19 Mayıs 2011 Perşembe

Bedri Baykam’ın “Edvard Munch’a Saygı” Sergisi Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde


Bedri Baykam, 18 Nisan’da uğradığı ağır saldırıdan sonra ilk kez yeni sergisiyle Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor. 18 Mayıs-2 Temmuz 2011 tarihleri arasında müzenin 10. yıldönümü etkinliklerinden “Ustalar” serisinde yer alan “Edvard Munch’a Saygı” sergisinde, Baykam ünlü Norveçli sanatçının eserlerini ve yaşamını yorumluyor.
Baykam, Dışavurumculuğun en önemli öncülerinden biri olarak kabul edilen Norveçli sanatçı Edvard Munch (1863-1944) anısına, 15 Nisan-18 Temmuz 2010 tarihlerinde Paris’teki Pinacotheque Müzesi’nde sergilenmek üzere 13 adet 4 boyutlu yapıt gerçekleştirmişti. Bu yapıtlar, Pinacotheque Müzesi’nde 19 Şubat-8 Ağustos 2010 tarihleri arasında yapılan “Edvard Munch ou l’Anti-Cri” (Edvard Munch veya Anti-Çığlık) adlı Sergiye paralel olarak müzenin çağdaş bir sanatçıya verdiği özgür yorumlama imkânı (carte blanche-beyaz kart) için Bedri Baykam’ı seçmesi sonucunda hazırlanmıştı. Sanat eleştirmenleri, Pinacotheque direktörü Marc Restellini’nin Baykam’ı ve Munch’u, kendi çağlarında dışavurumculuk alanındaki öncülükleri çerçevesinde bir araya getirdiğini belirtiyorlar. 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyılın değeri sonradan anlaşılan öncü sanatçılarından biri olan Munch, hem ruhsal durumları işlediği konuları, hem de yağlıboya, kolaj, gravür ve fotoğraf tekniklerini özgürce bir araya getirmesiyle, geleneksel sanat uygulamalarının dışına çıkmıştı.
Baykam, bu sergi ile ilgili ön hazırlık için Munch’un ülkesi Norveç Oslo’da, Munch Müzesi’nde ve Müze’nin özel arşivinde ve özellikle müze haline getirilen yazlık atölye-evinin bulunduğu Åasgårdstrand kasabasında araştırma ve incelemeler yapmıştı. Munch’un sanatına yansıttığı derin travmaları inceleyen Bedri Baykam, sanatçının “Ergenlik”, “Madonna”, “Çığlık”, “Yaşam Dansı”, “Hasta Çocuk”, “Öpücük” gibi birçok yapıtını yeniden yorumladı. Eserlerin yüzeyinde kullandığı lens tekniği ile derinlik elde eden sanatçı, üç boyutun üzerine zaman boyutunu da ekleyerek 4. Boyuta ulaşıyor.
Sanatçının, “Edvard Munch’a Saygı” sergisi için, içinde beş sanat eleştirmenin (Harry Kampianne, Edward Lucie-Smith, Peter Selz, Hasan Bülent Kahraman, Mammade Kadreebux) ve Bedri Baykam’ın yazılarının da bulunduğu bir katalog, Fransızca ve İngilizce olarak yayınlandı.
Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde 18 Mayıs’ta yapılacak sergi açılışında bir de sanatçı konuşması gerçekleşecek.

Bilgi İçin;
Nurten Özkoray, İletişim Danışmanı
Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi
0212 290 25 25
www.elgizmuseum.org

Bedri Baykam’ın “Edvard Munch’a Saygı” Sergisi Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde


Bedri Baykam, 18 Nisan’da uğradığı ağır saldırıdan sonra ilk kez yeni sergisiyle Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor. 18 Mayıs-2 Temmuz 2011 tarihleri arasında müzenin 10. yıldönümü etkinliklerinden “Ustalar” serisinde yer alan “Edvard Munch’a Saygı” sergisinde, Baykam ünlü Norveçli sanatçının eserlerini ve yaşamını yorumluyor.
Baykam, Dışavurumculuğun en önemli öncülerinden biri olarak kabul edilen Norveçli sanatçı Edvard Munch (1863-1944) anısına, 15 Nisan-18 Temmuz 2010 tarihlerinde Paris’teki Pinacotheque Müzesi’nde sergilenmek üzere 13 adet 4 boyutlu yapıt gerçekleştirmişti. Bu yapıtlar, Pinacotheque Müzesi’nde 19 Şubat-8 Ağustos 2010 tarihleri arasında yapılan “Edvard Munch ou l’Anti-Cri” (Edvard Munch veya Anti-Çığlık) adlı Sergiye paralel olarak müzenin çağdaş bir sanatçıya verdiği özgür yorumlama imkânı (carte blanche-beyaz kart) için Bedri Baykam’ı seçmesi sonucunda hazırlanmıştı. Sanat eleştirmenleri, Pinacotheque direktörü Marc Restellini’nin Baykam’ı ve Munch’u, kendi çağlarında dışavurumculuk alanındaki öncülükleri çerçevesinde bir araya getirdiğini belirtiyorlar. 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyılın değeri sonradan anlaşılan öncü sanatçılarından biri olan Munch, hem ruhsal durumları işlediği konuları, hem de yağlıboya, kolaj, gravür ve fotoğraf tekniklerini özgürce bir araya getirmesiyle, geleneksel sanat uygulamalarının dışına çıkmıştı.
Baykam, bu sergi ile ilgili ön hazırlık için Munch’un ülkesi Norveç Oslo’da, Munch Müzesi’nde ve Müze’nin özel arşivinde ve özellikle müze haline getirilen yazlık atölye-evinin bulunduğu Åasgårdstrand kasabasında araştırma ve incelemeler yapmıştı. Munch’un sanatına yansıttığı derin travmaları inceleyen Bedri Baykam, sanatçının “Ergenlik”, “Madonna”, “Çığlık”, “Yaşam Dansı”, “Hasta Çocuk”, “Öpücük” gibi birçok yapıtını yeniden yorumladı. Eserlerin yüzeyinde kullandığı lens tekniği ile derinlik elde eden sanatçı, üç boyutun üzerine zaman boyutunu da ekleyerek 4. Boyuta ulaşıyor.
Sanatçının, “Edvard Munch’a Saygı” sergisi için, içinde beş sanat eleştirmenin (Harry Kampianne, Edward Lucie-Smith, Peter Selz, Hasan Bülent Kahraman, Mammade Kadreebux) ve Bedri Baykam’ın yazılarının da bulunduğu bir katalog, Fransızca ve İngilizce olarak yayınlandı.
Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde 18 Mayıs’ta yapılacak sergi açılışında bir de sanatçı konuşması gerçekleşecek.

Bilgi İçin;
Nurten Özkoray, İletişim Danışmanı
Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi
0212 290 25 25
www.elgizmuseum.org

