kimi zaman 27-28 kere füze hızıyla gelip giden toplar, gerek açıları, gerek insanın aklını başından alan ritm ve strateji savaşları, gerek topların çalışılmışlığıyla, maçın her saniyesi tam bir aksiyon-macera-gerilim filminin kilit anları gibiydi. İnsan zekasının, refleks seviyesinin, gücünün ve dayanıklılık limitinin zorlanması vardı bu karşılaşmanın her anında…. Her iki raket de kimi zaman 18 dakika süren maraton oyunların içinde yüzerken, akıl almaz şiddette backhand  paralleler, dekruaze forehandler ve müthiş ayak hızlarıyla baş döndürdüler… Nadal bu robot intizamı ve sanatçı yaratıcılığını beraber eriten müthiş rakibi karşısında özellikle 3. sette Che için kullanılan deyimi ödünç alırsak “heroico guerillero” yani “kahraman gerilla” gibi ölesiye mücadele etti. 6-5 öndeyken maç için servis atan Djokoviç 2 puan yaklaşmasına rağmen bu oyunu alamadı ve tie-break te Nadal bu seti 7-6 almayı başardı. 4. setin hemen başında sırt ağrılarıyla kıvranan Sırp tenisçi sakatlık molası aldı yerlere yattı, iğne oldu, masaj oldu… İşte o anda ben tüm ibreler şansın döndüğünü gösterirken Nadal’ın bu durumda psikolojik olarak çok zorlanacağını ve ibrelerin “Djoko” ya döndüğünü twitter’da yazdım. Nedeni de şuydu: bu kadar ağır bir acı çektiğini gördüğünüz rakibiniz, maçı bırakıp gitmezse, o andan itibaren siz ona karşı nasıl oynayacağınızın ritmini kaybedersiniz. Sakatlığından istifade edip çok mu koşturacaksınız? Bu “erkekliğe” sığar mı? Maçı uzatıp bırakmasını mı bekleyeceksiniz? Bunlar gibi onlarca soru bilinçaltınızda fink atarken ritminizden uzaklaşmamanız mümkün değildir. Beklediğim de aynen gerçekleşti ardından: kendi servisini kaybetmeyen ve iki kez servis kıran Djokoviç seti 6-1, maçı 3-1 kazandı ve ilk defa Amerika Açık turnuvasını kazanmış oldu. Bu yıl 4 büyük Grand Slam turnuvasının üçünü böylece kazanmış oldu ve altın harflerle adını  tenis tarihine yazdırdı. Bu başarıyı egale eden 6 tenisçi var ama geçmişte Don Budge ve daha yeni zamanlarda Rod Laver aynı yıl “dört” büyük turnuvayı da kazanan tek isimler olarak zirvede duruyorlar…

Tenisin ne kadar zalim ve acımasız bir spor olduğunu anlamak için, bu turnuva yine derslerle doluydu. Bu günlerde “miladı doldu” zannıyla rafa kaldırılmak istenen Roger Federer, bu yıl yere göğe sığdırılamayan Djokoviç’e karşı son set 5-3, 40-15 de iki maç topu kazandı. O anda bir ace, bir winner servis veya rakibinin bir hatasıyla maçı alma şansı yüzde 90’dı. Djokoviç Tanrıların yardımıyla o puanları çevirdi, maçı aldı. Beceriyle, şansla, Allah yardımıyla, inançla… Federer o puanlardan birini alsa belki bugün şampiyon diye o alkışlanıyor olacaktı. O seviyede her şey işte o kadar ince kıl farklarıyla dönüyor. Demek ki şu gerçeği kabul etmemiz lazım: dünyada bu üç tenisçinin daha bize yaşatacakları çoook unutulmaz karşılaşma bizi bekliyor… Ama şu kesin: Djokoviç’in büyük çıkışı, Federer-Nadal’a karşı bu yıl kurduğu üstünlük, dünya tenisinin ve rekabetin seviyesini en az bir gömlek yukarı çekti. 

İNSANLIK ÖTESİ BİR FİNAL! / Bedri Baykam


Ömrümde sayısız tarihi tenis maçı izledim. 1969 da İstanbul’da, Güney Afrikalı Bob Hewitt’in dünyanın en iyi toprak kort oyuncularından Yugoslav Zeljko Franulovic’i 5 sette yendiği muhteşem maç, 1972’de Wimbledon finalinde, Stan Smith’in "maalesef" İlie Nastase’yi 5 sette yendiği maç, 1976’da Bjorn Borg’un Fransiz Jauffret’yi 5 sette yendiği maç, 1980-81’deki inanılmaz Borg - Mc Enroe maclari, veya son dönemlerin Federer- Nadal arasındaki sayısız Kritik maç, bu sene Roland Garros’ta Federer’in Djokovic’i  yendiği inanılmaz maç, tabii ki arada atladığım Agassi, Sampras ve diğerlerinin sayısız maçı da cabasi...
İste 40 yıldır en üst düzey dünya tenisini yerinde izleyen biri olarak konuşuyorum: Dünya tarihi, hiç bir zaman pazartesi gecesi izlediğimiz Djokovic- Nadal finali kadar inanılmaz seviyede bir maç yaşamadı. Bunun böyle olacağını hissetmiş biri olarak çevremde herkese bunu önceden söylemiştim. İzlemeyenlerden de rica ediyorum: ömründe hiç bir tenis maçı izlememiş olsanız dahi, lütfen gidin acil bir spor kanalında bu maçın tekrarını izleyin. Çünkü ömrünüzde bu seviyede bir spor müsabakası bir daha zor görürsünüz...
Djokovic in bu şimdiden efsanevi tenis maçını hangi skorla kazandığına baktığımızda bu dediklerimi anlayamayız. Çünkü 6-2, 6-4, 6-7, 6-1 lik skor sanki herhangi olağan bir maçı yansıtıyor. Halbuki yalnız 36 dakikada ulaşılan 3/2’lik skor ve oyun seviyesini bile görseniz, ne demek istediğimi anlardınız. Her iki sete, 2-0 önde başlayan Nadal, Djokovic’in " insanlık dışı" ritmiyle her iki seti de uzatamadan kaybetti. Ama skorda dramatik görünmeyen bu setlerde bile nasıl bir çekişme yaşandığını ancak seyredenler bilir. 
Kimi zaman 27-28 kere füze hızıyla gelip giden toplar, gerek açıları, gerek insanın aklını başından alan ritm ve strateji savaşları, gerek topların çalışılmışlığıyla, maçın her saniyesi tam bir aksiyon-macera-gerilim filminin kilit anları gibiydi. İnsan zekasının, refleks seviyesinin, gücünün ve dayanıklılık limitinin zorlanması vardı bu karşılaşmanın her anında…. Her iki raket de kimi zaman 18 dakika süren maraton oyunların içinde yüzerken, akıl almaz şiddette backhand  paralleler, dekruaze forehandler ve müthiş ayak hızlarıyla baş döndürdüler… Nadal bu robot intizamı ve sanatçı yaratıcılığını beraber eriten müthiş rakibi karşısında özellikle 3. sette Che için kullanılan deyimi ödünç alırsak “heroico guerillero” yani “kahraman gerilla” gibi ölesiye mücadele etti. 6-5 öndeyken maç için servis atan Djokoviç 2 puan yaklaşmasına rağmen bu oyunu alamadı ve tie-break te Nadal bu seti 7-6 almayı başardı. 4. setin hemen başında sırt ağrılarıyla kıvranan Sırp tenisçi sakatlık molası aldı yerlere yattı, iğne oldu, masaj oldu… İşte o anda ben tüm ibreler şansın döndüğünü gösterirken Nadal’ın bu durumda psikolojik olarak çok zorlanacağını ve ibrelerin “Djoko” ya döndüğünü twitter’da yazdım. Nedeni de şuydu: bu kadar ağır bir acı çektiğini gördüğünüz rakibiniz, maçı bırakıp gitmezse, o andan itibaren siz ona karşı nasıl oynayacağınızın ritmini kaybedersiniz. Sakatlığından istifade edip çok mu koşturacaksınız? Bu “erkekliğe” sığar mı? Maçı uzatıp bırakmasını mı bekleyeceksiniz? Bunlar gibi onlarca soru bilinçaltınızda fink atarken ritminizden uzaklaşmamanız mümkün değildir. Beklediğim de aynen gerçekleşti ardından: kendi servisini kaybetmeyen ve iki kez servis kıran Djokoviç seti 6-1, maçı 3-1 kazandı ve ilk defa Amerika Açık turnuvasını kazanmış oldu. Bu yıl 4 büyük Grand Slam turnuvasının üçünü böylece kazanmış oldu ve altın harflerle adını  tenis tarihine yazdırdı. Bu başarıyı egale eden 6 tenisçi var ama geçmişte Don Budge ve daha yeni zamanlarda Rod Laver aynı yıl “dört” büyük turnuvayı da kazanan tek isimler olarak zirvede duruyorlar…

