Deniz Gezmiş’in tüm ailesini çok iyi tanırım. Rahmetli babası Cemil Gezmiş’i, değerli annesi Mukaddes Hanım’ı, abisi Bora’yı, kardeşi Hamdi’yi… Her biri ayrı ayrı “güzel ve derin insanlar” olarak belleğimde yer etmiştir. Yıllardır tanıdığım, sofralarını, dostluklarını paylaştığım Gezmiş ailesinin hiçbir ferdi şu görüşe itiraz etmezler: Deniz’in bir de Ankara’da, ikinci ailesi vardı: Şekibe ve Halit Çelenk çifti. Bu insanlık abidesi mükemmel insanlar, tüm tanışıklıkları ve dava sürecinde, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e ikinci bir aile kucağı açmanın ötesinde, 6 Mayıs 1972’de gerçekleşen ve tamamen faşist baskı hukuku ile mantık ve insanlık dışı gerçekleştirilen infazlardan sonra da “sonsuzluğa dek” onların ailesi kalmaya devam ettiler.
Deniz Gezmiş olayını çok derin şekilde ele aldığım “68 Kuşağı: Eylemciler” kitabımı okuyanlar, unutulmaz devrimci genç önderin yaşamı ve mücadelesi hakkında çok farklı bilgilere ulaştılar. Hatta, aynı dizinin 2. cildi “68 Kuşağı, Tanıklar” kitabının birçok kısmı da, tabii ki Denizler’in yarattığı efsanevi dinmez dalganın izleri ile kaplıydı. Halit Çelenk’le daha önce de karşılaşmalarımız olmuştu, ama ilk uzun görüşmemiz daha sonra aktardığım başlıklarla gerçekleşen “68’li Yıllar” sergimin tarih yüklü gazetesi için yaptığım1997 söyleşisiyle oldu.
Birbirinden duygusal anılar arasında Çelenk, mesela Deniz ile arkadaşları cezaevindeki baskı ve işkenceleri protesto etmek için ölüm orucuna başlayalı 13 gün olmuşken onları bu eylemi bırakmaya nasıl ikna etmeyi başardığını anlatıyor: “Bak sen 13 gündür yemek almıyorsun ve şimdi ayakta duramıyorsun, yüzün sarı-yeşil olmuş. Eğer ölüm orucunu bırakmazsanız yarın sizi zorla, bu durumda sürükleyerek sehpanın altına götürürler, sürüklenirken fotoğraflarınızı çeker ve bunu dağıtırlar. ”İşte bakın, sizin kahraman yürekli, cesur olarak gördüğünüz insan, işte bu kadar korkak, ölümden korkan biri” falan derler. Bu propagandayı yaparlar. Oysa siz kesinlikle onların bu düşüncelerine uygun insanlar değilsiniz. Ve böyle bir şeye, sizin imkan vermeniz son derece yanlıştır. Bu dava, sizin olmaktan çıkmıştır. Artık Türkiye’de devrimci harekete mal olmuş bir olaydır.” Halit Abi’sinin bu net tavrından sonra Deniz 10 dakika arkadaşlarıyla görüşme izni istiyor ve ardından geri dönüp “Haklısınız” diyor ve ölüm orucunu bırakıyorlar.
Türkiye solunun “Hukuk Abidesi” Çelenk, tüm tecrübesiyle yaşanabilecek anti-propagandalar konusunda o kadar haklıydı ki! O affedilmez 6 Mayıs sabahı infazından sonra ortalıkta dolaşan ilk dedikodularda, malum ağızlardan halka yayılmaya çalışılan palavralar arasında “korkarak, ağlayıp bağırıp çağırarak sehpaya gittiler” gibisinden adi sözler vardı. En başta Halit Çelenk’ten, yani o gece orada bulunan en sağlam şahitten gelen gerçeklerle, bu alçak kampanya yok oldu gitti. O gecenin en duygusal anını da Çelenk röportajımızda şöyle aktarıyor: “Şimdi sehpayla bizim aramızda 3-4 metre kadar mesafe var. Yani üç-beş dakika sonra her şey bitiyor. Durdu. “Ağabey” dedi. “Şekibe ablaya çok selam söyle. Bizlere çok emeği geçti, teşekkür ederiz kendisine…”. O anda Şekibe’yi düşünüyor!”
Bunun ardından da defalarca görüştük Ankara’daki mütevazı ve tarih kokan evlerinde, Halit Bey ve Şekibe Hanım’la. Özellikle 2008’de, bu kez küratörlüğünü yaptığım “68'in 40. yılı: Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” sergisini oluştururken… Bu süreçte hayatımın tartışmasız en büyük onurunu yaşadım. Deniz yakalandığında üstünde olan o meşhur parka, 1972’den beri Halit Bey’deydi. Ne değişik projeler için kimler istememişti ki o parkayı onlardan. Çekilen onca film, belgesel, TV programı ve daha neler neler… Halit Bey, kendisine kurguyu birkaç görüşmede en ince detaylarıyla aktarıp, parkayı sergide nasıl kullanacağımı anlatınca, Şekibe Hanım’la beraber hayatında ilk ve son defa bana emanet etmeye razı oldu. Gözüm ve namusum gibi baktığım Deniz’in parkasını, Ankara’da evlerinden alıp, İstanbul’a cam fanus altında sergileneceği Piramid’e getirdim. 3-4 ay süren bu sergiden sonra ellerimle ve arabamla geri götürdüğüm parkayı, son defa serginin Ankara tekrarı için geri aldım. Bittiğinde yine yuvasına götürüp teslim ettim. Bundan sonra da hayatta alacağım hiçbir diğer onurla Çelenk ailesinin bana duyduğu bu güvenin gururunu kıyaslayamam. Nur içinde yat, Halit Ağabey!
10 Mayıs 2011 Salı
HALİT ÇELENK ABİDESİ… / Bedri Baykam / 10 Mayıs 2011 tarihli Cumhuriyet Gazetesi makalesi..
Deniz Gezmiş’in tüm ailesini çok iyi tanırım. Rahmetli babası Cemil Gezmiş’i, değerli annesi Mukaddes Hanım’ı, abisi Bora’yı, kardeşi Hamdi’yi… Her biri ayrı ayrı “güzel ve derin insanlar” olarak belleğimde yer etmiştir. Yıllardır tanıdığım, sofralarını, dostluklarını paylaştığım Gezmiş ailesinin hiçbir ferdi şu görüşe itiraz etmezler: Deniz’in bir de Ankara’da, ikinci ailesi vardı: Şekibe ve Halit Çelenk çifti. Bu insanlık abidesi mükemmel insanlar, tüm tanışıklıkları ve dava sürecinde, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e ikinci bir aile kucağı açmanın ötesinde, 6 Mayıs 1972’de gerçekleşen ve tamamen faşist baskı hukuku ile mantık ve insanlık dışı gerçekleştirilen infazlardan sonra da “sonsuzluğa dek” onların ailesi kalmaya devam ettiler.
Deniz Gezmiş olayını çok derin şekilde ele aldığım “68 Kuşağı: Eylemciler” kitabımı okuyanlar, unutulmaz devrimci genç önderin yaşamı ve mücadelesi hakkında çok farklı bilgilere ulaştılar. Hatta, aynı dizinin 2. cildi “68 Kuşağı, Tanıklar” kitabının birçok kısmı da, tabii ki Denizler’in yarattığı efsanevi dinmez dalganın izleri ile kaplıydı. Halit Çelenk’le daha önce de karşılaşmalarımız olmuştu, ama ilk uzun görüşmemiz daha sonra aktardığım başlıklarla gerçekleşen “68’li Yıllar” sergimin tarih yüklü gazetesi için yaptığım1997 söyleşisiyle oldu.