Paris Roland-Garros Tenis Turnuvası'nda Bedri Baykam Sergisi


Dünyanın en büyük 4 tenis turnuvasından biri olan Fransa Açık Roland-Garros tenis turnuvasının yapıldığı tarihi alan içerisindeki Fransız Tenis Federasyonu Müzesi’nde 22 Mayıs 2011 tarihinde “Bedri Baykam’ın Hayali Roland-Garros Müzesi” sergisi açılıyor.
22 Mayıs 2011 Pazar günü Turnuvanın başlangıcıyla beraber sabah saat 11 de Fransa Tenis Federasyonu Başkanı Jean Gachassin tarafından açılışı yapılacak olan sergi, 8 ay boyunca açık kalacak.
Baykam, aynen geçen sene Pinacoteque de Paris Müzesi’nde Edvard Munch’un hayatı konusunda açtığı sergide olduğu gibi Roland Garros’u ve dünya tenis tarihini ele aldığı bu yeni sergiyi de 4D tekniğiyle lens yüzeyine yaptığı işlerle gerçekleştiriyor. Sanatçı 194x250 cm ebadında 9 büyük boy yapıt ile Lacoste, Borotra ve Tilden’den Nastasse, Bork ve Panatta’ya, onlardan da Nadal, Federer ve Soderling’e uzanan günümüz şampiyonlarına kadar onlarca tenisçinin zaman aşırı kompozisyonlarla buluştuğu bir hayal dünyası yaratıyor.
Fransız Tenis Federasyonu iletişim sorumlusu Edouard-Vincent Caloni,, sergi için yayınlanan kataloğun önsözünde şunları kaleme aldı:
“Bedri Baykam, Çağdaş Popart’ın’ın dünyaca etkin isimlerinden biri. Ayrıca mabedin bir koruyucusu veya bekçisi değil. Hiç durmadan bu akımı sanki yeniden keşfediyor… Bugün Popart’ın kalbi Amerikan’dan Asya’ya ve özellikle onun iki ucu olan Çin ve Türkiye’ye kaydı. Çin’de bu hareketin en çarpıcı ismi Wang Guangyi iken, Türkiye’de bu isim Bedri. Kendi çağının özgün yaratıcısı olarak Bedri, bu sanatın teknik alt yapısı dahil her şeyi yeniden ele alıyor. 2007’den beri Bedri Baykam
‘4 boyut’ üstünde ne uçan daire, ne tual, ne de hologram olan işler yaratıyor. Bunlar tam birer ‘Bedri’ ya da kesin konuşacaksak, bunlar Baykam’ın nöron ve sinapsları. Böylece Baykam’ın yaratıcılığı, Roland-Garros’da oynanan tenis kadar tutkulu bir ilgi merkeziyle karşılaştığında, bir patlama yaratarak ortaya özgün ve muhteşem bir ‘Hayali Müze’ çıkarıyor.”

Bilgi İçin;
Tuba Soydaş
0212 258 44 64
bedri.baykam@gmail.com

Paris Roland-Garros Tenis Turnuvası'nda Bedri Baykam Sergisi


Dünyanın en büyük 4 tenis turnuvasından biri olan Fransa Açık Roland-Garros tenis turnuvasının yapıldığı tarihi alan içerisindeki Fransız Tenis Federasyonu Müzesi’nde 22 Mayıs 2011 tarihinde “Bedri Baykam’ın Hayali Roland-Garros Müzesi” sergisi açılıyor.
22 Mayıs 2011 Pazar günü Turnuvanın başlangıcıyla beraber sabah saat 11 de Fransa Tenis Federasyonu Başkanı Jean Gachassin tarafından açılışı yapılacak olan sergi, 8 ay boyunca açık kalacak.
Baykam, aynen geçen sene Pinacoteque de Paris Müzesi’nde Edvard Munch’un hayatı konusunda açtığı sergide olduğu gibi Roland Garros’u ve dünya tenis tarihini ele aldığı bu yeni sergiyi de 4D tekniğiyle lens yüzeyine yaptığı işlerle gerçekleştiriyor. Sanatçı 194x250 cm ebadında 9 büyük boy yapıt ile Lacoste, Borotra ve Tilden’den Nastasse, Bork ve Panatta’ya, onlardan da Nadal, Federer ve Soderling’e uzanan günümüz şampiyonlarına kadar onlarca tenisçinin zaman aşırı kompozisyonlarla buluştuğu bir hayal dünyası yaratıyor.
Fransız Tenis Federasyonu iletişim sorumlusu Edouard-Vincent Caloni,, sergi için yayınlanan kataloğun önsözünde şunları kaleme aldı:
“Bedri Baykam, Çağdaş Popart’ın’ın dünyaca etkin isimlerinden biri. Ayrıca mabedin bir koruyucusu veya bekçisi değil. Hiç durmadan bu akımı sanki yeniden keşfediyor… Bugün Popart’ın kalbi Amerikan’dan Asya’ya ve özellikle onun iki ucu olan Çin ve Türkiye’ye kaydı. Çin’de bu hareketin en çarpıcı ismi Wang Guangyi iken, Türkiye’de bu isim Bedri. Kendi çağının özgün yaratıcısı olarak Bedri, bu sanatın teknik alt yapısı dahil her şeyi yeniden ele alıyor. 2007’den beri Bedri Baykam
‘4 boyut’ üstünde ne uçan daire, ne tual, ne de hologram olan işler yaratıyor. Bunlar tam birer ‘Bedri’ ya da kesin konuşacaksak, bunlar Baykam’ın nöron ve sinapsları. Böylece Baykam’ın yaratıcılığı, Roland-Garros’da oynanan tenis kadar tutkulu bir ilgi merkeziyle karşılaştığında, bir patlama yaratarak ortaya özgün ve muhteşem bir ‘Hayali Müze’ çıkarıyor.”