Tenisin ne kadar zalim ve acımasız bir spor olduğunu anlamak için, bu turnuva yine derslerle doluydu. Bu günlerde “miladı doldu” zannıyla rafa kaldırılmak istenen Roger Federer, bu yıl yere göğe sığdırılamayan Djokoviç’e karşı son set 5-3, 40-15 de iki maç topu kazandı. O anda bir ace, bir winner servis veya rakibinin bir hatasıyla maçı alma şansı yüzde 90’dı. Djokoviç Tanrıların yardımıyla o puanları çevirdi, maçı aldı. Beceriyle, şansla, Allah yardımıyla, inançla… Federer o puanlardan birini alsa belki bugün şampiyon diye o alkışlanıyor olacaktı. O seviyede her şey işte o kadar ince kıl farklarıyla dönüyor. Demek ki şu gerçeği kabul etmemiz lazım: dünyada bu üç tenisçinin daha bize yaşatacakları çoook unutulmaz karşılaşma bizi bekliyor… Ama şu kesin: Djokoviç’in büyük çıkışı, Federer-Nadal’a karşı bu yıl kurduğu üstünlük, dünya tenisinin ve rekabetin seviyesini en az bir gömlek yukarı çekti. 

PARODİ DEMOKRASİSİ VE ANAYASA… / Bedri Baykam / 13 Eylul 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..



            Birkaç haftadır “Parodi Demokrasisi” olarak adlandırdığımız orta oyununun yurt içinde ve yurt dışında siyasete yansımalarını bugün ve yakın tarih üstünden gördük. İngilizce’de burada “Parodi demokrasisi” dediğimiz “evcilik oyununun siyasete uyarlanmış hali”nin adı Pseudo-democracies”.
            Türkiye’de artık fiili olarak siyasette güçler ayrılığı bitmiştir. Bir demokrasiyi işler kılan tüm güç odakları birer birer iktidarın açık veya” grimtrak” kontrolüne geçmiştir. Bu şekilde yürütme erki artık tamamen denetimsizdir ve AKP’ye karşı çıkan ender gazete ve TV’lerin ülke bütününde sembolik kalan muhalefetleri dışında, iktidara icraatı üzerinden hesap soracak mercii kalmamıştır
           Son haftalarda takılmış plak gibi gündemimizden düşürülmeyen “Yeni Anayasa” konusu, işi bitirilmiş medyanın elinde oyuncağa dönen bir konu halini almıştır. Türkiye’nin yaşadığı, “tek parti iktidarı”nın ötesinde “muhalefet etme imkanları sembolik değerlere indirgenmiş” siyasi ortamın şu anda tek ihtiyacı, hüküm süren parodiyi kitabına uyduracak Anayasal değişiklikleri oldu-bittiye getirerek tamamlamaktır. Yani kurumlar çökmüş, iş Anayasa’yı bu duruma adapte etmeye gelmiştir. Her ne kadar 12 Eylül Anayasası’nın 110 maddesi bugüne kadar değişmişse de, %58’le bu “ileri demokrasi” (!) modeline geçenler, birden yeniden durdurulamaz bir değişim arzusuna tutulmuşlardır. Aşırı hızla giderken ulaştıkları hiçbir zirve, artık onları tatmin etmiyor ve yasal ortamda karşılığını bulmuyor. Eh, ne de olsa tek parti hegemonyası ve demokrasi, kolay uzlaştırılır kutuplar değil!
             Aslında AKP’liler müsterih olsunlar. Yapmak istedikleri yeni büyük değişime bu sefer ciddi olarak muhalefet edecek odak da olmayabilir karşılarında. Açık konuşmak gerekirse, “Yeni CHP”  ülkede olup biteni hiç anlayamadı. Bildiğiniz gibi, Kılıçdaroğlu ve Gürsel tekin ikilisi, “aman AKP seçmenini ürkütmeyelim” gibi bir kabul edilemez tavırla, hem CHP’yi CHP yapan değerleri unuttular, hem de iktidarın çağdaş yaşama saldırılarını görmezden gelmeyi tercih ettiler. Beyoğlu müzisyenleri ya da restoranlarının veya sanatçıların CHP’yi arkalarında hissetmeleri mevzubahis değil. CHP bir bakıma 2. Cumhuriyetçi yazarların eleştirilerine muhatap olmamak için sanki AKP’lilerden daha AKP’ci oldu! Eminim AKP kurmayları aralarında toplanıp gülme krizine tutuluyorlardır! Gerçekten de “AKP’nin silahlarını elinden almak” adına, CHP laikliği, TSK’yı, çağdaş yaşam tarzlarını, sırayla savunmasız bıraktı, üstelik kurucusundan utanırcasına Atatürk’ü ağzına almaz oldu!
            Geçen gün Habertürk’te AKP’li vekil Ömer Çelik, Belkis Kılıçkaya’nın sorularını yanıtlıyordu. Tabii aralarındaki diyalog, kritik konumda bir siyasi ve donanımlı bir gazetecininkine benzemiyordu. Sanki AKP için reklam filmi çeken bir görevli, Çelik’e “çanak sorular” yöneltiyordu! Milli Takım'da Arda ve Burak bile bu kadar iyi paslaşmamıştı! Herhalde E. Toroğlu’nun geçenlerde “Türk futbolunun ruhunu çağırma” şovundan etkilendiler ve uzun uzun “12 Eylül ve Cumhuriyetçi Anayasaların ruhu” ile alay ettiler. 12 Eylül Anayasası’nın da “tek tip insan üretmeye çalıştığını” söyleyen bu bütünleşmiş stereo ikili, (herhalde örneğin AKP’ye oy veren kadınları “birbirinden çok farklı” olarak görüyorlar!) lafı hep dönüp dolaştırıp “kaldırılması teklif dahi edilemeyecek ilk dört madde”ye getirdiler. Aslında dikkatli bakarsak, bu ilk dört maddenin tamamen sahipsiz kaldığını görüyoruz. AKP’de özellikle Koşaner ve arkadaşlarının akıl almaz “mevzi terketme” gafından sonra bunun tabii ki farkında ve durumu atik bir hamleyle değerlendirmek istiyor. Nasıl olsa “yeni CHP” mahcup tavırlarıyla “laikliği savunan demode eski CHP” ile karıştırılmamak için fazla gürültü yapmaz. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemeyecek yeni Genelkurmay Başkanımız’ın fikir dahi beyan edeceğini sanmıyorum. Yargı, malum. AB, derhal destek alkışlarını sıklaştırır. Yani AKP müsterih olsun, büyük medya da bu “demokrasi parodisi”ni, “Parodi Demokrasisi”ni geliştirmek amacıyla sonuna kadar savunur! Yeter ki işler dönsün!
           Sonuç mu? “İleri demokrasi”, uzarrrr giderrrr, bizler de çenemizi yorduğumuzla kalırız! Anayasa taleplerinin tek hedefi, gardı düşmüş o ilk dört maddeyi yok sayarak sıfırdan “Yeni Osmanlı Cumhuriyeti”nin temelini atmaktır. Siz dua edin de, bırakın o maddelerin dokunulmazlığını, pek yakında “o maddeleri geçmişte hazırlayanları” da Silivri’ye yollamaya kalkmasınlar!! Ülkemiz 2011’de, pusulayı şaşırmış gemi gibi, belirsiz sularda yalpalaarr, gideeerrr…

