21 Mart 2011 Pazartesi

Konu desibel değil.. / Bedri Baykam / Fotogol yazisi..


Bazı maçlar gerçekten mantığa sığmaz, pek anlatılamaz ve ancak tarih içinde kavramlar ötesi bir yere zaman içinde kendiliğinden oturur.
Cuma günü Arena’da Galatasaray ilk mağlubiyetini ezeli rakibinden alırken, Fenerbahçe’nin aldığı bu tarihi zafer en beklenilmedik dramatik finalle geldi.
Maç, günlerdir Türkiye’de yarattığı heyecan dalgası ve büyük beklentileri hayal kırıklığına uğratırcasına oldukça yavaş başlamıştı. Her iki takım orta sahada birbirine el-ense çekerek, kaza gollerinden uzak durma çabasındaydı. Fenerbahçe, liderliğine yakışmayan bir tutukluk içerisindeyken 14’üncü dakikada bu takımdan haksız yere zorla gönderilen Kazım, neredeyse kendi kendine asist yapmayı başararak, hırsını gole dönüştürdü. 23’üncü dakikada Baros’un getirdiği topta Kazım ikinci golü de atabilse maç belki kopup gidecekti. Sarı-lacivertliler 26’ncı dakikada henüz ilk tehlikeli şutlarını atabilirken, orta sahalarında Selçuk, Özer ve Baroni’nin büyük form düşüklükleri takımı durduran ana faktördü. Özellikle Emre nin yokluğunda teknik zaafları çok sırıttı. Bu takım devre biterken “Semih ve Stoch’a ihtiyaç vaaar” ile bas bas bağırıyordu.
İkinci yarıda korktuğum başıma gelmedi ve Aykut, Semih değişikliğini en baştan gerçekleştirdi. O andan itibaren oyunun rengi Semih-Alex daha sonra Stoch ve Topuz paslaşmalarıyla giderek değişmeye başladı. O sanki uyku ilacı içmiş takım gitti ve yerine sürekli ayağa pas yaparak gol açılarını mühendis hesabıyla zorlayan, lider takım geldi. Alex’in frikiğine o müthiş kafayı vuran Semih ve Gökhan’ın ortasına aynı şıklıkta kafayı bu sefer asistli golcü olarak vuran büyük kaptan gemiyi kurtaran kahramanlardı.
Semih bugün modern futbolun kullanabileceği en ileri santrfor tipi, bilmeyenlere, görmek istemeyenlere tyekrar duyurulur!
Sonuçta, Fenerbahçe korku filmi gibi başlayan maçta felaketin eşiğinden dönüp, 10’da 10 inanılmazını başarırken, futbolda hiçbir geri dönüşün imkansız olmadığını ve büyük maçların insaf nedir bilmediğini bir daha kanıtladı.
Maçtan sonra ortada gezinen internet geyiklerinin lezzetine dayanamadığımı itiraf etmem lazım!


Konu desibel değil.. / Bedri Baykam / Fotogol yazisi..