Birbirinden duygusal anılar arasında Çelenk, mesela Deniz ile arkadaşları cezaevindeki baskı ve işkenceleri protesto etmek için ölüm orucuna başlayalı 13 gün olmuşken onları bu eylemi bırakmaya nasıl ikna etmeyi başardığını anlatıyor: “Bak sen 13 gündür yemek almıyorsun ve şimdi ayakta duramıyorsun, yüzün sarı-yeşil olmuş. Eğer ölüm orucunu bırakmazsanız yarın sizi zorla, bu durumda sürükleyerek sehpanın altına götürürler, sürüklenirken fotoğraflarınızı çeker ve bunu dağıtırlar. ”İşte bakın, sizin kahraman yürekli, cesur olarak gördüğünüz insan, işte bu kadar korkak, ölümden korkan biri” falan derler. Bu propagandayı yaparlar. Oysa siz kesinlikle onların bu düşüncelerine uygun insanlar değilsiniz. Ve böyle bir şeye, sizin imkan vermeniz son derece yanlıştır. Bu dava, sizin olmaktan çıkmıştır. Artık Türkiye’de devrimci harekete mal olmuş bir olaydır.” Halit Abi’sinin bu net tavrından sonra Deniz 10 dakika arkadaşlarıyla görüşme izni istiyor ve ardından geri dönüp “Haklısınız” diyor ve ölüm orucunu bırakıyorlar.
Türkiye solunun “Hukuk Abidesi” Çelenk, tüm tecrübesiyle yaşanabilecek anti-propagandalar konusunda o kadar haklıydı ki! O affedilmez 6 Mayıs sabahı infazından sonra ortalıkta dolaşan ilk dedikodularda, malum ağızlardan halka yayılmaya çalışılan palavralar arasında “korkarak, ağlayıp bağırıp çağırarak sehpaya gittiler” gibisinden adi sözler vardı. En başta Halit Çelenk’ten, yani o gece orada bulunan en sağlam şahitten gelen gerçeklerle, bu alçak kampanya yok oldu gitti. O gecenin en duygusal anını da Çelenk röportajımızda şöyle aktarıyor: “Şimdi sehpayla bizim aramızda 3-4 metre kadar mesafe var. Yani üç-beş dakika sonra her şey bitiyor. Durdu. “Ağabey” dedi. “Şekibe ablaya çok selam söyle. Bizlere çok emeği geçti, teşekkür ederiz kendisine…”. O anda Şekibe’yi düşünüyor!”
Bunun ardından da defalarca görüştük Ankara’daki mütevazı ve tarih kokan evlerinde, Halit Bey ve Şekibe Hanım’la. Özellikle 2008’de, bu kez küratörlüğünü yaptığım “68'in 40. yılı: Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” sergisini oluştururken… Bu süreçte hayatımın tartışmasız en büyük onurunu yaşadım. Deniz yakalandığında üstünde olan o meşhur parka, 1972’den beri Halit Bey’deydi. Ne değişik projeler için kimler istememişti ki o parkayı onlardan. Çekilen onca film, belgesel, TV programı ve daha neler neler… Halit Bey, kendisine kurguyu birkaç görüşmede en ince detaylarıyla aktarıp, parkayı sergide nasıl kullanacağımı anlatınca, Şekibe Hanım’la beraber hayatında ilk ve son defa bana emanet etmeye razı oldu. Gözüm ve namusum gibi baktığım Deniz’in parkasını, Ankara’da evlerinden alıp, İstanbul’a cam fanus altında sergileneceği Piramid’e getirdim. 3-4 ay süren bu sergiden sonra ellerimle ve arabamla geri götürdüğüm parkayı, son defa serginin Ankara tekrarı için geri aldım. Bittiğinde yine yuvasına götürüp teslim ettim. Bundan sonra da hayatta alacağım hiçbir diğer onurla Çelenk ailesinin bana duyduğu bu güvenin gururunu kıyaslayamam. Nur içinde yat, Halit Ağabey!
Deniz Gezmiş olayını çok derin şekilde ele aldığım “68 Kuşağı: Eylemciler” kitabımı okuyanlar, unutulmaz devrimci genç önderin yaşamı ve mücadelesi hakkında çok farklı bilgilere ulaştılar. Hatta, aynı dizinin 2. cildi “68 Kuşağı, Tanıklar” kitabının birçok kısmı da, tabii ki Denizler’in yarattığı efsanevi dinmez dalganın izleri ile kaplıydı. Halit Çelenk’le daha önce de karşılaşmalarımız olmuştu, ama ilk uzun görüşmemiz daha sonra aktardığım başlıklarla gerçekleşen “68’li Yıllar” sergimin tarih yüklü gazetesi için yaptığım1997 söyleşisiyle oldu.
Birbirinden duygusal anılar arasında Çelenk, mesela Deniz ile arkadaşları cezaevindeki baskı ve işkenceleri protesto etmek için ölüm orucuna başlayalı 13 gün olmuşken onları bu eylemi bırakmaya nasıl ikna etmeyi başardığını anlatıyor: “Bak sen 13 gündür yemek almıyorsun ve şimdi ayakta duramıyorsun, yüzün sarı-yeşil olmuş. Eğer ölüm orucunu bırakmazsanız yarın sizi zorla, bu durumda sürükleyerek sehpanın altına götürürler, sürüklenirken fotoğraflarınızı çeker ve bunu dağıtırlar. ”İşte bakın, sizin kahraman yürekli, cesur olarak gördüğünüz insan, işte bu kadar korkak, ölümden korkan biri” falan derler. Bu propagandayı yaparlar. Oysa siz kesinlikle onların bu düşüncelerine uygun insanlar değilsiniz. Ve böyle bir şeye, sizin imkan vermeniz son derece yanlıştır. Bu dava, sizin olmaktan çıkmıştır. Artık Türkiye’de devrimci harekete mal olmuş bir olaydır.” Halit Abi’sinin bu net tavrından sonra Deniz 10 dakika arkadaşlarıyla görüşme izni istiyor ve ardından geri dönüp “Haklısınız” diyor ve ölüm orucunu bırakıyorlar.
Türkiye solunun “Hukuk Abidesi” Çelenk, tüm tecrübesiyle yaşanabilecek anti-propagandalar konusunda o kadar haklıydı ki! O affedilmez 6 Mayıs sabahı infazından sonra ortalıkta dolaşan ilk dedikodularda, malum ağızlardan halka yayılmaya çalışılan palavralar arasında “korkarak, ağlayıp bağırıp çağırarak sehpaya gittiler” gibisinden adi sözler vardı. En başta Halit Çelenk’ten, yani o gece orada bulunan en sağlam şahitten gelen gerçeklerle, bu alçak kampanya yok oldu gitti. O gecenin en duygusal anını da Çelenk röportajımızda şöyle aktarıyor: “Şimdi sehpayla bizim aramızda 3-4 metre kadar mesafe var. Yani üç-beş dakika sonra her şey bitiyor. Durdu. “Ağabey” dedi. “Şekibe ablaya çok selam söyle. Bizlere çok emeği geçti, teşekkür ederiz kendisine…”. O anda Şekibe’yi düşünüyor!”