PARODİ DEMOKRASİSİ VE ANAYASA… / Bedri Baykam / 13 Eylul 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..



            Birkaç haftadır “Parodi Demokrasisi” olarak adlandırdığımız orta oyununun yurt içinde ve yurt dışında siyasete yansımalarını bugün ve yakın tarih üstünden gördük. İngilizce’de burada “Parodi demokrasisi” dediğimiz “evcilik oyununun siyasete uyarlanmış hali”nin adı Pseudo-democracies”.
            Türkiye’de artık fiili olarak siyasette güçler ayrılığı bitmiştir. Bir demokrasiyi işler kılan tüm güç odakları birer birer iktidarın açık veya” grimtrak” kontrolüne geçmiştir. Bu şekilde yürütme erki artık tamamen denetimsizdir ve AKP’ye karşı çıkan ender gazete ve TV’lerin ülke bütününde sembolik kalan muhalefetleri dışında, iktidara icraatı üzerinden hesap soracak mercii kalmamıştır
           Son haftalarda takılmış plak gibi gündemimizden düşürülmeyen “Yeni Anayasa” konusu, işi bitirilmiş medyanın elinde oyuncağa dönen bir konu halini almıştır. Türkiye’nin yaşadığı, “tek parti iktidarı”nın ötesinde “muhalefet etme imkanları sembolik değerlere indirgenmiş” siyasi ortamın şu anda tek ihtiyacı, hüküm süren parodiyi kitabına uyduracak Anayasal değişiklikleri oldu-bittiye getirerek tamamlamaktır. Yani kurumlar çökmüş, iş Anayasa’yı bu duruma adapte etmeye gelmiştir. Her ne kadar 12 Eylül Anayasası’nın 110 maddesi bugüne kadar değişmişse de, %58’le bu “ileri demokrasi” (!) modeline geçenler, birden yeniden durdurulamaz bir değişim arzusuna tutulmuşlardır. Aşırı hızla giderken ulaştıkları hiçbir zirve, artık onları tatmin etmiyor ve yasal ortamda karşılığını bulmuyor. Eh, ne de olsa tek parti hegemonyası ve demokrasi, kolay uzlaştırılır kutuplar değil!
             Aslında AKP’liler müsterih olsunlar. Yapmak istedikleri yeni büyük değişime bu sefer ciddi olarak muhalefet edecek odak da olmayabilir karşılarında. Açık konuşmak gerekirse, “Yeni CHP”  ülkede olup biteni hiç anlayamadı. Bildiğiniz gibi, Kılıçdaroğlu ve Gürsel tekin ikilisi, “aman AKP seçmenini ürkütmeyelim” gibi bir kabul edilemez tavırla, hem CHP’yi CHP yapan değerleri unuttular, hem de iktidarın çağdaş yaşama saldırılarını görmezden gelmeyi tercih ettiler. Beyoğlu müzisyenleri ya da restoranlarının veya sanatçıların CHP’yi arkalarında hissetmeleri mevzubahis değil. CHP bir bakıma 2. Cumhuriyetçi yazarların eleştirilerine muhatap olmamak için sanki AKP’lilerden daha AKP’ci oldu! Eminim AKP kurmayları aralarında toplanıp gülme krizine tutuluyorlardır! Gerçekten de “AKP’nin silahlarını elinden almak” adına, CHP laikliği, TSK’yı, çağdaş yaşam tarzlarını, sırayla savunmasız bıraktı, üstelik kurucusundan utanırcasına Atatürk’ü ağzına almaz oldu!
            Geçen gün Habertürk’te AKP’li vekil Ömer Çelik, Belkis Kılıçkaya’nın sorularını yanıtlıyordu. Tabii aralarındaki diyalog, kritik konumda bir siyasi ve donanımlı bir gazetecininkine benzemiyordu. Sanki AKP için reklam filmi çeken bir görevli, Çelik’e “çanak sorular” yöneltiyordu! Milli Takım'da Arda ve Burak bile bu kadar iyi paslaşmamıştı! Herhalde E. Toroğlu’nun geçenlerde “Türk futbolunun ruhunu çağırma” şovundan etkilendiler ve uzun uzun “12 Eylül ve Cumhuriyetçi Anayasaların ruhu” ile alay ettiler. 12 Eylül Anayasası’nın da “tek tip insan üretmeye çalıştığını” söyleyen bu bütünleşmiş stereo ikili, (herhalde örneğin AKP’ye oy veren kadınları “birbirinden çok farklı” olarak görüyorlar!) lafı hep dönüp dolaştırıp “kaldırılması teklif dahi edilemeyecek ilk dört madde”ye getirdiler. Aslında dikkatli bakarsak, bu ilk dört maddenin tamamen sahipsiz kaldığını görüyoruz. AKP’de özellikle Koşaner ve arkadaşlarının akıl almaz “mevzi terketme” gafından sonra bunun tabii ki farkında ve durumu atik bir hamleyle değerlendirmek istiyor. Nasıl olsa “yeni CHP” mahcup tavırlarıyla “laikliği savunan demode eski CHP” ile karıştırılmamak için fazla gürültü yapmaz. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemeyecek yeni Genelkurmay Başkanımız’ın fikir dahi beyan edeceğini sanmıyorum. Yargı, malum. AB, derhal destek alkışlarını sıklaştırır. Yani AKP müsterih olsun, büyük medya da bu “demokrasi parodisi”ni, “Parodi Demokrasisi”ni geliştirmek amacıyla sonuna kadar savunur! Yeter ki işler dönsün!
           Sonuç mu? “İleri demokrasi”, uzarrrr giderrrr, bizler de çenemizi yorduğumuzla kalırız! Anayasa taleplerinin tek hedefi, gardı düşmüş o ilk dört maddeyi yok sayarak sıfırdan “Yeni Osmanlı Cumhuriyeti”nin temelini atmaktır. Siz dua edin de, bırakın o maddelerin dokunulmazlığını, pek yakında “o maddeleri geçmişte hazırlayanları” da Silivri’ye yollamaya kalkmasınlar!! Ülkemiz 2011’de, pusulayı şaşırmış gemi gibi, belirsiz sularda yalpalaarr, gideeerrr…