Bazı maçlar gerçekten mantığa sığmaz, pek anlatılamaz ve ancak tarih içinde kavramlar ötesi bir yere zaman içinde kendiliğinden oturur.
Cuma günü Arena’da Galatasaray ilk mağlubiyetini ezeli rakibinden alırken, Fenerbahçe’nin aldığı bu tarihi zafer en beklenilmedik dramatik finalle geldi.
Maç, günlerdir Türkiye’de yarattığı heyecan dalgası ve büyük beklentileri hayal kırıklığına uğratırcasına oldukça yavaş başlamıştı. Her iki takım orta sahada birbirine el-ense çekerek, kaza gollerinden uzak durma çabasındaydı. Fenerbahçe, liderliğine yakışmayan bir tutukluk içerisindeyken 14’üncü dakikada bu takımdan haksız yere zorla gönderilen Kazım, neredeyse kendi kendine asist yapmayı başararak, hırsını gole dönüştürdü. 23’üncü dakikada Baros’un getirdiği topta Kazım ikinci golü de atabilse maç belki kopup gidecekti. Sarı-lacivertliler 26’ncı dakikada henüz ilk tehlikeli şutlarını atabilirken, orta sahalarında Selçuk, Özer ve Baroni’nin büyük form düşüklükleri takımı durduran ana faktördü. Özellikle Emre nin yokluğunda teknik zaafları çok sırıttı. Bu takım devre biterken “Semih ve Stoch’a ihtiyaç vaaar” ile bas bas bağırıyordu.
İkinci yarıda korktuğum başıma gelmedi ve Aykut, Semih değişikliğini en baştan gerçekleştirdi. O andan itibaren oyunun rengi Semih-Alex daha sonra Stoch ve Topuz paslaşmalarıyla giderek değişmeye başladı. O sanki uyku ilacı içmiş takım gitti ve yerine sürekli ayağa pas yaparak gol açılarını mühendis hesabıyla zorlayan, lider takım geldi. Alex’in frikiğine o müthiş kafayı vuran Semih ve Gökhan’ın ortasına aynı şıklıkta kafayı bu sefer asistli golcü olarak vuran büyük kaptan gemiyi kurtaran kahramanlardı.
Semih bugün modern futbolun kullanabileceği en ileri santrfor tipi, bilmeyenlere, görmek istemeyenlere tyekrar duyurulur!
Sonuçta, Fenerbahçe korku filmi gibi başlayan maçta felaketin eşiğinden dönüp, 10’da 10 inanılmazını başarırken, futbolda hiçbir geri dönüşün imkansız olmadığını ve büyük maçların insaf nedir bilmediğini bir daha kanıtladı.
Maçtan sonra ortada gezinen internet geyiklerinin lezzetine dayanamadığımı itiraf etmem lazım!


15 Mart 2011 Salı

Pek "Şık" Olmayan Durumlar... / Bedri Baykam / 15 Mart 2011 Cumhuriyet makalesi..