Bunun ardından da defalarca görüştük Ankara’daki mütevazı ve tarih kokan evlerinde, Halit Bey ve Şekibe Hanım’la. Özellikle 2008’de, bu kez küratörlüğünü yaptığım “68'in 40. yılı: Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” sergisini oluştururken… Bu süreçte hayatımın tartışmasız en büyük onurunu yaşadım. Deniz yakalandığında üstünde olan o meşhur parka, 1972’den beri Halit Bey’deydi. Ne değişik projeler için kimler istememişti ki o parkayı onlardan. Çekilen onca film, belgesel, TV programı ve daha neler neler… Halit Bey, kendisine kurguyu birkaç görüşmede en ince detaylarıyla aktarıp, parkayı sergide nasıl kullanacağımı anlatınca, Şekibe Hanım’la beraber hayatında ilk ve son defa bana emanet etmeye razı oldu. Gözüm ve namusum gibi baktığım Deniz’in parkasını, Ankara’da evlerinden alıp, İstanbul’a cam fanus altında sergileneceği Piramid’e getirdim. 3-4 ay süren bu sergiden sonra ellerimle ve arabamla geri götürdüğüm parkayı, son defa serginin Ankara tekrarı için geri aldım. Bittiğinde yine yuvasına götürüp teslim ettim. Bundan sonra da hayatta alacağım hiçbir diğer onurla Çelenk ailesinin bana duyduğu bu güvenin gururunu kıyaslayamam. Nur içinde yat, Halit Ağabey!
9 Mayıs 2011 Pazartesi
TÜM UYELERİMİZE SERGİ KATILIM ÇAĞRISI..
Değerli Üyelerimiz,
BEYAZ MUZAYEDE EVİ, bu yaz 2 ay boyunca açık kalacak şekilde, ANTREPO da bir büyük sergi düzenlemektedir. Bu serginin jürisinde Londra nın ünlü Kraliyet Akademisi'nden de en üst düzeyde 4 kişi jüride yer alacaktır.
17 yaş üstü tüm sanatçılara açık olacak olan bu sergi için 17 Mayıs a kadar tüm görsellerinizi www.yazsergisi.com adresine gönderebilirsiniz. Bu tarihi kaçıranlar, 21 Mayıs'a kadar yapıtlarını orijinal olarak Antrepo'ya jüriye sunulmak üzere getirebilirler.
Deneyimsiz gençlere olduğu kadar ustalara ve kariyerli sanatçılara açık olan bu sergiye özellikle yeni kuşak başta olmak üzere katılımın yoğun olması, yabancı koleksiyonerlere de ulaşacak olan bu girişimin sanat ortamımıza sağlayabileceği faydayı arttıracaktır.
Tüm katılımla ilgili detayları yine www.istanbulyazsergisi.com dan veya 0212 2907050 den öğrenebilirsiniz.
Sevgi ve saygılarımızla,
Bedri Baykam
Başkan
UNESCO – AIAP
Türkiye Ulusal Komitesi
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği
Bahri Genç
Safiye Mine Erdurak
Berna Erkün
Hülya Küpçüoğlu
Melik İskender
Murat Havan
GELEN SERGİ DAVET YAZISI:
Sayın ve Değerli Sanatçılarımız,
İstanbul Yaz Sergisi adı altında, Türkiye’nin en kapsamlı Türk Çağdaş Sanatı sergisinin hazırlığı içerisindeyiz.
Bu sergi, 243 yıldır her yıl yaz aylarında düzenlenen ve dünyanın en önemli sanat etkinliklerinden biri sayılan Royal Academy Summer Exhibition’ı ile aynı anlayış ve hedeflerle, Kraliyet Akademisi’nin de izni ve katkılarıyla, Türk Çağdaş Sanatı için en geniş ve etkin bir sanat platformlarından birini oluşturacaktır
Sergimizin Onursal Başkanlığı’nı Royal Academy CEO’su Charles Saumarez Smith ve yine Royal Academy Trustee’si Lady Judge Thomas yapmaktadır.
Sanat Limanı olarak bilinen Antrepo 5’de 8 Haziran – 15 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek bu serginin amaçları, Türk sanat dünyasının en tanınmış yıldızlarının,
umut vadeden sanatçılarla beraberce eserlerini sergiledikleri bir ortam yaratmak, ilk defa alım yapacak bir sanat severle büyük bir koleksiyoncuyu aynı ortamda buluşturmak, sanat piyasasını fiyatta ve yaratıcılıkta çeşitlilik sunarak geliştirmek ve Türk çağdaş sanatını Türkiye’ye ve dünyaya tanıtmaktır.
İstanbul Yaz Sergisi Türk Çağdaş Sanatına küresel ilgi çekmek için emsalsiz bir fırsattır. Sergimizin misyonlarından biri de Türk Çağdaş Sanatı’nın dünya sanat haritasına oturmasına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda organizasyon komitesi, önemli sanat yayınlarında ilan vererek, TimeOut’un dünyanın 54 şehrindeki etkisini kullanarak ve dünyanın sanat fikir önderlerine ulaşarak
etkinliğin tanıtımı yapılacak ve bu önemli kişiler sergide bulunmaya davet edilecektir.
Her yıl düzenlenecek İstanbul Yaz Sergisi’nin, Türk Çağdaş Sanatı’nı, hem Türkiye’de büyük bir kitleyle buluşturacağına hem de dünyada hakettiği yere oturmasına yardım edeceğine inanıyoruz. Bu bağlamda Siz, değerli sanatçımızın katılımı çok önemlidir. Sizi, son dönem eserlerinizle sergimize katılmaya davet etmek isteriz. Resim, heykel, baskı, fotoğraf, enstallasyon, videoart ve mimari projelerle katılabilirsiniz. Eserlerinizi bu platformda sergilemekten büyük mutluluk duyacağız.
Katılıma dair tüm bilgilere www.istanbulyazsergisi.com’dan ulaşabilirsiniz.
Sevgi ve saygılarımızla,
Aziz Karadeniz Deniz Huysal
Beyaz Müzayede TimeOut Istanbul
azizkaradeniz@gmail.com deniz@ajansmedya.com
BEYAZ MUZAYEDE EVİ, bu yaz 2 ay boyunca açık kalacak şekilde, ANTREPO da bir büyük sergi düzenlemektedir. Bu serginin jürisinde Londra nın ünlü Kraliyet Akademisi'nden de en üst düzeyde 4 kişi jüride yer alacaktır.
17 yaş üstü tüm sanatçılara açık olacak olan bu sergi için 17 Mayıs a kadar tüm görsellerinizi www.yazsergisi.com adresine gönderebilirsiniz. Bu tarihi kaçıranlar, 21 Mayıs'a kadar yapıtlarını orijinal olarak Antrepo'ya jüriye sunulmak üzere getirebilirler.
Deneyimsiz gençlere olduğu kadar ustalara ve kariyerli sanatçılara açık olan bu sergiye özellikle yeni kuşak başta olmak üzere katılımın yoğun olması, yabancı koleksiyonerlere de ulaşacak olan bu girişimin sanat ortamımıza sağlayabileceği faydayı arttıracaktır.
Tüm katılımla ilgili detayları yine www.istanbulyazsergisi.com dan veya 0212 2907050 den öğrenebilirsiniz.
Sevgi ve saygılarımızla,
Bedri Baykam
Başkan
UNESCO – AIAP
Türkiye Ulusal Komitesi
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği
Bahri Genç
Safiye Mine Erdurak
Berna Erkün
Hülya Küpçüoğlu
Melik İskender
Murat Havan
GELEN SERGİ DAVET YAZISI:
Sayın ve Değerli Sanatçılarımız,
İstanbul Yaz Sergisi adı altında, Türkiye’nin en kapsamlı Türk Çağdaş Sanatı sergisinin hazırlığı içerisindeyiz.
Bu sergi, 243 yıldır her yıl yaz aylarında düzenlenen ve dünyanın en önemli sanat etkinliklerinden biri sayılan Royal Academy Summer Exhibition’ı ile aynı anlayış ve hedeflerle, Kraliyet Akademisi’nin de izni ve katkılarıyla, Türk Çağdaş Sanatı için en geniş ve etkin bir sanat platformlarından birini oluşturacaktır
Sergimizin Onursal Başkanlığı’nı Royal Academy CEO’su Charles Saumarez Smith ve yine Royal Academy Trustee’si Lady Judge Thomas yapmaktadır.