7 Eylül 2011 Çarşamba

“PARODİ DEMOKRASİLERİ” VE DÜNYA… / Bedri Baykam / 6 Eylul 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..



           Evren kurulduğundan beri, insanlar ortak coğrafyalar üzerinde beraber yaşayabilmek amacıyla birbirlerini yönetebilecekleri sistemler ürettiler. Burada evrenin siyasi tarihini özetleyecek değiliz ama Romalılardan Hunlara, Vikinglerden Osmanlılara, Fransız Cumhuriyetlerinden Sovyetler Birliği’nin Sosyalist Cumhuriyetlerine ve günümüzün modellerine kadar, kraliyetler, imparatorluklar, diktatörlükler, kapitalist, komünist, sosyalist, liberal yönetim tarzları birbirini izledi. Sonunda dünyanın gelip dayandığı nokta, demokrasinin en iyi yönetim tarzı olduğuydu…
             Ne var ki demokrasilerin, kağıt üzerinde sözde mükemmelliklerinin tartışılmasının çok ötesinde, niyeti farklı çeşitli kesimler tarafından biçim bozmaya uğratılabilmesi, güçlü emperyalist ülkelerin bir nevi maymuncuk halini alabilen bu kelimeyi kendi çıkarları adına dünyanın her yerinde gelişi güzel, hatta tam tersine çıkar savaşlarını perdelemek amacıyla kullanabilmeleri, “demokrasi” kavramını kendi lugat anlamı ve ideallerinden çok ötede bir noktaya taşıyor.
            Bundan iki hafta önce, “İleri değil, parodi demokrasisi” makalemde, Türkiye’de yaşananlara bakıldığında, artık ülkedeki rejimin adını “demokrasi” koymanın imkansızlığını ele almıştım. Yani özetle, dışarıdan bakıldığında seçim var, parlamento var, özgür (ha-ha-ha) basın var, bağımsız (hmmmm) yargı var, muhalefet (?) var, sokaklarda hayatını yaşayan, güzel havanın keyfini çıkaran insanlar var. İşin özünde ise “bir” kişinin egemenliği altına girmiş bir rejim gözleniyor.
           Türkiye’nin yaşadıkları, ne tarihte, ne de 2000’lerde tekil bir durum değil. Tarihte demokrasilerin uğradığı en büyük iğfal olan, Hitler’in 1930’larda adım adım rejimin zaaf ve iç çekişmelerini kullanarak nasıl iktidara gelip yerleştiğini genel kültürden bile olsa herkes biliyor. Daha detaya inmek isteyenler, konuyu işleyen tarih kitapları dışında, Onur Öymen’in yeni çıkan kitabını (“Demokrasiden Diktatörlüğe”) okuyabilirler. Hitler, tabii ki dünya demokrasi suiistimalleri örneklerinin en ucu, işler sarpa sardığında durumun varabileceği en kötü nokta! Yayın, bu konuda özet ama çok doyurucu bilgileri içeriyor.
            Pazar sabah Habertürk’te bir belgesel vardı: “The War on Democracy”… Ödüllü Avustralyalı solcu yönetmen John Pilger’in bu özenle hazırlanmış emperyalizm eleştirisi üzerine kurulu filmi, en net şekilde emperyalizmin demokrasi kelimesini nasıl paspas ederek halkların tüm haklarına saldırdığını anlatıyor. Tam bir ders, herkes izlemeli. Örneğin Şili’nin yaşadıkları anlatılırken, Pinochet’nin, darbesini takip eden süreçte hazırlattığı anayasa sayesinde, istediği “demokrasi makyajlı rejimi” devreye nasıl sokabildiğini anlatıyor. ABD’nin tarif ettiği yeni düzenin adı “Demokrasi” olduğu için, emperyalizm bu oyunu bir süre yutturabilmiş! Şili’de Allende’ye karşı yapılan darbenin izlediği taktiğin bir benzerinin devreye sokulmasıyla, 2002’de Chavez hükümetine karşı yapılan kirli darbe girişiminin canını hiçe sayarak sokağa çıkan geniş halk kitleleri tarafından nasıl bastırıldığını gözler önüne seriyor. Bu puslu 48 saatin hemen ardından ise, darbenin yine ABD’nin bir çeşit “Demokrasiye yardım kurumu” (National endowment for democracy) tarafından nasıl organize ve finanse edildiği ortaya çıkmıştı. Guatemala’da 1951’de seçilen demokratik başkan Arbenz’in nasıl yine emperyalizm tarafından yutulduğu da Güney Amerika ülkelerinin acı “demokrasi” deneyimlerinden biri olarak tarihe geçti. ABD’nin “zenginlik ve özgürlük” vaatleriyle başa çıkardığı diktatör Armas, sayısız masum insanı öldürttü. Son yıllarda CIA’nin eski yöneticilerinin açıkça itiraflarıyla berraklaşan bu kirli operasyonlar, 70 ve 80’lerde büyük zararlar verdikten sonra, halkın gücü Venezuela’da, Peru’da, Bolivya’da, birçok Güney Amerika ülkesinde solu iktidara geçmeyi başardı.
           Son yıllarda da farklı coğrafyalarda çıkar koruma savaşlarını sürdüren ABD’nin taktikleri hep aynı: Medya ile sızıp beyin yıkama, kamuoyunu uyuşturma ve kendi saflarına çekme, iktidar ele geçtikten sonra da her yöntemle “demokrasi” adına koruma. İşin tabii en ilginç yönü, demokrasi adına dünyayı Vietnam’da, Güney Amerika’da, Irak’ta kana bulayan ABD’nin bu ülkelere de hep “demokrasi getirme” adı altında girmesi! “Büyük Abi”nin kendi “Parodi demokrasisi”nin altyapısı ise, şu şekilde kurulu: Cumhuriyetçi ve Demokrat iki ana parti var. Sonuçta üç aşağı beş yukarı bu iki parti aynı rejimi savunuyor. Aralarında demokratlar biraz daha esnek, insancıl ve özgürlükçü, cumhuriyetçiler biraz daha zenginsever ve muhafazakar. Yoksa bu partilerden hiç biri Amerika’nın iç düzeni veya dünya düzeni üzerindekini rolünü toptan değiştirmeye hevesli değil. Bu iki partili rejimin dışına taşmak ise arada denense bile fiilen imkansız. Sokakta her bildiriyi dağıtmak, yürüyüş yapmak, hepsi serbest (Tabii Irak Savaşı döneminde çıkarılan ağır faşist Bush dönemsel yasalarını saymazsak!) ama büyük medya nasıl olsa artık bir savaş mekanizması halini almış “Amerikan Rüyası”nı korumak adına, dünyanın her noktası için sahte imajlar üretmeye ve yaymaya hazır. Şu anda tam bir demokrasiye geçememiş sözde “Arap Baharı” yaşadığı iddia edilen ülkeleri saymazsak, Malezya’da, Hindistan’da, Cezayir’de, Kamboçya’da, Pakistan’da, Sudan’da ve birçok Afrika ülkesinde bu “parodi demokrasisi” hüküm sürüyor. Kökü yok edilmiş partiler, sürekli parti değiştiren vekiller, suç batağında yüzen politikacılar ortada cirit atarken bir ülkede “demokratik” kurumlar ne kadar işleyebilir? Ancak emperyalizm eşgüdümlü basının elverdiği ve şak şakladığı oranda tabii… Bu ülkelerde görülen en tipik sendromlardan biri, kirli iktidarların özellikle yeniden seçim kazandıktan sonra kendi güçlerinin bir sınırı olabileceği fikrini kaybetmeleri ve halkın hem özgürlüklerini, hem muhalefet haklarını yok saymaları. 2. Dünya Savaşı’nın koruyucu meleği ABD’nin, sonradan ardından yaşadığı değişim korkutucu! Obama gibi farklı iddialarla gelen bir Başkan bile, bu kabus senaryolarına karşı koymakta zorlanıyor.
             Ted Becker bu durumu analiz eden siyasi düşünürlerden biri. Aristo’nun demokrasi fikrinin tüm anlamıyla tekrar yeryüzüne geri döneceği günün özlemi içinde. Halkın kendi geleceği üzerine kararlar alabildiği ve halkın temsilcilerinin özgürce halkı yönettiği bir rejim beklentisi bu. Temsili demokrasileri maskaralığa çeviren ve yalnız bir kesimin zenginleşmesini sağlayan, ekolojiyi ve gelir dağılımı uçurumlarını yok sayan otokrasilerin, hak ettikleri sonu bulacakları günlerin yakın olmasını dileyen Amerikalı bir “fikirdaş”.
            “Parodi demokrasileri” çağımızın kanayan yarası¸ emperyalizmin sihirli kamuoyu oluşturma taktikleriyle, kah diktatörleri, kah şeriatçıları, kah liberal ticaret ve yolsuzluk hükümetlerini aklayabileceği muhteşem bir buluş! Bunu iliklerine kadar yaşayan ülkelerden birini hepimiz çok yakından tanıyoruz. Önümüzdeki aylarda, anayasamız da muhalefetin yardımıyla daha da uyumlu hale getirilecek ve böylece son dikenlerin törpülenişi de tamamlanmış olacak…  