Pazartesi bir sergim için seyahatte olacağımdan, bu hafta makalemi mecburen pazar yazdım. Hem de gazeteci arkadaşlar İstiklal'de sloganlarla yürürken. Katılamadığım için içim burkuldu.
Demokrasi'yi korumak istediğini ülkeye ve dünyaya anlatan bir hükümet anlayışı, adım adım demokrasi ve özgürlüklerin tüm dayanaklarını yok ediyor. Peki herkes bu açık komedyanın farkına varıp kenetlenebildi mi? Ne gezer! Öncelikle "Hükümet-candaş" medyanın taktiği Ergenekon savcılarına salt "Nedim Şener-Ahmet Şık" üstünden eleştiri götürmek. Yani "Efendim bu Ergenekon Terör Örgütü köşeye sıkışmışken, şimdi nasıl bu hatayı yaparsınız? Tam tersine onları zor durumda bırakan araştırmalara imza atan arkadaşlarımızı nasıl suçlarsınız?" deniyor!
Şık'ın yazdığı "duygusal" denilen mektuba bakıyorum: "...Cumartesi Anneleri, sizlerle ilgili yaptığım haberlerin hepsi aldatmacaymış. Sevdiklerinizi dipsiz kuyularda kaybedenlere yardım etmişim... Cezaevlerinde sokaklarda katledilen devrimcilerin aileleri... hala habercilik namusuna güvenecek misiniz? Sitemcilerin kurbanları, halkların kardeşliğini savunduğuma inanacak mısınız hala? Ben bir savaş çığırtkanı, ırkçıymışım..."
Evet Şık'ın mektubu "duygusal"... Ama ne kadar objektif, tartışılır. Demek ki onlara "Ergenekon Üyesi" denmesi, gözlerinde bu anlamlara geliyormuş! Yani bu mantığa göre Ergenekonculuktan sanık olan Balbay'lar, Haberal'lar, Özkan'lar, Çiçek'ler Perinçek'ler, Şık'ın bu tanımlamalarıyla suçladıkları kesimlerle iç içe mi olmuş oluyor? "Adımın Ergenekon'la anılmasını zül sayarım" diyor Şık. Acaba "Ergenekon" tanımlamasının kapsama alanı ve içerdiği anlamlar konusunda dev yanılgılara düşüyor olmasın? Ya da cesur gazeteci Nedim Şener'in vicdanına sormak istiyorum:  En derin şekilde araştırdığı Dink cinayetini "Ergenekon"a bağlamak ve bu büyük"işkembeli ve mumbarlı deniz mahsülleri" çorbasına (!) her iddiayı doluşturmak ne kadar gerçekçi? Dink cinayetini aşırı sağcı-dinci grupların işlediğini bilmeyen yok. Hangi siyasal altyapıya ait oldukları ortada... Şimdi bu nasıl bir mantık? "Onlar da bayrak seviyor, onlar da Ermeni soykırımı olmadı diyor, onlar da ülke bölünmesin diyor, demek ki hepsini Atatürkçüler, demokrat gazeteciler, Ulusalcılarla aynı çorbaya atabiliriz".
Ailesi de, artık bir an önce gözlerini açıp, rahmetli Hrant Dink'in hangi aşırı sağcı-muhafazakar-dinci örgütlenmenin yok ettiğini anlamalı ve bu cinayetin "Ulusalcı-Atatürkçü" gruplarla hiçbir ilişkisi olamayacağını görmeliler!
Dolayısıyla Şener ve Şık'ın, gazetelere yansıyan "Silivri'de bizi Ergenekoncularla aynı bölüme koymayın" sözleri de, Avrupa Birliği'nin sanki tek dertleri Şener ve Şıkmış gibi, "bu tutuklanmalar, Ergenekon ve Balyoz sürecinde güven kaybı yaratabilir" şeklinde rapora yansıyan cümleleri de aynı dertten muzdarip: yaşanan onca açık hukuksuzluğa rağmen, son üç yıldır kamuoyunun vicdanını parçalayan bir şekilde yazılan onca "benim suçum ne?" kitabına rağmen, yurtiçi ve yurtdışında onca siyasetçi ve gazetecinin trajediye gözlerini kapamış olmaları.
Keşke -çok kısa olmasını candan temenni ettiğim- tutukluluk sürelerinde Şener ve Şık, üç yıldır sevdiklerinden ve işlerinden koparılmış diğer meslektaşlarıyla aynı koğuşlarda kalsalar da, oluşacak insani diyaloglarda, haksız yere suçlanmanın acılarına yakından tanıklık edip, toplumu kemiren önyargılardan arınmış olsalar…
Erdoğan, daha önce kendisini bu davanın savcısı ilan etmişti. AB'nin ve basının tepkilerinden sonra karar değiştirmiş: "ben bu davanın savcısı veya hakimi değilim"diyor ve tutuklananların "gazetecilik faaliyetleri" yüzünden içerde olmadıklarını iddia ediyor.
İyi güzel de Şener ve Şık'a yöneltilen sorulara bakıyoruz, bunların neredeyse tamamı da, aynen daha önce olduğu gibi meslekleriyle ilgili sorular! Şık'ın "İmamın Ordusu" adlı çıkmamış kitabı veya Şener'e yönelik "Hanefi Avcı'nın kitabını niye desteklediniz?" sorusu veya Yalçın Küçük'e sorulan "Süheyl Batum'u niye Genel Başkan yapmak istediniz?" sorularının anlamı ne olabilir ki?
Gerek AB'nin, gerek Türkiye'deki yabancı gazeteci ve diplomatların, gerek kendini "demokrat olarak tanımlayan her aydının artık bu yayılan çığlığı duymaları lazım. Haksız yere içeride olduklarına inanılan Şık ve Şener'in durumu, diğer 3 yıllık Ergenekon tutuklularının yaşadıkları dramdan farksızdır. Gün, günah çıkarma, gözünü açma ve herkes için uyanma günüdür!

Pek "Şık" Olmayan Durumlar... / Bedri Baykam / 15 Mart 2011 Cumhuriyet makalesi..