Bilgi İçin;
Tuba Soydaş
0212 258 44 64
bedri.baykam@gmail.com

17 Mayıs 2011 Salı

YARATILAN "DEFOLU" KUŞAK VE "AYDINLIKTAN KARANLIĞA".. / Bedri Baykam / 17 Mayis 2011 Cumhuriyet makalesi..

Önce siyaseti bir an için köşeye kaldırın, yalnız son senelerde gazetelerimizi kirleten o alçak cinayetleri hatırlayalım: Kafası kesilerek çöpe atılan “sevgili”ler, üvey çocuğunu aç bırakarak ve dayakla öldüren sözde ebeveyn caniler, karısını şişleyen, kurşunlayan, parçalayıp ceset parçalarını kesip biçip valizlere dolduranlar, bayramlık küçük çocuk cesetlerini aylarca gömüp, aileleri kedere gömenler… Her biriniz bu örneklere zaten hafızanızdan da onar tane ekleyebilirsiniz!

Bana arkamdan öldürmek için saldıran kiralık yobaz katil adayının ardından Twitter ve Facebook’tan da, telefonla, faxla ve hastaneye gelerek de, on binlerce insan sevgilerini, geçmiş olsun dileklerini ilettiler. Bir de maalesef başta sanal dünya da olmak üzere, bana saldıran, provoke eden, alay eden, yüzlerce çirkin mesaj oldu. Onlar da gözümde seviyesiz dünyanın, ufku kararmış insanlığın sözcüleri haline geliyor. Zaten ulu orta övünerek çoğu kimliğini de deşifre ediyor. Dayanamadım. Türkiye’de yaratılan bu “ucube” yitik kuşak’ın yüzü kızarmadan kaleme alabildiklerini, ülkenin bir röntgenini görmemiz için sizlerle paylaşmak istedim. Aslında çoğu ahlaksızı okuyup bloke etmiştim. Diğer bazılarına ise twitter yeterince geriye gidemediği için ulaşamadım. İşte arta kalan küfürlerin “hafif” küçük bir kısmından örnekler:

(TTT) lan zımbırtı. Bu konuşmalarından dolayı böğürttüler seni lejyon çocuğu. Ölüyorum diyordun o da fos çıktı:)

(Tu) Hastaneeee. Ölüyoruuuum. Hahahaja. Ulan çok komik adamsın Bedri. Döverim bak seni Bedri. Maymun olursun haber bültenlerinde.

(Ar) Zaten bacakta ana damarına gelseydi zaten orada kurtulurduk senden milletçe. Neyse artık başka zaman inşallah.

(km) Napıyım sana gıcık oluyorum. Yakıştı mı erkek adama ufacık yaradan sonra bağırdın o kadar. Seninle daha fazla uğraşacak değilim bahçemde bir köpek var bu vakitleri ona harcamam gerekiyor zira o bunu hak ediyor.

(onr) Şişli Balıkçısındaki kendini yırtarak balıkların taze olduğunu anlatan çocuğa “BB gibi feveran etme” dedim, düşüncelere daldı.