“PARODİ DEMOKRASİLERİ” VE DÜNYA… / Bedri Baykam / 6 Eylul 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..



           Evren kurulduğundan beri, insanlar ortak coğrafyalar üzerinde beraber yaşayabilmek amacıyla birbirlerini yönetebilecekleri sistemler ürettiler. Burada evrenin siyasi tarihini özetleyecek değiliz ama Romalılardan Hunlara, Vikinglerden Osmanlılara, Fransız Cumhuriyetlerinden Sovyetler Birliği’nin Sosyalist Cumhuriyetlerine ve günümüzün modellerine kadar, kraliyetler, imparatorluklar, diktatörlükler, kapitalist, komünist, sosyalist, liberal yönetim tarzları birbirini izledi. Sonunda dünyanın gelip dayandığı nokta, demokrasinin en iyi yönetim tarzı olduğuydu…
             Ne var ki demokrasilerin, kağıt üzerinde sözde mükemmelliklerinin tartışılmasının çok ötesinde, niyeti farklı çeşitli kesimler tarafından biçim bozmaya uğratılabilmesi, güçlü emperyalist ülkelerin bir nevi maymuncuk halini alabilen bu kelimeyi kendi çıkarları adına dünyanın her yerinde gelişi güzel, hatta tam tersine çıkar savaşlarını perdelemek amacıyla kullanabilmeleri, “demokrasi” kavramını kendi lugat anlamı ve ideallerinden çok ötede bir noktaya taşıyor.
            Bundan iki hafta önce, “İleri değil, parodi demokrasisi” makalemde, Türkiye’de yaşananlara bakıldığında, artık ülkedeki rejimin adını “demokrasi” koymanın imkansızlığını ele almıştım. Yani özetle, dışarıdan bakıldığında seçim var, parlamento var, özgür (ha-ha-ha) basın var, bağımsız (hmmmm) yargı var, muhalefet (?) var, sokaklarda hayatını yaşayan, güzel havanın keyfini çıkaran insanlar var. İşin özünde ise “bir” kişinin egemenliği altına girmiş bir rejim gözleniyor.
           Türkiye’nin yaşadıkları, ne tarihte, ne de 2000’lerde tekil bir durum değil. Tarihte demokrasilerin uğradığı en büyük iğfal olan, Hitler’in 1930’larda adım adım rejimin zaaf ve iç çekişmelerini kullanarak nasıl iktidara gelip yerleştiğini genel kültürden bile olsa herkes biliyor. Daha detaya inmek isteyenler, konuyu işleyen tarih kitapları dışında, Onur Öymen’in yeni çıkan kitabını (“Demokrasiden Diktatörlüğe”) okuyabilirler. Hitler, tabii ki dünya demokrasi suiistimalleri örneklerinin en ucu, işler sarpa sardığında durumun varabileceği en kötü nokta! Yayın, bu konuda özet ama çok doyurucu bilgileri içeriyor.
            Pazar sabah Habertürk’te bir belgesel vardı: “The War on Democracy”… Ödüllü Avustralyalı solcu yönetmen John Pilger’in bu özenle hazırlanmış emperyalizm eleştirisi üzerine kurulu filmi, en net şekilde emperyalizmin demokrasi kelimesini nasıl paspas ederek halkların tüm haklarına saldırdığını anlatıyor. Tam bir ders, herkes izlemeli. Örneğin Şili’nin yaşadıkları anlatılırken, Pinochet’nin, darbesini takip eden süreçte hazırlattığı anayasa sayesinde, istediği “demokrasi makyajlı rejimi” devreye nasıl sokabildiğini anlatıyor. ABD’nin tarif ettiği yeni düzenin adı “Demokrasi” olduğu için, emperyalizm bu oyunu bir süre yutturabilmiş! Şili’de Allende’ye karşı yapılan darbenin izlediği taktiğin bir benzerinin devreye sokulmasıyla, 2002’de Chavez hükümetine karşı yapılan kirli darbe girişiminin canını hiçe sayarak sokağa çıkan geniş halk kitleleri tarafından nasıl bastırıldığını gözler önüne seriyor. Bu puslu 48 saatin hemen ardından ise, darbenin yine ABD’nin bir çeşit “Demokrasiye yardım kurumu” (National endowment for democracy) tarafından nasıl organize ve finanse edildiği ortaya çıkmıştı. Guatemala’da 1951’de seçilen demokratik başkan Arbenz’in nasıl yine emperyalizm tarafından yutulduğu da Güney Amerika ülkelerinin acı “demokrasi” deneyimlerinden biri olarak tarihe geçti. ABD’nin “zenginlik ve özgürlük” vaatleriyle başa çıkardığı diktatör Armas, sayısız masum insanı öldürttü. Son yıllarda CIA’nin eski yöneticilerinin açıkça itiraflarıyla berraklaşan bu kirli operasyonlar, 70 ve 80’lerde büyük zararlar verdikten sonra, halkın gücü Venezuela’da, Peru’da, Bolivya’da, birçok Güney Amerika ülkesinde solu iktidara geçmeyi başardı.