Pazartesi bir sergim için seyahatte olacağımdan, bu hafta makalemi mecburen pazar yazdım. Hem de gazeteci arkadaşlar İstiklal'de sloganlarla yürürken. Katılamadığım için içim burkuldu.
Demokrasi'yi korumak istediğini ülkeye ve dünyaya anlatan bir hükümet anlayışı, adım adım demokrasi ve özgürlüklerin tüm dayanaklarını yok ediyor. Peki herkes bu açık komedyanın farkına varıp kenetlenebildi mi? Ne gezer! Öncelikle "Hükümet-candaş" medyanın taktiği Ergenekon savcılarına salt "Nedim Şener-Ahmet Şık" üstünden eleştiri götürmek. Yani "Efendim bu Ergenekon Terör Örgütü köşeye sıkışmışken, şimdi nasıl bu hatayı yaparsınız? Tam tersine onları zor durumda bırakan araştırmalara imza atan arkadaşlarımızı nasıl suçlarsınız?" deniyor!
Şık'ın yazdığı "duygusal" denilen mektuba bakıyorum: "...Cumartesi Anneleri, sizlerle ilgili yaptığım haberlerin hepsi aldatmacaymış. Sevdiklerinizi dipsiz kuyularda kaybedenlere yardım etmişim... Cezaevlerinde sokaklarda katledilen devrimcilerin aileleri... hala habercilik namusuna güvenecek misiniz? Sitemcilerin kurbanları, halkların kardeşliğini savunduğuma inanacak mısınız hala? Ben bir savaş çığırtkanı, ırkçıymışım..."
Evet Şık'ın mektubu "duygusal"... Ama ne kadar objektif, tartışılır. Demek ki onlara "Ergenekon Üyesi" denmesi, gözlerinde bu anlamlara geliyormuş! Yani bu mantığa göre Ergenekonculuktan sanık olan Balbay'lar, Haberal'lar, Özkan'lar, Çiçek'ler Perinçek'ler, Şık'ın bu tanımlamalarıyla suçladıkları kesimlerle iç içe mi olmuş oluyor? "Adımın Ergenekon'la anılmasını zül sayarım" diyor Şık. Acaba "Ergenekon" tanımlamasının kapsama alanı ve içerdiği anlamlar konusunda dev yanılgılara düşüyor olmasın? Ya da cesur gazeteci Nedim Şener'in vicdanına sormak istiyorum:  En derin şekilde araştırdığı Dink cinayetini "Ergenekon"a bağlamak ve bu büyük"işkembeli ve mumbarlı deniz mahsülleri" çorbasına (!) her iddiayı doluşturmak ne kadar gerçekçi? Dink cinayetini aşırı sağcı-dinci grupların işlediğini bilmeyen yok. Hangi siyasal altyapıya ait oldukları ortada... Şimdi bu nasıl bir mantık? "Onlar da bayrak seviyor, onlar da Ermeni soykırımı olmadı diyor, onlar da ülke bölünmesin diyor, demek ki hepsini Atatürkçüler, demokrat gazeteciler, Ulusalcılarla aynı çorbaya atabiliriz".
Ailesi de, artık bir an önce gözlerini açıp, rahmetli Hrant Dink'in hangi aşırı sağcı-muhafazakar-dinci örgütlenmenin yok ettiğini anlamalı ve bu cinayetin "Ulusalcı-Atatürkçü" gruplarla hiçbir ilişkisi olamayacağını görmeliler!
Dolayısıyla Şener ve Şık'ın, gazetelere yansıyan "Silivri'de bizi Ergenekoncularla aynı bölüme koymayın" sözleri de, Avrupa Birliği'nin sanki tek dertleri Şener ve Şıkmış gibi, "bu tutuklanmalar, Ergenekon ve Balyoz sürecinde güven kaybı yaratabilir" şeklinde rapora yansıyan cümleleri de aynı dertten muzdarip: yaşanan onca açık hukuksuzluğa rağmen, son üç yıldır kamuoyunun vicdanını parçalayan bir şekilde yazılan onca "benim suçum ne?" kitabına rağmen, yurtiçi ve yurtdışında onca siyasetçi ve gazetecinin trajediye gözlerini kapamış olmaları.
Keşke -çok kısa olmasını candan temenni ettiğim- tutukluluk sürelerinde Şener ve Şık, üç yıldır sevdiklerinden ve işlerinden koparılmış diğer meslektaşlarıyla aynı koğuşlarda kalsalar da, oluşacak insani diyaloglarda, haksız yere suçlanmanın acılarına yakından tanıklık edip, toplumu kemiren önyargılardan arınmış olsalar…
Erdoğan, daha önce kendisini bu davanın savcısı ilan etmişti. AB'nin ve basının tepkilerinden sonra karar değiştirmiş: "ben bu davanın savcısı veya hakimi değilim"diyor ve tutuklananların "gazetecilik faaliyetleri" yüzünden içerde olmadıklarını iddia ediyor.
İyi güzel de Şener ve Şık'a yöneltilen sorulara bakıyoruz, bunların neredeyse tamamı da, aynen daha önce olduğu gibi meslekleriyle ilgili sorular! Şık'ın "İmamın Ordusu" adlı çıkmamış kitabı veya Şener'e yönelik "Hanefi Avcı'nın kitabını niye desteklediniz?" sorusu veya Yalçın Küçük'e sorulan "Süheyl Batum'u niye Genel Başkan yapmak istediniz?" sorularının anlamı ne olabilir ki?
Gerek AB'nin, gerek Türkiye'deki yabancı gazeteci ve diplomatların, gerek kendini "demokrat olarak tanımlayan her aydının artık bu yayılan çığlığı duymaları lazım. Haksız yere içeride olduklarına inanılan Şık ve Şener'in durumu, diğer 3 yıllık Ergenekon tutuklularının yaşadıkları dramdan farksızdır. Gün, günah çıkarma, gözünü açma ve herkes için uyanma günüdür!