Sanat Limanı olarak bilinen Antrepo 5’de 8 Haziran – 15 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek bu serginin amaçları, Türk sanat dünyasının en tanınmış yıldızlarının,
umut vadeden sanatçılarla beraberce eserlerini sergiledikleri bir ortam yaratmak, ilk defa alım yapacak bir sanat severle büyük bir koleksiyoncuyu aynı ortamda buluşturmak, sanat piyasasını fiyatta ve yaratıcılıkta çeşitlilik sunarak geliştirmek ve Türk çağdaş sanatını Türkiye’ye ve dünyaya tanıtmaktır.
İstanbul Yaz Sergisi Türk Çağdaş Sanatına küresel ilgi çekmek için emsalsiz bir fırsattır. Sergimizin misyonlarından biri de Türk Çağdaş Sanatı’nın dünya sanat haritasına oturmasına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda organizasyon komitesi, önemli sanat yayınlarında ilan vererek, TimeOut’un dünyanın 54 şehrindeki etkisini kullanarak ve dünyanın sanat fikir önderlerine ulaşarak
etkinliğin tanıtımı yapılacak ve bu önemli kişiler sergide bulunmaya davet edilecektir.
Her yıl düzenlenecek İstanbul Yaz Sergisi’nin, Türk Çağdaş Sanatı’nı, hem Türkiye’de büyük bir kitleyle buluşturacağına hem de dünyada hakettiği yere oturmasına yardım edeceğine inanıyoruz. Bu bağlamda Siz, değerli sanatçımızın katılımı çok önemlidir. Sizi, son dönem eserlerinizle sergimize katılmaya davet etmek isteriz. Resim, heykel, baskı, fotoğraf, enstallasyon, videoart ve mimari projelerle katılabilirsiniz. Eserlerinizi bu platformda sergilemekten büyük mutluluk duyacağız.
Katılıma dair tüm bilgilere www.istanbulyazsergisi.com’dan ulaşabilirsiniz.
Sevgi ve saygılarımızla,
Aziz Karadeniz Deniz Huysal
Beyaz Müzayede TimeOut Istanbul
azizkaradeniz@gmail.com deniz@ajansmedya.com
TÜM UYELERİMİZE SERGİ KATILIM ÇAĞRISI..
Değerli Üyelerimiz,
BEYAZ MUZAYEDE EVİ, bu yaz 2 ay boyunca açık kalacak şekilde, ANTREPO da bir büyük sergi düzenlemektedir. Bu serginin jürisinde Londra nın ünlü Kraliyet Akademisi'nden de en üst düzeyde 4 kişi jüride yer alacaktır.
17 yaş üstü tüm sanatçılara açık olacak olan bu sergi için 17 Mayıs a kadar tüm görsellerinizi www.yazsergisi.com adresine gönderebilirsiniz. Bu tarihi kaçıranlar, 21 Mayıs'a kadar yapıtlarını orijinal olarak Antrepo'ya jüriye sunulmak üzere getirebilirler.
Deneyimsiz gençlere olduğu kadar ustalara ve kariyerli sanatçılara açık olan bu sergiye özellikle yeni kuşak başta olmak üzere katılımın yoğun olması, yabancı koleksiyonerlere de ulaşacak olan bu girişimin sanat ortamımıza sağlayabileceği faydayı arttıracaktır.
Tüm katılımla ilgili detayları yine www.istanbulyazsergisi.com dan veya 0212 2907050 den öğrenebilirsiniz.
Sevgi ve saygılarımızla,
Bedri Baykam
Başkan
UNESCO – AIAP
Türkiye Ulusal Komitesi
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği
Bahri Genç
Safiye Mine Erdurak
Berna Erkün
Hülya Küpçüoğlu
Melik İskender
Murat Havan
GELEN SERGİ DAVET YAZISI:
Sayın ve Değerli Sanatçılarımız,
İstanbul Yaz Sergisi adı altında, Türkiye’nin en kapsamlı Türk Çağdaş Sanatı sergisinin hazırlığı içerisindeyiz.
Bu sergi, 243 yıldır her yıl yaz aylarında düzenlenen ve dünyanın en önemli sanat etkinliklerinden biri sayılan Royal Academy Summer Exhibition’ı ile aynı anlayış ve hedeflerle, Kraliyet Akademisi’nin de izni ve katkılarıyla, Türk Çağdaş Sanatı için en geniş ve etkin bir sanat platformlarından birini oluşturacaktır
Sergimizin Onursal Başkanlığı’nı Royal Academy CEO’su Charles Saumarez Smith ve yine Royal Academy Trustee’si Lady Judge Thomas yapmaktadır.
Sanat Limanı olarak bilinen Antrepo 5’de 8 Haziran – 15 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek bu serginin amaçları, Türk sanat dünyasının en tanınmış yıldızlarının,
umut vadeden sanatçılarla beraberce eserlerini sergiledikleri bir ortam yaratmak, ilk defa alım yapacak bir sanat severle büyük bir koleksiyoncuyu aynı ortamda buluşturmak, sanat piyasasını fiyatta ve yaratıcılıkta çeşitlilik sunarak geliştirmek ve Türk çağdaş sanatını Türkiye’ye ve dünyaya tanıtmaktır.
İstanbul Yaz Sergisi Türk Çağdaş Sanatına küresel ilgi çekmek için emsalsiz bir fırsattır. Sergimizin misyonlarından biri de Türk Çağdaş Sanatı’nın dünya sanat haritasına oturmasına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda organizasyon komitesi, önemli sanat yayınlarında ilan vererek, TimeOut’un dünyanın 54 şehrindeki etkisini kullanarak ve dünyanın sanat fikir önderlerine ulaşarak
etkinliğin tanıtımı yapılacak ve bu önemli kişiler sergide bulunmaya davet edilecektir.
Her yıl düzenlenecek İstanbul Yaz Sergisi’nin, Türk Çağdaş Sanatı’nı, hem Türkiye’de büyük bir kitleyle buluşturacağına hem de dünyada hakettiği yere oturmasına yardım edeceğine inanıyoruz. Bu bağlamda Siz, değerli sanatçımızın katılımı çok önemlidir. Sizi, son dönem eserlerinizle sergimize katılmaya davet etmek isteriz. Resim, heykel, baskı, fotoğraf, enstallasyon, videoart ve mimari projelerle katılabilirsiniz. Eserlerinizi bu platformda sergilemekten büyük mutluluk duyacağız.
Katılıma dair tüm bilgilere www.istanbulyazsergisi.com’dan ulaşabilirsiniz.
Sevgi ve saygılarımızla,
Aziz Karadeniz Deniz Huysal
Beyaz Müzayede TimeOut Istanbul
azizkaradeniz@gmail.com deniz@ajansmedya.com
BEYAZ MUZAYEDE EVİ, bu yaz 2 ay boyunca açık kalacak şekilde, ANTREPO da bir büyük sergi düzenlemektedir. Bu serginin jürisinde Londra nın ünlü Kraliyet Akademisi'nden de en üst düzeyde 4 kişi jüride yer alacaktır.
17 yaş üstü tüm sanatçılara açık olacak olan bu sergi için 17 Mayıs a kadar tüm görsellerinizi www.yazsergisi.com adresine gönderebilirsiniz. Bu tarihi kaçıranlar, 21 Mayıs'a kadar yapıtlarını orijinal olarak Antrepo'ya jüriye sunulmak üzere getirebilirler.