           Son yıllarda da farklı coğrafyalarda çıkar koruma savaşlarını sürdüren ABD’nin taktikleri hep aynı: Medya ile sızıp beyin yıkama, kamuoyunu uyuşturma ve kendi saflarına çekme, iktidar ele geçtikten sonra da her yöntemle “demokrasi” adına koruma. İşin tabii en ilginç yönü, demokrasi adına dünyayı Vietnam’da, Güney Amerika’da, Irak’ta kana bulayan ABD’nin bu ülkelere de hep “demokrasi getirme” adı altında girmesi! “Büyük Abi”nin kendi “Parodi demokrasisi”nin altyapısı ise, şu şekilde kurulu: Cumhuriyetçi ve Demokrat iki ana parti var. Sonuçta üç aşağı beş yukarı bu iki parti aynı rejimi savunuyor. Aralarında demokratlar biraz daha esnek, insancıl ve özgürlükçü, cumhuriyetçiler biraz daha zenginsever ve muhafazakar. Yoksa bu partilerden hiç biri Amerika’nın iç düzeni veya dünya düzeni üzerindekini rolünü toptan değiştirmeye hevesli değil. Bu iki partili rejimin dışına taşmak ise arada denense bile fiilen imkansız. Sokakta her bildiriyi dağıtmak, yürüyüş yapmak, hepsi serbest (Tabii Irak Savaşı döneminde çıkarılan ağır faşist Bush dönemsel yasalarını saymazsak!) ama büyük medya nasıl olsa artık bir savaş mekanizması halini almış “Amerikan Rüyası”nı korumak adına, dünyanın her noktası için sahte imajlar üretmeye ve yaymaya hazır. Şu anda tam bir demokrasiye geçememiş sözde “Arap Baharı” yaşadığı iddia edilen ülkeleri saymazsak, Malezya’da, Hindistan’da, Cezayir’de, Kamboçya’da, Pakistan’da, Sudan’da ve birçok Afrika ülkesinde bu “parodi demokrasisi” hüküm sürüyor. Kökü yok edilmiş partiler, sürekli parti değiştiren vekiller, suç batağında yüzen politikacılar ortada cirit atarken bir ülkede “demokratik” kurumlar ne kadar işleyebilir? Ancak emperyalizm eşgüdümlü basının elverdiği ve şak şakladığı oranda tabii… Bu ülkelerde görülen en tipik sendromlardan biri, kirli iktidarların özellikle yeniden seçim kazandıktan sonra kendi güçlerinin bir sınırı olabileceği fikrini kaybetmeleri ve halkın hem özgürlüklerini, hem muhalefet haklarını yok saymaları. 2. Dünya Savaşı’nın koruyucu meleği ABD’nin, sonradan ardından yaşadığı değişim korkutucu! Obama gibi farklı iddialarla gelen bir Başkan bile, bu kabus senaryolarına karşı koymakta zorlanıyor.
             Ted Becker bu durumu analiz eden siyasi düşünürlerden biri. Aristo’nun demokrasi fikrinin tüm anlamıyla tekrar yeryüzüne geri döneceği günün özlemi içinde. Halkın kendi geleceği üzerine kararlar alabildiği ve halkın temsilcilerinin özgürce halkı yönettiği bir rejim beklentisi bu. Temsili demokrasileri maskaralığa çeviren ve yalnız bir kesimin zenginleşmesini sağlayan, ekolojiyi ve gelir dağılımı uçurumlarını yok sayan otokrasilerin, hak ettikleri sonu bulacakları günlerin yakın olmasını dileyen Amerikalı bir “fikirdaş”.
            “Parodi demokrasileri” çağımızın kanayan yarası¸ emperyalizmin sihirli kamuoyu oluşturma taktikleriyle, kah diktatörleri, kah şeriatçıları, kah liberal ticaret ve yolsuzluk hükümetlerini aklayabileceği muhteşem bir buluş! Bunu iliklerine kadar yaşayan ülkelerden birini hepimiz çok yakından tanıyoruz. Önümüzdeki aylarda, anayasamız da muhalefetin yardımıyla daha da uyumlu hale getirilecek ve böylece son dikenlerin törpülenişi de tamamlanmış olacak…  

30 Ağustos 2011 Salı

ALİ ŞEN’İN JESTİ VE G.SARAY’IN BUGÜN VERDİĞİ KARŞILIK (!) / Bedri Baykam / 30 Agustos 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..


