8 Mart 2011 Salı

"O" Gazetecilere: Samimiyseniz İstifa Edin! / Bedri Baykam / 8 Mart 2011 Cumhuriyet makalesi..




            AKP aslında geçen hafta Ergenekon Savcılarının coşmasıyla inanılmaz bir zoru başardı: Özgür basına yapılan taciz operasyonları ve gözaltılara tepki öyle boyutlara vardı ki, yalnız bir günlük hazırlıktan sonra Taksim'den Galatasaray'a, en ödünsüz ulusalcılarla, en samimi Hrantçılar hatta "Yetmez ama Evet"(!)çiler kol kola olmasa bile, peş peşe yürüdüler. Bunu başaracak kadar vicdanları donduran iktidarı vallahi tebrik etmek lazım, insan rüyasında görse inanmaz! Gerçekten tepkinin hızı ve kapsama alanı, topluma umut verecek boyutlardaydı, binlerce insan İstiklal Caddesi’ndeydi... Bu son baskı ve tutuklamalar, Ergenekon davalarına hep mesafeli ve soğuk duran, büyük haksızlıkları ve kurulan mantıksız senaryoları görmezden gelen farklı bir kesimin de herhalde artık gözlerini açabilmiştir!
            Hani o 15-20 gazeteci var ya? Uyguladıkları psikolojik harekatla Atatürkçülüğü ve Cumhuriyet tarihimizi, yeni kuşaklara "baskıcı-statükocu-faşist-darbeci" olarak tanıtan... TSK'yı işgal ordusu gibi afişe edip, kendi halkıyla sıcak duygusal ilişkilerini yok etmek için sabah akşam çalışan, yalanlar, sahte belgeler, demagojik yorumları koruma "görevi"ni başarmak (!) için gecesini gündüzüne katan ekip... Hani şu "Kemalizm diye bir şey yoktur, Mustafa Kemal demokrat değildi, bu atanmışların baskıcı rejimi, Türk bayrağı asmak ırkçı milliyetçilerin, kafatasçıların işidir" palavralarını kafası karışık gençlere her gün zehir olarak akıtanlar... Tanıyorsunuz onları, "misyoner" gazeteciler... Bir kısmı direkt tarikat ürünü, bir kısmı sözde ulusalcılık/Atatürkçülük karşıtları...
            İşte son on günde basına karşı üst üste yapılan baskılar, küçük düşürmeler, hücre tecritleri ve yeni tutuklamalar geliverince, bunların yarısı... ya timsah gözyaşı döktü, ya "yahu o kadar da demedik" tespiti verdi, ya da... son alternatif, bu son faşist uygulamalardan sonra nihayet gözleri şokla açılıverdi ve gerçekleri görüverdiler!
            Biliyorum, saydığım bu son alternatif... hayli zor! Çünkü normalde kafalarına tuğla düşse, bu oportünist kış uykusundan çıkacakları yok... Ama "velev ki" çıktılar, o zaman şunu bilsinler: Öyle altı ayda bir iki yarım makaleyle kendinizi aklayıp, suçlarınızı unutturamazsınız! Bu faşist yükselişi yıllardır desteklemiş, korumuş olmak öyle eğreti bir ılık suda yıkayarak çıkarılabilir bir kir değil. Sizler, 12 Eylül Referandumu’nda, ya bu sahte demokrasi vaatleriyle kandırılarak, ya da inanarak, bu "ileri demokrasi" (!) masalına alet oldunuz; şimdi pişmansanız, bunu yüksek sesle söyleyin, toplumdan özür dileyin, "bizi aldatmışlar, 'ileri demokrasi' şekeriyle kandırıldık" deyin... Ve o iktidara yamanmış gazetelerden derhal istifa edin... Artık bu suçlara daha fazla ortak olmayın. Tarihte bazı lekeler çıkmaz... Şayet meslektaşlarınıza reva görülen ortaçağ muamelesinden gerçekten utandıysanız, istifanızı yazın ve demokratların saflarına geçin, halk affetmeyi bilir...
            OdaTV operasyonunun devamından hemen önce, hınç alır gibi 28 Şubat'ta Balbay ve Özkan'ın gece yarılarına kadar süren bir operasyonla birbirlerinden koparılıp ayrı hücrelerde tecrit edilmeleri, belki asırlar sonra bu karanlık günler anlaşıldığında gündeme gelecek olan dramatik bir tiyatrovari kurgu! Herhalde ancak et ve tırnak gibi birbirine kenetlenerek "Zulümhane"ye dayanabilen bu iki kahraman aydınımızın moralli güler yüzleri, birilerine battı ki, bu utanç verici sahneler yaşanabildi.
            İşte size film karesi: Mustafa ve Tuncay "bu gayri hukukidir" deyip ayrılmayı reddediyorlar ve karşılığında "50" gardiyanın doluştuğu odada "Gerekirse zor kullanırız" diye tehdit ediliyorlar. İşte o ortamda dahi, iki canımız sabahın köründe esprilere devam ediyorlar: "Sen buzdolabının kapısını al, ben motorunu" şeklinde! Merak etmeyin sevgili arkadaşlarım siz tarihin altın sayfalarına yazılırken, size bu muameleleri insafsızca yapanlar, aynı tarihin başka bir yerine gidecekler!
            Ulusa ve dünyaya soruyoruz: bu tehdit, taciz ve tutuklamalarla muhalefetin ana ses telleri kısılırsa, bu nasıl bir "seçim" süreci olabilecek? Kiminle "dalga geçiyorlar"?! Böyle bir "demokratik" seçim, olamayacağını bizim "malum" kökten demokrat yandaşlar bilmezler mi? O zaman hadi sıkıysa çevirin sayfayı, geçin duvarın özgür tarafına...
                       