Deneyimsiz gençlere olduğu kadar ustalara ve kariyerli sanatçılara açık olan bu sergiye özellikle yeni kuşak başta olmak üzere katılımın yoğun olması, yabancı koleksiyonerlere de ulaşacak olan bu girişimin sanat ortamımıza sağlayabileceği faydayı arttıracaktır.
Tüm katılımla ilgili detayları yine www.istanbulyazsergisi.com dan veya 0212 2907050 den öğrenebilirsiniz.
Sevgi ve saygılarımızla,
Bedri Baykam
Başkan
UNESCO – AIAP
Türkiye Ulusal Komitesi
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği
Bahri Genç
Safiye Mine Erdurak
Berna Erkün
Hülya Küpçüoğlu
Melik İskender
Murat Havan
GELEN SERGİ DAVET YAZISI:
Sayın ve Değerli Sanatçılarımız,
İstanbul Yaz Sergisi adı altında, Türkiye’nin en kapsamlı Türk Çağdaş Sanatı sergisinin hazırlığı içerisindeyiz.
Bu sergi, 243 yıldır her yıl yaz aylarında düzenlenen ve dünyanın en önemli sanat etkinliklerinden biri sayılan Royal Academy Summer Exhibition’ı ile aynı anlayış ve hedeflerle, Kraliyet Akademisi’nin de izni ve katkılarıyla, Türk Çağdaş Sanatı için en geniş ve etkin bir sanat platformlarından birini oluşturacaktır
Sergimizin Onursal Başkanlığı’nı Royal Academy CEO’su Charles Saumarez Smith ve yine Royal Academy Trustee’si Lady Judge Thomas yapmaktadır.
Sanat Limanı olarak bilinen Antrepo 5’de 8 Haziran – 15 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek bu serginin amaçları, Türk sanat dünyasının en tanınmış yıldızlarının,
umut vadeden sanatçılarla beraberce eserlerini sergiledikleri bir ortam yaratmak, ilk defa alım yapacak bir sanat severle büyük bir koleksiyoncuyu aynı ortamda buluşturmak, sanat piyasasını fiyatta ve yaratıcılıkta çeşitlilik sunarak geliştirmek ve Türk çağdaş sanatını Türkiye’ye ve dünyaya tanıtmaktır.
İstanbul Yaz Sergisi Türk Çağdaş Sanatına küresel ilgi çekmek için emsalsiz bir fırsattır. Sergimizin misyonlarından biri de Türk Çağdaş Sanatı’nın dünya sanat haritasına oturmasına yardımcı olmaktır. Bu bağlamda organizasyon komitesi, önemli sanat yayınlarında ilan vererek, TimeOut’un dünyanın 54 şehrindeki etkisini kullanarak ve dünyanın sanat fikir önderlerine ulaşarak
etkinliğin tanıtımı yapılacak ve bu önemli kişiler sergide bulunmaya davet edilecektir.
Her yıl düzenlenecek İstanbul Yaz Sergisi’nin, Türk Çağdaş Sanatı’nı, hem Türkiye’de büyük bir kitleyle buluşturacağına hem de dünyada hakettiği yere oturmasına yardım edeceğine inanıyoruz. Bu bağlamda Siz, değerli sanatçımızın katılımı çok önemlidir. Sizi, son dönem eserlerinizle sergimize katılmaya davet etmek isteriz. Resim, heykel, baskı, fotoğraf, enstallasyon, videoart ve mimari projelerle katılabilirsiniz. Eserlerinizi bu platformda sergilemekten büyük mutluluk duyacağız.
Katılıma dair tüm bilgilere www.istanbulyazsergisi.com’dan ulaşabilirsiniz.
Sevgi ve saygılarımızla,
Aziz Karadeniz Deniz Huysal
Beyaz Müzayede TimeOut Istanbul
azizkaradeniz@gmail.com deniz@ajansmedya.com
4 Mayıs 2011 Çarşamba
Cinayetin Siparişini Kim Verdi, Merak Eden Var mı? / Bedri Baykam / 03 Mayis 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Cinayetin Siparişini Kim Verdi, Merak Eden Var mı?
Aksoy, Mumcu, Emeç, Üçok, Dursun ve Kışlalı, bu soruyu soramadılar. Ben ısrarla soruyorum. Bana karşı tezgâhlanan bu cinayet “siparişi”ni kim verdi? Proje o kadar her yerinden tel tel dökülüyor ki... Senaryo bazı ucube kafalardan çıkmış ve “meczup” süsü kolay verilecek, yarı kaçık, işsiz, sıkıntılı bir adam, malum çevrelerce aranıp taranmış, bulunmuş. Bir çalışma yapılıp adam ikna edilmiş. “Zaten kolay iş, bi bıçaklık canı var, adamı indir, ardından dinle ilgili seçeceğin bazı şeyler söyle. Niçin yaptığını anlat ve git teslim ol. Böylece hem ruhi durumun, hem teslim oluşunla ve iyi halle indirim alırsın, iş çok uzamadan çıkarsın. Merak etme sana iyi avukat buluruz, davanı arkadan kontrole alırız. Seni ihya ederiz.”
Cani, bu doğrultuda ödevini belli ki yardım alarak yapmış. İzimi sürmüş. Sanat merkezime birkaç defa gelmiş, bilgi toplamaya çalışmış. Ardından Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” basın toplantısına katılacağımı öğrenip kararını vermiş. Saldırı anı ve gerisi malumunuz. Aslında kimseye sürpriz olmayan bu saldırı, 18 Nisan saat 13.16-13.20 arası bir anda ve arkadan gerçekleşti. Belki 5-6 ayrı şans sonucu, şu anda canlıyım ve “2. ömrümde” sizlere bu satırları ulaştırabiliyorum. 18 Nisan’dan sonra yaşadığım her şeyin 2. ömrüm olduğunu bana o mucize ameliyata giren doktorlarım ısrarla söylüyor. Allahtan sevgili asistanım Tuba Kurtulmuş’un yarası daha az derin ve o da kurtuldu.
O suikast anını yaşayıp, oradan canlı çıkmış olmak başlı başına bir deneyim. O anda yere sağlam bastım. Bilincimi kaybetmedim, panik yapmadım. Bildiğim tek şey, üzerimde ölümcül ağır bir yara olduğu ve bir an önce ameliyata alınmam gerektiğiydi. Ambulans bekleyecek vaktim olmadığının farkındaydım.
Medyanın sürekli büyüttüğü “Arabalar sokakta neden durmadı?” sorusu ve Tatlıses’in vurulmasıyla ilgili yapılan kıyaslamalar, bana en başından kabak tadı verdi. Bunların hepsi, bizi ana konudan uzaklaştıran medya tuluatı. Ülkeyi ilgilendirmesi gereken şu: Siparişi meczup rolü biçilen bu zanlıya kim vermiş? Tabii ki hepimizin biraz tahmin edebileceği şeyler bunlar. Benim 25 yıldır her an Atatürkçülüğün korunması için verdiğim mücadele zaten ortada. Benden önce hangi aydın ve yazarlarımızın öldürüldüğü ortada, Kemalist ideolojinin kalemi ve polemik gücü kuvvetli insanlarını kimlerin yıllardır yok ettiği ortada.
Cani adayı, garibim, üzerine zorla “ataşlanan” bu “görev”den sonra teslim olurken konuşulanları hatırlıyor, “Allah birdir” diyor! Yani uzaktan da olsa hem bazı çevrelere selam çakıyor hem de konuşulanları hatırlayıp ortaya uydurma bir laf atmış oluyor, sanki söylediği sözün bana saldırısıyla ilişkisi olabilirmiş gibi... Allahın boş gezeni, neden onca yılını içerde geçirmek üzere gidip hem salonda gerçek adını verip hem de arkadan hemen teslim olsun ki?