             25 milyon Fenerbahçe taraftarına hem 2011 yazını, hem Bayramı zehir eden ve bitmek bilmeyen cehennem kaosu tüm hızıyla sürüyor.
            Olay bir yandan her an medyada dalgalanıyor, bir yandan da internette büyük “harp” (!) var. Galatasaray ve Trabzonsporlu bazı taraftarların Fenerbahçe’yi medyada savunuyorum diye benimle yaptıkları didişmeler, sarı-lacivertlilerden gelen destek ve siyasi düşmanlarımdan gelen karşı saldırılarla günlerdir Twitter’da ülke trendlerinin zirvelerinde geziniyorum! Yani gerginlik had safhada! İnsanlar birbirini aşağılamak için bel altı her iftiraya, sataşmaya, saldırıya hazırlar ve durdurulamıyorlar. Futbolu bu noktalara taşımaya ne gerek vardı?
            Hafıza tazeleyelim: Ali Şen, ilk Fenerbahçe Başkanı olduğu dönemin ardından, 1988’de  G.Saray o malum büyük Neuchatel Xamax krizini yaşamıştı. 5-0 kazandıkları 0-3’ün rövanş maçından sonra aldıkları disiplin cezası ile fiilen elenmek üzereyken tek can simitleri Ali Şen oldu.. G.Saray’ın yaşadığı sürpriz kriz karşısında duyarsız kalamayan ünlü Başkan, önce başmüfettişin yaşadığı İskoçya’ya, hemen ardından da İsviçre’ye giderek işi çözmüş, kabusu yıldırım operasyonu ve kişisel köklü ilişkileriyle bitirivermişti. Turgut Özal’dan Caucescu’ya, UEFA yöneticilerinden gözlemcilerine kadar herkesi de devreye sokmayı başararak!  Şen’in o akıl almaz masa başı zaferini nasıl elde ettiğinin her ince detayını biliyorum ve yalnız bu konuyu işleyen müthiş bir film yapılabilir! Bu konu hakkında virgülüne kadar bizzat Şen’in kendisinden dinlediğim tüm detayları bugünkü G.Saraylı gençler öğrenseler çok mahcup olurlar! Sonra o masa başı zaferinden dönüşte ne mi olmuştu? G.Saray Başkanı Ali Tanrıyar havaalanı apronunda Şen’i karşıladı, Florya’da teşekkür için kokteyle götürdü ve orada alkışlarla altın G.Saray rozetini kendisine taktı. G.Saray’ın o bilindik Avrupa başarıları, ki hepsine çok içten sevinmişimdir, böyle bir Fenerbahçe katkısını da içeriyor. Şen olmasa G. Saray o yıl en büyük kupada yarı-final oynayamayacaktı. Bu konuyu en iyi ve içinden bilenlerden Alp Yalman ve Faruk Süren’den de herkes kontrol edebilir bu tarihi hatırlatmaları. Şen birkaç yıl sonra tekrar Fenerbahçe Başkanı olduğunda, Ali Sami Yen’de küfürlerle karşılanıp sevgili annesi ve kendisi adına farklı bir teşekkür (!) daha almıştı, ama neyse bunu da büyütmeden geçip son iki aya bakalım.
              3 Temmuz’dan itibaren geçen süreçte, TFF ve yeni Başkanı, krizi rahatlatmak için üzerine düşen sorumlulukları aldı. Kulüpler Birliği toplandı ve oybirliğiyle Fenerbahçe’ye destek olma kararı çıktı. Soruşturma sürüyordu. Lig zamanında başlayacaktı. Galatasaray, bir de üstelik kendi televizyonunda bu olaydan hiç söz etmeme kararı almıştı. O günlerde yaptığımız televizyon programlarında sarı-kırmızılıların olgun ve dost tavrına teşekkür bile ettim! Sonra kapalı kapılar ardında G.Saray’da bir tartışma yaşandı. O ilk toplantıya G.Saray adına katılan Ali Dürüst’ün yapıcı ılımlı tavrı gitti, yerine “bu iş örtbas edilemez” diyerek krizi deşmeye ve derinleştirmeye karar vermiş bir “ezeli rakip” geliverdi! TFF sarsıldı, kriz tescil edildi, lig ertelendi. Süper Kupa finali ileriye belirsiz bir tarihe “ertelendi” (!). Sonra yine her kafadan bir sesin çıktığı günlerin ardından, sürecin diğer bir kritik virajını hatırlarsak, 15 Ağustos’ta Mehmet Ali Aydınlar, tekrar iddianamenin bekleneceğini ve savunma hakkının kutsal olduğunu hatırlattı, Avrupa için bildirilen takımların tescil gördüğü tekrar vurgulandı. Akabinde G.Saray tekrar bunun böyle “geçiştirilemeyeceğini” belirtmek adına “ateş üfleyerek sönmez, parmağını kesmezsen gelir kolunu keserler” gibi söylemleri öne süren sert bir bildiri ile sürekli çıkardığı parazitlere yenisini ekledi.” Müzmin muhalefet”in yeni hedefi, TFF’yi Fenerbahçe aleyhine kararlar almaya itmekti. Bu bildiri büyük rahatsızlık yaratıp ortamı tekrar belirsizliğe atarken, Kulüpler Birliği Başkanı İlhan Cavcav, “Galatasaray’ın Kulüpler Birliği’nden ihracını” bile gündeme taşıdı! Bu dönemde G.Saray hala kendisi hakkında ortada dönen iddialardan “Denizli-F.Bahçe maçı günlerinde kasasından çıkan ve izi olmayan 1,5 milyon dolar”ın hesabını veremiyor, sunduğu gazete kupürleri eşliğinde “Song Kamerunda, onu bulun, ona sorun, ona vermiştik” gibi Aziz Nesinlik yanıtlar ortaya sürüyordu…
            Kararsızlığını her an belli eden TFF, yine G.Saray’ın  bu 15 Ağustos sonrası “taze” baskıyla boğuşurken, üzücü “muhbirlik” olayları gelişti. Koskoca TFF, “bizi FİFA’ya, UEFA’ya jurnalleyen kulüpleri unutmayacağız” diyerek G.Saray’ın bu akıl almaz tavrına tepki verdikten iki gün sonra göstermelik müfettiş ziyareti ile o ağır ceza geliverdi. Fenerbahçe Başkanvekili Nihat Özdemir’in ilk tepkisi “Şimdi mutlu musunuz Sn. Başkan?” diye Ünal Aysal’ı aramak olurken, Aysal tersini anlatmaya gayret etti ama tabii ki başaramadı! Zaten bir kaç gün önce başka bir kritik tetikçinin, G.Saraylı ”eski Alman istihbarat ajanı” olarak bahsedilen (!) Talip Doğan Karlıbel’in  Fenerbahçe’ye çelmeyi resmileştiren, müfettişi getirtmede etkili olan dosyayı UEFA’ya ulaştırdığı ortaya çıktı ve bunu da zaten kimse inkar etmedi. TFF nin neredeyse her gün karar değiştirmesinin ve başlarda “bize göre, TFF ne diyorsa, o doğrudur, onun kararlarına saygı duyarız” diyen UEFA’nın tavır değişikliğinin arkasında, büyük ihtimalle çok net olarak G.Saray baskısı ve onun yarattığı türbülans bölgesi vardı. Yoksa. UEFA müfettişi Cornu’nün Istanbul’da 2 kısa gün kalarak sözde oluşturduğu infazcı “kanaat”in başka bir izahı olamaz. Bu muhteşem beyin, şayet dilini bilmediği 27 klasör dosyaya gözleriyle bir bakış atıp tarama yöntemiyle saniyede 8 trilyon işlemle tez-antitez-sentez-analizini  yapmayı başaramıyorsa (!), demek ki bu katı önyargısını besleyecek “yerel” bilgi gönderilerinin etkisi altında kalmıştır UEFA! Burada F.Bahçe yöneticilerine getirilebilecek eleştiri, biraz yargı ve federasyona fazla güvenerek, dış dünyaya ve UEFA’ya yönelik bir yeterli lobi çalışması yürütmemiş olmasıdır.