13 Mart 2011 Pazar

Kanarya beklendiği gibi.. / Bedri Baykam / Fotogol yazisi..



Fenerbahçe, Trabzonspor’a liderlik koltuğunda 25’inci saati çok gördü ve tekrar tahtını geri kaparken fazla zorlanmadı. Orta saha ve geri dörtlüde bazı zoraki değişikliklere giden Aykut Kocaman’ın takımı üzerindeki “Sürekli galip gelme stresi’ne rağmen (!) yoluna devam etmeyi bildi. Fenerbahçe maça yine arzulu ve dinamik başladı. Artık takımı sorgulamadan destekleyen taraftarların büyük coşkusuyla kontrolünü eline alan sarı-lacivertliler 15. dakikada Emre’nin nefis presini akıllı bir asistle tamamlamasının ardından Niang ile öne geçti. Ancak aynı Niang 5 dakika sonra bu sefer kendi presiyle topu sagdan kaptıktan sonra bomboş bekleyen Stoch’a pas vermeyerek farkın erken açılmasını engelledi. Bunun ardından ilk yarının sonuna kadar yine Niang’ın hareketli anları ve Stoch’un gol atma arzusuyla yanan çabaları arasında bir çok fırsat daha heba oldu. Emre ve Alex’in ve hatta Topuz’un orta sahada tartışılmaz hükümranlıkları Fenerbahçe’nin yine en üstün tarafıydı.
İkinci yarıda Stoch’un gol arama gerginliği doruğa çıktı ama, bu futbolcunun bu gerginliklere rağmen o kadar aradan sonra arzulu ve başarılı olduğu gerçeğini de kabul etmek lazım. Fenerbahçe’de Bekir aksarken belki de Bilica’nın onun yerine oynaması daha iyi olurdu dedirtti.
Nöbetçi golcü Semih, Türkiye liglerinin oynadığı dakikaya göre en çok ve en iyi oranda ağları bulan futbolcusu. Dün de son dakikalarda girmesine rağmen çok klas bir gole imza attı.
Gökhan Gönül maçta taçı hakem hatası düzeltip rakibe verirken güzel bir centilmenlik örneği sergiledi.
Umarım Emre derbiye kadar iyileşir, çünkü GSaray a karşı onu Ali Sami yen de hiç seyredememek biraz garip oluyor...

Dokuzda dokuz yapmak başkadır. Fakat favori olarak çıksan bile, deplasmanda bir derbi maçını Galatasaray’a karşı oynamak başkadır. Bu hafta cuma günü sarı-lacivertliler, üst üste 10’uncu galibiyetlerini Arena’da ararken, rakip yaralı aslanın durumuna rağmen şimdiden bu maçın heyecanıyla uykularımın kaçtığını itiraf etmeliyim.

Kanarya beklendiği gibi.. / Bedri Baykam / Fotogol yazisi..