"O" Gazetecilere: Samimiyseniz İstifa Edin! / Bedri Baykam / 8 Mart 2011 Cumhuriyet makalesi..




            AKP aslında geçen hafta Ergenekon Savcılarının coşmasıyla inanılmaz bir zoru başardı: Özgür basına yapılan taciz operasyonları ve gözaltılara tepki öyle boyutlara vardı ki, yalnız bir günlük hazırlıktan sonra Taksim'den Galatasaray'a, en ödünsüz ulusalcılarla, en samimi Hrantçılar hatta "Yetmez ama Evet"(!)çiler kol kola olmasa bile, peş peşe yürüdüler. Bunu başaracak kadar vicdanları donduran iktidarı vallahi tebrik etmek lazım, insan rüyasında görse inanmaz! Gerçekten tepkinin hızı ve kapsama alanı, topluma umut verecek boyutlardaydı, binlerce insan İstiklal Caddesi’ndeydi... Bu son baskı ve tutuklamalar, Ergenekon davalarına hep mesafeli ve soğuk duran, büyük haksızlıkları ve kurulan mantıksız senaryoları görmezden gelen farklı bir kesimin de herhalde artık gözlerini açabilmiştir!
            Hani o 15-20 gazeteci var ya? Uyguladıkları psikolojik harekatla Atatürkçülüğü ve Cumhuriyet tarihimizi, yeni kuşaklara "baskıcı-statükocu-faşist-darbeci" olarak tanıtan... TSK'yı işgal ordusu gibi afişe edip, kendi halkıyla sıcak duygusal ilişkilerini yok etmek için sabah akşam çalışan, yalanlar, sahte belgeler, demagojik yorumları koruma "görevi"ni başarmak (!) için gecesini gündüzüne katan ekip... Hani şu "Kemalizm diye bir şey yoktur, Mustafa Kemal demokrat değildi, bu atanmışların baskıcı rejimi, Türk bayrağı asmak ırkçı milliyetçilerin, kafatasçıların işidir" palavralarını kafası karışık gençlere her gün zehir olarak akıtanlar... Tanıyorsunuz onları, "misyoner" gazeteciler... Bir kısmı direkt tarikat ürünü, bir kısmı sözde ulusalcılık/Atatürkçülük karşıtları...
            İşte son on günde basına karşı üst üste yapılan baskılar, küçük düşürmeler, hücre tecritleri ve yeni tutuklamalar geliverince, bunların yarısı... ya timsah gözyaşı döktü, ya "yahu o kadar da demedik" tespiti verdi, ya da... son alternatif, bu son faşist uygulamalardan sonra nihayet gözleri şokla açılıverdi ve gerçekleri görüverdiler!
            Biliyorum, saydığım bu son alternatif... hayli zor! Çünkü normalde kafalarına tuğla düşse, bu oportünist kış uykusundan çıkacakları yok... Ama "velev ki" çıktılar, o zaman şunu bilsinler: Öyle altı ayda bir iki yarım makaleyle kendinizi aklayıp, suçlarınızı unutturamazsınız! Bu faşist yükselişi yıllardır desteklemiş, korumuş olmak öyle eğreti bir ılık suda yıkayarak çıkarılabilir bir kir değil. Sizler, 12 Eylül Referandumu’nda, ya bu sahte demokrasi vaatleriyle kandırılarak, ya da inanarak, bu "ileri demokrasi" (!) masalına alet oldunuz; şimdi pişmansanız, bunu yüksek sesle söyleyin, toplumdan özür dileyin, "bizi aldatmışlar, 'ileri demokrasi' şekeriyle kandırıldık" deyin... Ve o iktidara yamanmış gazetelerden derhal istifa edin... Artık bu suçlara daha fazla ortak olmayın. Tarihte bazı lekeler çıkmaz... Şayet meslektaşlarınıza reva görülen ortaçağ muamelesinden gerçekten utandıysanız, istifanızı yazın ve demokratların saflarına geçin, halk affetmeyi bilir...
            OdaTV operasyonunun devamından hemen önce, hınç alır gibi 28 Şubat'ta Balbay ve Özkan'ın gece yarılarına kadar süren bir operasyonla birbirlerinden koparılıp ayrı hücrelerde tecrit edilmeleri, belki asırlar sonra bu karanlık günler anlaşıldığında gündeme gelecek olan dramatik bir tiyatrovari kurgu! Herhalde ancak et ve tırnak gibi birbirine kenetlenerek "Zulümhane"ye dayanabilen bu iki kahraman aydınımızın moralli güler yüzleri, birilerine battı ki, bu utanç verici sahneler yaşanabildi.
            İşte size film karesi: Mustafa ve Tuncay "bu gayri hukukidir" deyip ayrılmayı reddediyorlar ve karşılığında "50" gardiyanın doluştuğu odada "Gerekirse zor kullanırız" diye tehdit ediliyorlar. İşte o ortamda dahi, iki canımız sabahın köründe esprilere devam ediyorlar: "Sen buzdolabının kapısını al, ben motorunu" şeklinde! Merak etmeyin sevgili arkadaşlarım siz tarihin altın sayfalarına yazılırken, size bu muameleleri insafsızca yapanlar, aynı tarihin başka bir yerine gidecekler!
            Ulusa ve dünyaya soruyoruz: bu tehdit, taciz ve tutuklamalarla muhalefetin ana ses telleri kısılırsa, bu nasıl bir "seçim" süreci olabilecek? Kiminle "dalga geçiyorlar"?! Böyle bir "demokratik" seçim, olamayacağını bizim "malum" kökten demokrat yandaşlar bilmezler mi? O zaman hadi sıkıysa çevirin sayfayı, geçin duvarın özgür tarafına...
                       