Sağ olsun Can Ataklı hafta sonu yazdı. Gazeteler neden “uyduruk meczup”un kökeni, çevresi, son haftaları üzerinde derin araştırma yapmıyorlar? Emniyet hangi bulgulara ulaşmak için ciddi hangi stratejiyi çiziyor? Pek yakında göreceğiz... En olağan mafya cinayeti hakkında sayfalar döktüren medya, bu yeni model “sipariş” cinayet senaryosunun dökülen boyalarını bakalım nasıl toplayacak? Heyecanla bekliyorum!
Arada yakın aile çevremi gördüğümde gözümün yaşardığı duygusal anlar yaşadım. Ameliyatımı bizzat hastaneden takip eden, gelen, telefon eden, çiçek yollayan, yorum yapan belki on binlerce kişi oldu. Her birine ve beni yalnız bırakmayan CHP örgütüne çok teşekkür ediyorum.
Başbakan’ın hiç tepki vermemesine şaşırdım mı? Sanırdım ki, üzülmese bile, hükümetin başı kendi sorumluluk alanı üzerinde yaşanan böyle bir olaydan sonra en azından diplomatik bir dille bana “geçmiş olsun” deyip, Tanrı adı anılarak yapılan böyle bir alçakça cinayet teşebbüsünü kınayacak! Ne gezer?.. Peki ya tersi olsaydı? Bir başka sapık, bir çarşaflıyı kalbinden bıçaklayıp kaçsaydı? Hükümetin tepkileri ne olurdu dersiniz?
Bırakın bunlar şimdilik köşeye de, şunu eklemek istiyorum: İnsanların nasıl kamplara bölünmüş olduğunu gördüm. Benle TV’lerde siyasi atışmalara katılan bir Nazlı Ilıcak, bir Mehmet Metiner, bir türbanlı hanımefendi bile gelip “geçmiş olsun” demedi. Kendini farklı yörüngelere oturtmaya çalışan kimi plastik sanatlar dünyasından insanlar bile, ne geldi ne aradı! Ben ise onların küçük dünyasına ağladım.
Twitter mı? Türkiye ideolojik kaosunun çöplüğünün dibi gibiydi. Oralarda cerahatli sapkın beyinler neler yumurtlayabildi, onu da isterseniz size aktarmayayım artık... Ama biri hariç: Seviyeyi görüp hem gülün, hem ağlayın diye: Ben ölmediğime güya çok üzülmüşüm! Çünkü ölseymişim AKP daha büyük yara alır diye mutlu olurmuşum!
Aksoy, Mumcu, Emeç, Üçok, Dursun ve Kışlalı, bu soruyu soramadılar. Ben ısrarla soruyorum. Bana karşı tezgâhlanan bu cinayet “siparişi”ni kim verdi? Proje o kadar her yerinden tel tel dökülüyor ki... Senaryo bazı ucube kafalardan çıkmış ve “meczup” süsü kolay verilecek, yarı kaçık, işsiz, sıkıntılı bir adam, malum çevrelerce aranıp taranmış, bulunmuş. Bir çalışma yapılıp adam ikna edilmiş. “Zaten kolay iş, bi bıçaklık canı var, adamı indir, ardından dinle ilgili seçeceğin bazı şeyler söyle. Niçin yaptığını anlat ve git teslim ol. Böylece hem ruhi durumun, hem teslim oluşunla ve iyi halle indirim alırsın, iş çok uzamadan çıkarsın. Merak etme sana iyi avukat buluruz, davanı arkadan kontrole alırız. Seni ihya ederiz.”
Cani, bu doğrultuda ödevini belli ki yardım alarak yapmış. İzimi sürmüş. Sanat merkezime birkaç defa gelmiş, bilgi toplamaya çalışmış. Ardından Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” basın toplantısına katılacağımı öğrenip kararını vermiş. Saldırı anı ve gerisi malumunuz. Aslında kimseye sürpriz olmayan bu saldırı, 18 Nisan saat 13.16-13.20 arası bir anda ve arkadan gerçekleşti. Belki 5-6 ayrı şans sonucu, şu anda canlıyım ve “2. ömrümde” sizlere bu satırları ulaştırabiliyorum. 18 Nisan’dan sonra yaşadığım her şeyin 2. ömrüm olduğunu bana o mucize ameliyata giren doktorlarım ısrarla söylüyor. Allahtan sevgili asistanım Tuba Kurtulmuş’un yarası daha az derin ve o da kurtuldu.
O suikast anını yaşayıp, oradan canlı çıkmış olmak başlı başına bir deneyim. O anda yere sağlam bastım. Bilincimi kaybetmedim, panik yapmadım. Bildiğim tek şey, üzerimde ölümcül ağır bir yara olduğu ve bir an önce ameliyata alınmam gerektiğiydi. Ambulans bekleyecek vaktim olmadığının farkındaydım.
Medyanın sürekli büyüttüğü “Arabalar sokakta neden durmadı?” sorusu ve Tatlıses’in vurulmasıyla ilgili yapılan kıyaslamalar, bana en başından kabak tadı verdi. Bunların hepsi, bizi ana konudan uzaklaştıran medya tuluatı. Ülkeyi ilgilendirmesi gereken şu: Siparişi meczup rolü biçilen bu zanlıya kim vermiş? Tabii ki hepimizin biraz tahmin edebileceği şeyler bunlar. Benim 25 yıldır her an Atatürkçülüğün korunması için verdiğim mücadele zaten ortada. Benden önce hangi aydın ve yazarlarımızın öldürüldüğü ortada, Kemalist ideolojinin kalemi ve polemik gücü kuvvetli insanlarını kimlerin yıllardır yok ettiği ortada.
Cani adayı, garibim, üzerine zorla “ataşlanan” bu “görev”den sonra teslim olurken konuşulanları hatırlıyor, “Allah birdir” diyor! Yani uzaktan da olsa hem bazı çevrelere selam çakıyor hem de konuşulanları hatırlayıp ortaya uydurma bir laf atmış oluyor, sanki söylediği sözün bana saldırısıyla ilişkisi olabilirmiş gibi... Allahın boş gezeni, neden onca yılını içerde geçirmek üzere gidip hem salonda gerçek adını verip hem de arkadan hemen teslim olsun ki?
Sağ olsun Can Ataklı hafta sonu yazdı. Gazeteler neden “uyduruk meczup”un kökeni, çevresi, son haftaları üzerinde derin araştırma yapmıyorlar? Emniyet hangi bulgulara ulaşmak için ciddi hangi stratejiyi çiziyor? Pek yakında göreceğiz... En olağan mafya cinayeti hakkında sayfalar döktüren medya, bu yeni model “sipariş” cinayet senaryosunun dökülen boyalarını bakalım nasıl toplayacak? Heyecanla bekliyorum!
Arada yakın aile çevremi gördüğümde gözümün yaşardığı duygusal anlar yaşadım. Ameliyatımı bizzat hastaneden takip eden, gelen, telefon eden, çiçek yollayan, yorum yapan belki on binlerce kişi oldu. Her birine ve beni yalnız bırakmayan CHP örgütüne çok teşekkür ediyorum.
Başbakan’ın hiç tepki vermemesine şaşırdım mı? Sanırdım ki, üzülmese bile, hükümetin başı kendi sorumluluk alanı üzerinde yaşanan böyle bir olaydan sonra en azından diplomatik bir dille bana “geçmiş olsun” deyip, Tanrı adı anılarak yapılan böyle bir alçakça cinayet teşebbüsünü kınayacak! Ne gezer?.. Peki ya tersi olsaydı? Bir başka sapık, bir çarşaflıyı kalbinden bıçaklayıp kaçsaydı? Hükümetin tepkileri ne olurdu dersiniz?