Fenerbahçe, Trabzonspor’a liderlik koltuğunda 25’inci saati çok gördü ve tekrar tahtını geri kaparken fazla zorlanmadı. Orta saha ve geri dörtlüde bazı zoraki değişikliklere giden Aykut Kocaman’ın takımı üzerindeki “Sürekli galip gelme stresi’ne rağmen (!) yoluna devam etmeyi bildi. Fenerbahçe maça yine arzulu ve dinamik başladı. Artık takımı sorgulamadan destekleyen taraftarların büyük coşkusuyla kontrolünü eline alan sarı-lacivertliler 15. dakikada Emre’nin nefis presini akıllı bir asistle tamamlamasının ardından Niang ile öne geçti. Ancak aynı Niang 5 dakika sonra bu sefer kendi presiyle topu sagdan kaptıktan sonra bomboş bekleyen Stoch’a pas vermeyerek farkın erken açılmasını engelledi. Bunun ardından ilk yarının sonuna kadar yine Niang’ın hareketli anları ve Stoch’un gol atma arzusuyla yanan çabaları arasında bir çok fırsat daha heba oldu. Emre ve Alex’in ve hatta Topuz’un orta sahada tartışılmaz hükümranlıkları Fenerbahçe’nin yine en üstün tarafıydı.
İkinci yarıda Stoch’un gol arama gerginliği doruğa çıktı ama, bu futbolcunun bu gerginliklere rağmen o kadar aradan sonra arzulu ve başarılı olduğu gerçeğini de kabul etmek lazım. Fenerbahçe’de Bekir aksarken belki de Bilica’nın onun yerine oynaması daha iyi olurdu dedirtti.
Nöbetçi golcü Semih, Türkiye liglerinin oynadığı dakikaya göre en çok ve en iyi oranda ağları bulan futbolcusu. Dün de son dakikalarda girmesine rağmen çok klas bir gole imza attı.
Gökhan Gönül maçta taçı hakem hatası düzeltip rakibe verirken güzel bir centilmenlik örneği sergiledi.
Umarım Emre derbiye kadar iyileşir, çünkü GSaray a karşı onu Ali Sami yen de hiç seyredememek biraz garip oluyor...

Dokuzda dokuz yapmak başkadır. Fakat favori olarak çıksan bile, deplasmanda bir derbi maçını Galatasaray’a karşı oynamak başkadır. Bu hafta cuma günü sarı-lacivertliler, üst üste 10’uncu galibiyetlerini Arena’da ararken, rakip yaralı aslanın durumuna rağmen şimdiden bu maçın heyecanıyla uykularımın kaçtığını itiraf etmeliyim.

8 Mart 2011 Salı

"O" Gazetecilere: Samimiyseniz İstifa Edin! / Bedri Baykam / 8 Mart 2011 Cumhuriyet makalesi..