(Sa) Yahu biraz edep o halinle bağırıp çağırdın arabasına bile kimse almadı seni… İnsanlıktan nasibini al biraz…

Bakın bunlar yayınlanabilir, “Aysbergin görünen yüzü”… İlk paragrafta aktardığım caniler, fiili kan içici katillerse, bunlar da demek onların yüreksiz, duygusuz, kalpsiz, üzerinden kötülük dökülen bir çeşit daha masum “ideologları” oluyor. İnsanın ölümden dönen fikir düşmanına bile bu seviyesizlikle saldırabildiğini görünce, aklıma tek soru geliyor: Bunları kim yetiştirdi? Hangi çarpık ruhlu aileler, hangi eğitim sistemi? Her biri açıkça bu cümleleri yazmış olsa da, yine de onların tüm ailelerini aşağılamamak ve kendilerini de korumak için isimlerini sakladım, salt rumuz baş harflerini koydum. Tanrı onlara akıl fikir ve izan versin!

Sevgili dostum Mehmet Emin Kunt’un “Aydınlıktan Karanlığa Türkiye Cumhuriyeti” kitabı (Pupa Yayınları) birkaç gün önce yeni çıktı. Ülkenin adım adım nasıl karartıldığının tüm kapsamlı, kronolojik, detaylı bir analiz eşliğinde gelen hikâyesini içiniz burkularak izleyeceksiniz. Bizler için, çevrenizdeki kitaplar hep “Türkiye Cumhuriyeti=Karanlıktan Aydınlığa” idi. Şimdi kâbuslar, gerçek oldu, rüyalar değil. Peki, ülke nasıl adım adım uçuruma yuvarlanan freni patlamış kamyon görünümüne geçti? Kunt kitabında sırayla, 27 Mayıs Devrimi’nin karalanma sürecine nasıl geçildiğini, Özal dönemi sinsice ve açıkça gelişen laiklik düşmanlığını, AKP döneminde yapılan hukuksuz tayinleri, Hükümet ve Devleti birbirine karıştıran çarpık anlayışı, Devlet kurumlarında yaşanan dönüşüm ve cemaatçi yapılanmayı, yurtseverlere ve Cumhuriyet Kurumlarına karşı koyulaşan baskıları, irtica ile mücadelenin “suç” haline dönüştürülmesini, “Atatürk’ü putlaştırmayalım” söyleminin yaygınlaştırılmasını, Atatürk devrimlerinin sırayla ters yüz edilmesini, Orduya yapılan darbecilik suçlamaları gibi en kritik onlarca konuyu, bağlantılı geçişleriyle ele alıyor. Seçime gidilen şu gergin günlerde kesinlikle kararsız gençlerin gözünü açması gereken bir çalışma…

İşte bu defolu insancıklar, adam kesen, adam öldüren veya ölümün köşesinden dönen insanlara bile kin kusup alay edebilen ırk, insanlıktan, barıştan, kardeşlikten, bizi biz yapan Atatürkçü değerlerden hızla uzaklaştırıldığımız böyle bir “karanlığa göçüş” sürecinde türedi. Hem de çoğu cehaletlerinin ortasında, sözde din adına yapıyorlar bu densizlikleri, gerçek dini değerlerden utanmadan… 30-40 yıl önce böyle çirkinlikler görülemezdi. “İleri demokrasi” dedikleri “gelişme” bu mu acaba?

YARATILAN "DEFOLU" KUŞAK VE "AYDINLIKTAN KARANLIĞA".. / Bedri Baykam / 17 Mayis 2011 Cumhuriyet makalesi..