Bırakın bunlar şimdilik köşeye de, şunu eklemek istiyorum: İnsanların nasıl kamplara bölünmüş olduğunu gördüm. Benle TV’lerde siyasi atışmalara katılan bir Nazlı Ilıcak, bir Mehmet Metiner, bir türbanlı hanımefendi bile gelip “geçmiş olsun” demedi. Kendini farklı yörüngelere oturtmaya çalışan kimi plastik sanatlar dünyasından insanlar bile, ne geldi ne aradı! Ben ise onların küçük dünyasına ağladım.
Twitter mı? Türkiye ideolojik kaosunun çöplüğünün dibi gibiydi. Oralarda cerahatli sapkın beyinler neler yumurtlayabildi, onu da isterseniz size aktarmayayım artık... Ama biri hariç: Seviyeyi görüp hem gülün, hem ağlayın diye: Ben ölmediğime güya çok üzülmüşüm! Çünkü ölseymişim AKP daha büyük yara alır diye mutlu olurmuşum!
Cinayetin Siparişini Kim Verdi, Merak Eden Var mı? / Bedri Baykam / 03 Mayis 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Cinayetin Siparişini Kim Verdi, Merak Eden Var mı?
Aksoy, Mumcu, Emeç, Üçok, Dursun ve Kışlalı, bu soruyu soramadılar. Ben ısrarla soruyorum. Bana karşı tezgâhlanan bu cinayet “siparişi”ni kim verdi? Proje o kadar her yerinden tel tel dökülüyor ki... Senaryo bazı ucube kafalardan çıkmış ve “meczup” süsü kolay verilecek, yarı kaçık, işsiz, sıkıntılı bir adam, malum çevrelerce aranıp taranmış, bulunmuş. Bir çalışma yapılıp adam ikna edilmiş. “Zaten kolay iş, bi bıçaklık canı var, adamı indir, ardından dinle ilgili seçeceğin bazı şeyler söyle. Niçin yaptığını anlat ve git teslim ol. Böylece hem ruhi durumun, hem teslim oluşunla ve iyi halle indirim alırsın, iş çok uzamadan çıkarsın. Merak etme sana iyi avukat buluruz, davanı arkadan kontrole alırız. Seni ihya ederiz.”
Cani, bu doğrultuda ödevini belli ki yardım alarak yapmış. İzimi sürmüş. Sanat merkezime birkaç defa gelmiş, bilgi toplamaya çalışmış. Ardından Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” basın toplantısına katılacağımı öğrenip kararını vermiş. Saldırı anı ve gerisi malumunuz. Aslında kimseye sürpriz olmayan bu saldırı, 18 Nisan saat 13.16-13.20 arası bir anda ve arkadan gerçekleşti. Belki 5-6 ayrı şans sonucu, şu anda canlıyım ve “2. ömrümde” sizlere bu satırları ulaştırabiliyorum. 18 Nisan’dan sonra yaşadığım her şeyin 2. ömrüm olduğunu bana o mucize ameliyata giren doktorlarım ısrarla söylüyor. Allahtan sevgili asistanım Tuba Kurtulmuş’un yarası daha az derin ve o da kurtuldu.
O suikast anını yaşayıp, oradan canlı çıkmış olmak başlı başına bir deneyim. O anda yere sağlam bastım. Bilincimi kaybetmedim, panik yapmadım. Bildiğim tek şey, üzerimde ölümcül ağır bir yara olduğu ve bir an önce ameliyata alınmam gerektiğiydi. Ambulans bekleyecek vaktim olmadığının farkındaydım.
Medyanın sürekli büyüttüğü “Arabalar sokakta neden durmadı?” sorusu ve Tatlıses’in vurulmasıyla ilgili yapılan kıyaslamalar, bana en başından kabak tadı verdi. Bunların hepsi, bizi ana konudan uzaklaştıran medya tuluatı. Ülkeyi ilgilendirmesi gereken şu: Siparişi meczup rolü biçilen bu zanlıya kim vermiş? Tabii ki hepimizin biraz tahmin edebileceği şeyler bunlar. Benim 25 yıldır her an Atatürkçülüğün korunması için verdiğim mücadele zaten ortada. Benden önce hangi aydın ve yazarlarımızın öldürüldüğü ortada, Kemalist ideolojinin kalemi ve polemik gücü kuvvetli insanlarını kimlerin yıllardır yok ettiği ortada.
Cani adayı, garibim, üzerine zorla “ataşlanan” bu “görev”den sonra teslim olurken konuşulanları hatırlıyor, “Allah birdir” diyor! Yani uzaktan da olsa hem bazı çevrelere selam çakıyor hem de konuşulanları hatırlayıp ortaya uydurma bir laf atmış oluyor, sanki söylediği sözün bana saldırısıyla ilişkisi olabilirmiş gibi... Allahın boş gezeni, neden onca yılını içerde geçirmek üzere gidip hem salonda gerçek adını verip hem de arkadan hemen teslim olsun ki?
Sağ olsun Can Ataklı hafta sonu yazdı. Gazeteler neden “uyduruk meczup”un kökeni, çevresi, son haftaları üzerinde derin araştırma yapmıyorlar? Emniyet hangi bulgulara ulaşmak için ciddi hangi stratejiyi çiziyor? Pek yakında göreceğiz... En olağan mafya cinayeti hakkında sayfalar döktüren medya, bu yeni model “sipariş” cinayet senaryosunun dökülen boyalarını bakalım nasıl toplayacak? Heyecanla bekliyorum!
Arada yakın aile çevremi gördüğümde gözümün yaşardığı duygusal anlar yaşadım. Ameliyatımı bizzat hastaneden takip eden, gelen, telefon eden, çiçek yollayan, yorum yapan belki on binlerce kişi oldu. Her birine ve beni yalnız bırakmayan CHP örgütüne çok teşekkür ediyorum.
Başbakan’ın hiç tepki vermemesine şaşırdım mı? Sanırdım ki, üzülmese bile, hükümetin başı kendi sorumluluk alanı üzerinde yaşanan böyle bir olaydan sonra en azından diplomatik bir dille bana “geçmiş olsun” deyip, Tanrı adı anılarak yapılan böyle bir alçakça cinayet teşebbüsünü kınayacak! Ne gezer?.. Peki ya tersi olsaydı? Bir başka sapık, bir çarşaflıyı kalbinden bıçaklayıp kaçsaydı? Hükümetin tepkileri ne olurdu dersiniz?
Bırakın bunlar şimdilik köşeye de, şunu eklemek istiyorum: İnsanların nasıl kamplara bölünmüş olduğunu gördüm. Benle TV’lerde siyasi atışmalara katılan bir Nazlı Ilıcak, bir Mehmet Metiner, bir türbanlı hanımefendi bile gelip “geçmiş olsun” demedi. Kendini farklı yörüngelere oturtmaya çalışan kimi plastik sanatlar dünyasından insanlar bile, ne geldi ne aradı! Ben ise onların küçük dünyasına ağladım.
Twitter mı? Türkiye ideolojik kaosunun çöplüğünün dibi gibiydi. Oralarda cerahatli sapkın beyinler neler yumurtlayabildi, onu da isterseniz size aktarmayayım artık... Ama biri hariç: Seviyeyi görüp hem gülün, hem ağlayın diye: Ben ölmediğime güya çok üzülmüşüm! Çünkü ölseymişim AKP daha büyük yara alır diye mutlu olurmuşum!