             Gerisi malumunuz: Fenerbahçe’ye yapılan yargısız infaz, milyonlarca insanın yaşadığı şok, dağılan, yerlerde “süründürülen”, parasızlıkla boğuşan bir kulüp ve futbolcular, belirsizlik içinde kilitlenmiş bir kaos... Sanki futbolun temizliği yalnız Fenerbahçe üzerinden yapılabilecek bir şeymiş gibi yaratılan sahte ve uydurma bir hava, TFF tarafından yargısız infazla UEFA’dan dışlanarak cezalandırılan bir kocaman camia…. Ya da “içi kanayarak”, “bizi artık yerlerde süründürmeyin, her gün değil bir gün ölmek istiyoruz” diye dış dünyaya içini döken Aykut Kocaman ve Fenerbahçe kaptanları…  Bu hatırlatmaları yaptığımda, hemen o meşhur silaha sarılarak “sen şikecileri mi savunuyorsun” diye rest çekenler var. Hayır hiç birimiz şikeyi tabii ki savunmuyoruz, herkes için eşit adalet, hukuk, evrensel savunma hakkı, mantık ve minimum düzeyde de olsa insaf istiyoruz!!
             Fener-G.Saray dostluğu için çok emek vermiş bir insanım. Ama böyle bir “karşılık”, o 1988 jestinden sonra,  rakibin zora düştüğünde nasıl verilir, bunu anlamak, anlatmak imkansızdır. Bugün yaşanan futbol krizinin bu noktalara gelebilmesinin ardında, G.Saray’ın kendisini “taraf bir savcı” rolüne sokması ve işi uzatıp büyütmek için yaptığı perde önü ve arkası hamleler dizisi vardır! Gerçekten hayret ediyor insan sarı-kırmızılıların kendisini bu krizin ortasına yerleştirişine! Ortada işleyen bir yargı süreci varken, Fener’e arkadan hançer saplamak, bu konuda taraf bile olmayan sarı-kırmızılıların görevi mi olmalıydı?  İddiaların doğru veya yanlışlığına yargı karar verir. Kimin suçlu veya suçsuz olduğuna kanaat getirecek olan G.Saray değildir! Ne Süren, Ne rahmetli Canaydın, ne Polat, ne Yalman, tecrübeli hiçbir Başkan bu dostluğa böyle ihanet etmezdi. İşin en ilginci, hatırlattığımız Neuchatel Xamax maçı örneğinde olduğu gibi, Fenerbahçe G.Saray’ın kalkıp UEFA’ya gidip, uğraşarak sarı-lacivertlilerin aldığı bir cezayı kaldırmak için uğraşmasını filan beklemiyordu! Tek bekledikleri, G.Saray’ın bu kriz ve UEFA uzantıları yaşanırken, Kulüpler Birliği’nde fikrini söyleyip ardından susması ve yaşanacakları izlemesiydi. Yani işin arabulucu çözücüsü olmasını değil, fırsattan istifade etmeye kalkışmamasını, gölge etmemesini bekliyordu. Bu maalesef gerçekleşmedi. Bu yakışıksız tavır büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır ve işin kötüsü Galatasaray artık bu lekeyi çok zor temizler Bir kere verilen zarar geri çekilemez.. Keşke bu yönetim hatasının farkına varıp bu durumu düzeltmeye kalkışsa, ama ne gezer… Başkan Aysal’ın etrafını belli ki şahinler kuşatmış ve onu dolduruşa getirerek krizi bu noktalara tırmandırdılar. Belki 12 yıldır Fenerbahçe’nin açık üstünlüğü altında geçen  ve ezeli rekabeti neredeyse sıfırlayan dönemi böylece masa başında kapatmayı umanların yarattığı dalgaların sonucu olarak belirdi “farklı” tavır. Halbuki bu kabul edilebilir bir yöntem değildir. Aslında kulübün içerisinden biliyorum ki Aysal, tam tersine göreve geldiği andan itibaren özellikle Fenerbahçe ile olan dostluğa, maçlarda centilmenliğe özellikle önem veren klas bir insan. Ama ne yazık ki futbolun içinden gelmemesi ve tecrübesizliği bu baskılara boyun eğmesine neden oldu. Her ne kadar son bildirisinde kendisini aynen bu makalenin paralelinde sayılabilecek savlarla eleştiren  ve hesap soran G.Saray divan heyeti üyesi Hayri  Kozak’a yanıt verirken “Biz TFF’yi etkilemeye çalışmadık” dese de, kamu oyu ve özellikle futbol dünyası yaşananların farkında. Tarih unutur mu? Bilmem, belki 30 yıl sonra bir başka kuşak gelir, bir pişmanlık yasası çıkartmaya çalışıp özür diler…
            Kimi aklı evvel, kalkıp bana “bunları söyleyerek Fenerbahçe-Galatasaray arasında kavga çıkartmaya mı çalışıyorsun?” diye soruyor. El insaf derler adama! Sen kalk en zor anında daha umarım yüzlerce yıl yan yana yaşaman gereken komşunun gırtlağına çök, bir fiske de benden dercesine ümüğünü sık, tüm tarafsız ahaliden bile tepki al, ardından bunlar hatırlatılıp önüne konulunca “sen dostluğumuzu mu bozmak istiyorsun” de! Pes doğrusu! Ben tam tersine o ilk günlerde topuk yaylasına gidip Fenerbahçe’ye sevgilerini sunan Düzce Galatasaraylılar derneğine sevgi ve saygılarımı yolluyorum. Kimbilir onlar da ne şaşırmışlardır kulüplerinin bu U dönüşüne… Fenerbahçe-Galatasaray dostluğu, bu ülkenin spor yaşamının temel direğidir. Bu rekabetin güzelliği yıllardır Türk sporunu ileri taşır. Ne yazık ki bunu unutanlar, aklına dahi getirmeyenler oldu. Belki 40 yıl sonra bir UEFA krizi daha çıkar da kendilerini affettirme fırsatı çıkar!
            Aklıma yine Nasreddin Hoca geliyor: “Hasip Emmi köy meydanında yine aleyhine atıp tutuyor, napcan şimdi?” diye haber getiren arkadaşına Hoca sükunetle şu cevabı veriyor: “Mümkün değil, çünkü ben Hasip Emmi’ye hiçbir iyilik yapmadım!”. Çeyrek asır arayla benzer yaşamsal UEFA süreçlerinde iki ezeli rakibin kayıtlara geçen çook farklı  (!) tavrı ne yazık ki ortadadır…