Önce siyaseti bir an için köşeye kaldırın, yalnız son senelerde gazetelerimizi kirleten o alçak cinayetleri hatırlayalım: Kafası kesilerek çöpe atılan “sevgili”ler, üvey çocuğunu aç bırakarak ve dayakla öldüren sözde ebeveyn caniler, karısını şişleyen, kurşunlayan, parçalayıp ceset parçalarını kesip biçip valizlere dolduranlar, bayramlık küçük çocuk cesetlerini aylarca gömüp, aileleri kedere gömenler… Her biriniz bu örneklere zaten hafızanızdan da onar tane ekleyebilirsiniz!

Bana arkamdan öldürmek için saldıran kiralık yobaz katil adayının ardından Twitter ve Facebook’tan da, telefonla, faxla ve hastaneye gelerek de, on binlerce insan sevgilerini, geçmiş olsun dileklerini ilettiler. Bir de maalesef başta sanal dünya da olmak üzere, bana saldıran, provoke eden, alay eden, yüzlerce çirkin mesaj oldu. Onlar da gözümde seviyesiz dünyanın, ufku kararmış insanlığın sözcüleri haline geliyor. Zaten ulu orta övünerek çoğu kimliğini de deşifre ediyor. Dayanamadım. Türkiye’de yaratılan bu “ucube” yitik kuşak’ın yüzü kızarmadan kaleme alabildiklerini, ülkenin bir röntgenini görmemiz için sizlerle paylaşmak istedim. Aslında çoğu ahlaksızı okuyup bloke etmiştim. Diğer bazılarına ise twitter yeterince geriye gidemediği için ulaşamadım. İşte arta kalan küfürlerin “hafif” küçük bir kısmından örnekler:

(TTT) lan zımbırtı. Bu konuşmalarından dolayı böğürttüler seni lejyon çocuğu. Ölüyorum diyordun o da fos çıktı:)

(Tu) Hastaneeee. Ölüyoruuuum. Hahahaja. Ulan çok komik adamsın Bedri. Döverim bak seni Bedri. Maymun olursun haber bültenlerinde.

(Ar) Zaten bacakta ana damarına gelseydi zaten orada kurtulurduk senden milletçe. Neyse artık başka zaman inşallah.

(km) Napıyım sana gıcık oluyorum. Yakıştı mı erkek adama ufacık yaradan sonra bağırdın o kadar. Seninle daha fazla uğraşacak değilim bahçemde bir köpek var bu vakitleri ona harcamam gerekiyor zira o bunu hak ediyor.

(onr) Şişli Balıkçısındaki kendini yırtarak balıkların taze olduğunu anlatan çocuğa “BB gibi feveran etme” dedim, düşüncelere daldı.

(Sa) Yahu biraz edep o halinle bağırıp çağırdın arabasına bile kimse almadı seni… İnsanlıktan nasibini al biraz…

Bakın bunlar yayınlanabilir, “Aysbergin görünen yüzü”… İlk paragrafta aktardığım caniler, fiili kan içici katillerse, bunlar da demek onların yüreksiz, duygusuz, kalpsiz, üzerinden kötülük dökülen bir çeşit daha masum “ideologları” oluyor. İnsanın ölümden dönen fikir düşmanına bile bu seviyesizlikle saldırabildiğini görünce, aklıma tek soru geliyor: Bunları kim yetiştirdi? Hangi çarpık ruhlu aileler, hangi eğitim sistemi? Her biri açıkça bu cümleleri yazmış olsa da, yine de onların tüm ailelerini aşağılamamak ve kendilerini de korumak için isimlerini sakladım, salt rumuz baş harflerini koydum. Tanrı onlara akıl fikir ve izan versin!