Aksoy, Mumcu, Emeç, Üçok, Dursun ve Kışlalı, bu soruyu soramadılar. Ben ısrarla soruyorum. Bana karşı tezgâhlanan bu cinayet “siparişi”ni kim verdi? Proje o kadar her yerinden tel tel dökülüyor ki... Senaryo bazı ucube kafalardan çıkmış ve “meczup” süsü kolay verilecek, yarı kaçık, işsiz, sıkıntılı bir adam, malum çevrelerce aranıp taranmış, bulunmuş. Bir çalışma yapılıp adam ikna edilmiş. “Zaten kolay iş, bi bıçaklık canı var, adamı indir, ardından dinle ilgili seçeceğin bazı şeyler söyle. Niçin yaptığını anlat ve git teslim ol. Böylece hem ruhi durumun, hem teslim oluşunla ve iyi halle indirim alırsın, iş çok uzamadan çıkarsın. Merak etme sana iyi avukat buluruz, davanı arkadan kontrole alırız. Seni ihya ederiz.”
Cani, bu doğrultuda ödevini belli ki yardım alarak yapmış. İzimi sürmüş. Sanat merkezime birkaç defa gelmiş, bilgi toplamaya çalışmış. Ardından Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” basın toplantısına katılacağımı öğrenip kararını vermiş. Saldırı anı ve gerisi malumunuz. Aslında kimseye sürpriz olmayan bu saldırı, 18 Nisan saat 13.16-13.20 arası bir anda ve arkadan gerçekleşti. Belki 5-6 ayrı şans sonucu, şu anda canlıyım ve “2. ömrümde” sizlere bu satırları ulaştırabiliyorum. 18 Nisan’dan sonra yaşadığım her şeyin 2. ömrüm olduğunu bana o mucize ameliyata giren doktorlarım ısrarla söylüyor. Allahtan sevgili asistanım Tuba Kurtulmuş’un yarası daha az derin ve o da kurtuldu.
O suikast anını yaşayıp, oradan canlı çıkmış olmak başlı başına bir deneyim. O anda yere sağlam bastım. Bilincimi kaybetmedim, panik yapmadım. Bildiğim tek şey, üzerimde ölümcül ağır bir yara olduğu ve bir an önce ameliyata alınmam gerektiğiydi. Ambulans bekleyecek vaktim olmadığının farkındaydım.
Medyanın sürekli büyüttüğü “Arabalar sokakta neden durmadı?” sorusu ve Tatlıses’in vurulmasıyla ilgili yapılan kıyaslamalar, bana en başından kabak tadı verdi. Bunların hepsi, bizi ana konudan uzaklaştıran medya tuluatı. Ülkeyi ilgilendirmesi gereken şu: Siparişi meczup rolü biçilen bu zanlıya kim vermiş? Tabii ki hepimizin biraz tahmin edebileceği şeyler bunlar. Benim 25 yıldır her an Atatürkçülüğün korunması için verdiğim mücadele zaten ortada. Benden önce hangi aydın ve yazarlarımızın öldürüldüğü ortada, Kemalist ideolojinin kalemi ve polemik gücü kuvvetli insanlarını kimlerin yıllardır yok ettiği ortada.
Cani adayı, garibim, üzerine zorla “ataşlanan” bu “görev”den sonra teslim olurken konuşulanları hatırlıyor, “Allah birdir” diyor! Yani uzaktan da olsa hem bazı çevrelere selam çakıyor hem de konuşulanları hatırlayıp ortaya uydurma bir laf atmış oluyor, sanki söylediği sözün bana saldırısıyla ilişkisi olabilirmiş gibi... Allahın boş gezeni, neden onca yılını içerde geçirmek üzere gidip hem salonda gerçek adını verip hem de arkadan hemen teslim olsun ki?
Sağ olsun Can Ataklı hafta sonu yazdı. Gazeteler neden “uyduruk meczup”un kökeni, çevresi, son haftaları üzerinde derin araştırma yapmıyorlar? Emniyet hangi bulgulara ulaşmak için ciddi hangi stratejiyi çiziyor? Pek yakında göreceğiz... En olağan mafya cinayeti hakkında sayfalar döktüren medya, bu yeni model “sipariş” cinayet senaryosunun dökülen boyalarını bakalım nasıl toplayacak? Heyecanla bekliyorum!
Arada yakın aile çevremi gördüğümde gözümün yaşardığı duygusal anlar yaşadım. Ameliyatımı bizzat hastaneden takip eden, gelen, telefon eden, çiçek yollayan, yorum yapan belki on binlerce kişi oldu. Her birine ve beni yalnız bırakmayan CHP örgütüne çok teşekkür ediyorum.
Başbakan’ın hiç tepki vermemesine şaşırdım mı? Sanırdım ki, üzülmese bile, hükümetin başı kendi sorumluluk alanı üzerinde yaşanan böyle bir olaydan sonra en azından diplomatik bir dille bana “geçmiş olsun” deyip, Tanrı adı anılarak yapılan böyle bir alçakça cinayet teşebbüsünü kınayacak! Ne gezer?.. Peki ya tersi olsaydı? Bir başka sapık, bir çarşaflıyı kalbinden bıçaklayıp kaçsaydı? Hükümetin tepkileri ne olurdu dersiniz?
Bırakın bunlar şimdilik köşeye de, şunu eklemek istiyorum: İnsanların nasıl kamplara bölünmüş olduğunu gördüm. Benle TV’lerde siyasi atışmalara katılan bir Nazlı Ilıcak, bir Mehmet Metiner, bir türbanlı hanımefendi bile gelip “geçmiş olsun” demedi. Kendini farklı yörüngelere oturtmaya çalışan kimi plastik sanatlar dünyasından insanlar bile, ne geldi ne aradı! Ben ise onların küçük dünyasına ağladım.
Twitter mı? Türkiye ideolojik kaosunun çöplüğünün dibi gibiydi. Oralarda cerahatli sapkın beyinler neler yumurtlayabildi, onu da isterseniz size aktarmayayım artık... Ama biri hariç: Seviyeyi görüp hem gülün, hem ağlayın diye: Ben ölmediğime güya çok üzülmüşüm! Çünkü ölseymişim AKP daha büyük yara alır diye mutlu olurmuşum!
25 Nisan 2011 Pazartesi
BASIN TOPLANTISI..
Sayın Basın Mensubu,
18 Mart 2011 tarihinde saldırı sonucu yaralanmam nedeniyle başlayan tedavim sürüyor. Sağlığım elvermediği için bugüne kadar siz değerli basın mensuplarıyla bir araya gelip sorularınızı yanıtlayamadım. Ancak yarın (26 Nisan 2011, Salı) saat 11.00’de, kamuoyunu bilgilendirmek için sizlerle kişisel olarak bir araya gelmek, olayları anlatmak, düşüncelerimi paylaşmak ve sorularınızı yanıtlamak istiyorum.
Katılımınızı bekliyorum.
Saygılarımla
Bedri Baykam
Toplantı Bilgileri
Tarih : 26 Nisan 2011, Salı
Saat : 11:00
Yer : Acıbadem Maslak Hastanesi
Konferans Salonu, B 4 katı
Daha fazla bilgi icin:
Ceyda AKIN
0535 725 22 92
18 Mart 2011 tarihinde saldırı sonucu yaralanmam nedeniyle başlayan tedavim sürüyor. Sağlığım elvermediği için bugüne kadar siz değerli basın mensuplarıyla bir araya gelip sorularınızı yanıtlayamadım. Ancak yarın (26 Nisan 2011, Salı) saat 11.00’de, kamuoyunu bilgilendirmek için sizlerle kişisel olarak bir araya gelmek, olayları anlatmak, düşüncelerimi paylaşmak ve sorularınızı yanıtlamak istiyorum.
Katılımınızı bekliyorum.
Saygılarımla
Bedri Baykam
Toplantı Bilgileri
Tarih : 26 Nisan 2011, Salı
Saat : 11:00
Yer : Acıbadem Maslak Hastanesi
Konferans Salonu, B 4 katı
Daha fazla bilgi icin:
Ceyda AKIN
0535 725 22 92
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)