            AKP aslında geçen hafta Ergenekon Savcılarının coşmasıyla inanılmaz bir zoru başardı: Özgür basına yapılan taciz operasyonları ve gözaltılara tepki öyle boyutlara vardı ki, yalnız bir günlük hazırlıktan sonra Taksim'den Galatasaray'a, en ödünsüz ulusalcılarla, en samimi Hrantçılar hatta "Yetmez ama Evet"(!)çiler kol kola olmasa bile, peş peşe yürüdüler. Bunu başaracak kadar vicdanları donduran iktidarı vallahi tebrik etmek lazım, insan rüyasında görse inanmaz! Gerçekten tepkinin hızı ve kapsama alanı, topluma umut verecek boyutlardaydı, binlerce insan İstiklal Caddesi’ndeydi... Bu son baskı ve tutuklamalar, Ergenekon davalarına hep mesafeli ve soğuk duran, büyük haksızlıkları ve kurulan mantıksız senaryoları görmezden gelen farklı bir kesimin de herhalde artık gözlerini açabilmiştir!
            Hani o 15-20 gazeteci var ya? Uyguladıkları psikolojik harekatla Atatürkçülüğü ve Cumhuriyet tarihimizi, yeni kuşaklara "baskıcı-statükocu-faşist-darbeci" olarak tanıtan... TSK'yı işgal ordusu gibi afişe edip, kendi halkıyla sıcak duygusal ilişkilerini yok etmek için sabah akşam çalışan, yalanlar, sahte belgeler, demagojik yorumları koruma "görevi"ni başarmak (!) için gecesini gündüzüne katan ekip... Hani şu "Kemalizm diye bir şey yoktur, Mustafa Kemal demokrat değildi, bu atanmışların baskıcı rejimi, Türk bayrağı asmak ırkçı milliyetçilerin, kafatasçıların işidir" palavralarını kafası karışık gençlere her gün zehir olarak akıtanlar... Tanıyorsunuz onları, "misyoner" gazeteciler... Bir kısmı direkt tarikat ürünü, bir kısmı sözde ulusalcılık/Atatürkçülük karşıtları...
            İşte son on günde basına karşı üst üste yapılan baskılar, küçük düşürmeler, hücre tecritleri ve yeni tutuklamalar geliverince, bunların yarısı... ya timsah gözyaşı döktü, ya "yahu o kadar da demedik" tespiti verdi, ya da... son alternatif, bu son faşist uygulamalardan sonra nihayet gözleri şokla açılıverdi ve gerçekleri görüverdiler!
            Biliyorum, saydığım bu son alternatif... hayli zor! Çünkü normalde kafalarına tuğla düşse, bu oportünist kış uykusundan çıkacakları yok... Ama "velev ki" çıktılar, o zaman şunu bilsinler: Öyle altı ayda bir iki yarım makaleyle kendinizi aklayıp, suçlarınızı unutturamazsınız! Bu faşist yükselişi yıllardır desteklemiş, korumuş olmak öyle eğreti bir ılık suda yıkayarak çıkarılabilir bir kir değil. Sizler, 12 Eylül Referandumu’nda, ya bu sahte demokrasi vaatleriyle kandırılarak, ya da inanarak, bu "ileri demokrasi" (!) masalına alet oldunuz; şimdi pişmansanız, bunu yüksek sesle söyleyin, toplumdan özür dileyin, "bizi aldatmışlar, 'ileri demokrasi' şekeriyle kandırıldık" deyin... Ve o iktidara yamanmış gazetelerden derhal istifa edin... Artık bu suçlara daha fazla ortak olmayın. Tarihte bazı lekeler çıkmaz... Şayet meslektaşlarınıza reva görülen ortaçağ muamelesinden gerçekten utandıysanız, istifanızı yazın ve demokratların saflarına geçin, halk affetmeyi bilir...
            OdaTV operasyonunun devamından hemen önce, hınç alır gibi 28 Şubat'ta Balbay ve Özkan'ın gece yarılarına kadar süren bir operasyonla birbirlerinden koparılıp ayrı hücrelerde tecrit edilmeleri, belki asırlar sonra bu karanlık günler anlaşıldığında gündeme gelecek olan dramatik bir tiyatrovari kurgu! Herhalde ancak et ve tırnak gibi birbirine kenetlenerek "Zulümhane"ye dayanabilen bu iki kahraman aydınımızın moralli güler yüzleri, birilerine battı ki, bu utanç verici sahneler yaşanabildi.
            İşte size film karesi: Mustafa ve Tuncay "bu gayri hukukidir" deyip ayrılmayı reddediyorlar ve karşılığında "50" gardiyanın doluştuğu odada "Gerekirse zor kullanırız" diye tehdit ediliyorlar. İşte o ortamda dahi, iki canımız sabahın köründe esprilere devam ediyorlar: "Sen buzdolabının kapısını al, ben motorunu" şeklinde! Merak etmeyin sevgili arkadaşlarım siz tarihin altın sayfalarına yazılırken, size bu muameleleri insafsızca yapanlar, aynı tarihin başka bir yerine gidecekler!
            Ulusa ve dünyaya soruyoruz: bu tehdit, taciz ve tutuklamalarla muhalefetin ana ses telleri kısılırsa, bu nasıl bir "seçim" süreci olabilecek? Kiminle "dalga geçiyorlar"?! Böyle bir "demokratik" seçim, olamayacağını bizim "malum" kökten demokrat yandaşlar bilmezler mi? O zaman hadi sıkıysa çevirin sayfayı, geçin duvarın özgür tarafına...