Sevgili dostum Mehmet Emin Kunt’un “Aydınlıktan Karanlığa Türkiye Cumhuriyeti” kitabı (Pupa Yayınları) birkaç gün önce yeni çıktı. Ülkenin adım adım nasıl karartıldığının tüm kapsamlı, kronolojik, detaylı bir analiz eşliğinde gelen hikâyesini içiniz burkularak izleyeceksiniz. Bizler için, çevrenizdeki kitaplar hep “Türkiye Cumhuriyeti=Karanlıktan Aydınlığa” idi. Şimdi kâbuslar, gerçek oldu, rüyalar değil. Peki, ülke nasıl adım adım uçuruma yuvarlanan freni patlamış kamyon görünümüne geçti? Kunt kitabında sırayla, 27 Mayıs Devrimi’nin karalanma sürecine nasıl geçildiğini, Özal dönemi sinsice ve açıkça gelişen laiklik düşmanlığını, AKP döneminde yapılan hukuksuz tayinleri, Hükümet ve Devleti birbirine karıştıran çarpık anlayışı, Devlet kurumlarında yaşanan dönüşüm ve cemaatçi yapılanmayı, yurtseverlere ve Cumhuriyet Kurumlarına karşı koyulaşan baskıları, irtica ile mücadelenin “suç” haline dönüştürülmesini, “Atatürk’ü putlaştırmayalım” söyleminin yaygınlaştırılmasını, Atatürk devrimlerinin sırayla ters yüz edilmesini, Orduya yapılan darbecilik suçlamaları gibi en kritik onlarca konuyu, bağlantılı geçişleriyle ele alıyor. Seçime gidilen şu gergin günlerde kesinlikle kararsız gençlerin gözünü açması gereken bir çalışma…

İşte bu defolu insancıklar, adam kesen, adam öldüren veya ölümün köşesinden dönen insanlara bile kin kusup alay edebilen ırk, insanlıktan, barıştan, kardeşlikten, bizi biz yapan Atatürkçü değerlerden hızla uzaklaştırıldığımız böyle bir “karanlığa göçüş” sürecinde türedi. Hem de çoğu cehaletlerinin ortasında, sözde din adına yapıyorlar bu densizlikleri, gerçek dini değerlerden utanmadan… 30-40 yıl önce böyle çirkinlikler görülemezdi. “İleri demokrasi” dedikleri “gelişme” bu mu acaba?

10 Mayıs 2011 Salı

HALİT ÇELENK ABİDESİ… / Bedri Baykam / 10 Mayıs 2011 tarihli Cumhuriyet Gazetesi makalesi..

Deniz Gezmiş’in tüm ailesini çok iyi tanırım. Rahmetli babası Cemil Gezmiş’i, değerli annesi Mukaddes Hanım’ı, abisi Bora’yı, kardeşi Hamdi’yi… Her biri ayrı ayrı “güzel ve derin insanlar” olarak belleğimde yer etmiştir. Yıllardır tanıdığım, sofralarını, dostluklarını paylaştığım Gezmiş ailesinin hiçbir ferdi şu görüşe itiraz etmezler: Deniz’in bir de Ankara’da, ikinci ailesi vardı: Şekibe ve Halit Çelenk çifti. Bu insanlık abidesi mükemmel insanlar, tüm tanışıklıkları ve dava sürecinde, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e ikinci bir aile kucağı açmanın ötesinde, 6 Mayıs 1972’de gerçekleşen ve tamamen faşist baskı hukuku ile mantık ve insanlık dışı gerçekleştirilen infazlardan sonra da “sonsuzluğa dek” onların ailesi kalmaya devam ettiler.

Deniz Gezmiş olayını çok derin şekilde ele aldığım “68 Kuşağı: Eylemciler” kitabımı okuyanlar, unutulmaz devrimci genç önderin yaşamı ve mücadelesi hakkında çok farklı bilgilere ulaştılar. Hatta, aynı dizinin 2. cildi “68 Kuşağı, Tanıklar” kitabının birçok kısmı da, tabii ki Denizler’in yarattığı efsanevi dinmez dalganın izleri ile kaplıydı. Halit Çelenk’le daha önce de karşılaşmalarımız olmuştu, ama ilk uzun görüşmemiz daha sonra aktardığım başlıklarla gerçekleşen “68’li Yıllar” sergimin tarih yüklü gazetesi için yaptığım1997 söyleşisiyle oldu.

Birbirinden duygusal anılar arasında Çelenk, mesela Deniz ile arkadaşları cezaevindeki baskı ve işkenceleri protesto etmek için ölüm orucuna başlayalı 13 gün olmuşken onları bu eylemi bırakmaya nasıl ikna etmeyi başardığını anlatıyor: “Bak sen 13 gündür yemek almıyorsun ve şimdi ayakta duramıyorsun, yüzün sarı-yeşil olmuş. Eğer ölüm orucunu bırakmazsanız yarın sizi zorla, bu durumda sürükleyerek sehpanın altına götürürler, sürüklenirken fotoğraflarınızı çeker ve bunu dağıtırlar. ”İşte bakın, sizin kahraman yürekli, cesur olarak gördüğünüz insan, işte bu kadar korkak, ölümden korkan biri” falan derler. Bu propagandayı yaparlar. Oysa siz kesinlikle onların bu düşüncelerine uygun insanlar değilsiniz. Ve böyle bir şeye, sizin imkan vermeniz son derece yanlıştır. Bu dava, sizin olmaktan çıkmıştır. Artık Türkiye’de devrimci harekete mal olmuş bir olaydır.” Halit Abi’sinin bu net tavrından sonra Deniz 10 dakika arkadaşlarıyla görüşme izni istiyor ve ardından geri dönüp “Haklısınız” diyor ve ölüm orucunu bırakıyorlar.

Türkiye solunun “Hukuk Abidesi” Çelenk, tüm tecrübesiyle yaşanabilecek anti-propagandalar konusunda o kadar haklıydı ki! O affedilmez 6 Mayıs sabahı infazından sonra ortalıkta dolaşan ilk dedikodularda, malum ağızlardan halka yayılmaya çalışılan palavralar arasında “korkarak, ağlayıp bağırıp çağırarak sehpaya gittiler” gibisinden adi sözler vardı. En başta Halit Çelenk’ten, yani o gece orada bulunan en sağlam şahitten gelen gerçeklerle, bu alçak kampanya yok oldu gitti. O gecenin en duygusal anını da Çelenk röportajımızda şöyle aktarıyor: “Şimdi sehpayla bizim aramızda 3-4 metre kadar mesafe var. Yani üç-beş dakika sonra her şey bitiyor. Durdu. “Ağabey” dedi. “Şekibe ablaya çok selam söyle. Bizlere çok emeği geçti, teşekkür ederiz kendisine…”. O anda Şekibe’yi düşünüyor!”

Bunun ardından da defalarca görüştük Ankara’daki mütevazı ve tarih kokan evlerinde, Halit Bey ve Şekibe Hanım’la. Özellikle 2008’de, bu kez küratörlüğünü yaptığım “68'in 40. yılı: Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” sergisini oluştururken… Bu süreçte hayatımın tartışmasız en büyük onurunu yaşadım. Deniz yakalandığında üstünde olan o meşhur parka, 1972’den beri Halit Bey’deydi. Ne değişik projeler için kimler istememişti ki o parkayı onlardan. Çekilen onca film, belgesel, TV programı ve daha neler neler… Halit Bey, kendisine kurguyu birkaç görüşmede en ince detaylarıyla aktarıp, parkayı sergide nasıl kullanacağımı anlatınca, Şekibe Hanım’la beraber hayatında ilk ve son defa bana emanet etmeye razı oldu. Gözüm ve namusum gibi baktığım Deniz’in parkasını, Ankara’da evlerinden alıp, İstanbul’a cam fanus altında sergileneceği Piramid’e getirdim. 3-4 ay süren bu sergiden sonra ellerimle ve arabamla geri götürdüğüm parkayı, son defa serginin Ankara tekrarı için geri aldım. Bittiğinde yine yuvasına götürüp teslim ettim. Bundan sonra da hayatta alacağım hiçbir diğer onurla Çelenk ailesinin bana duyduğu bu güvenin gururunu kıyaslayamam. Nur içinde yat, Halit Ağabey!