1 Mart 2011 Salı

“ŞEHVETİN TADI”


“ŞEHVETİN TADI”

7 Mart - 26 Nisan 2011

Türk Çağdaş sanatının önemli isimlerinden; Şükran Moral, Bedri Baykam, Taner Ceylan, Barış Cihanoğlu, Bahri Genç, Deniz Gökduman, Mustafa Karyağdı, Temür Köran, Burhan Kum ve İlke Kutlay  “Şehvetin Tadı” isimli sergi ile bir araya geliyor.

"Şehvetin Tadı"na farklı kokular, renkler, dokular ve sahneler üstünden ulaşmaya çalışan 10 sanatçının işleri, izleyicilerde de şehvetin ya da onun içinde gezinen aşk, erotizm, pornografi veya güçlü flört dürtüsünü ne kadar uyandırabilecek?

Bu sorunun yanıtını alabilmek için küratörlüğünü Bedri Baykam’ın yaptığı sergiyi
7 Mart - 26 Nisan 2011 tarihleri arasında Piramid Sanat’ta gezip tozmak gerekecek!

Bahara girerken bundan daha iyi bir sergi alternatifi sunan var mı dersiniz?

İşte Baykam'ın sergiyi sunan satırlarından bir seçki;

            Kadın, şehvetin gizli mimarı ve patroniçesidir... Tam olayın saydam görünmez kahramanı. İlk ateşin tüm olayı tetikleme anından, nihai sonuca kadar bu değişmez. Şehvet anı, dış tahrikten beyine düşen ilk tılsımlı emre kadar muhteşem bir tazelik koruyan esrarengiz bir saha oluşturur. Bu sahanın kapsadığı alanın en kilit sorularından biri de şudur: Orgazm, 6. duyu mudur? Beş duyudan kesin farklı olduğuna göre, bence bu sorunun yanıtı "evet"tir. Libido ve sanatsal yaratımın reddedilemez beraberlikleri anarşist ve avangard ruhu da bünyesinde taşır. Libido, şehvetin kullandığı vites kolunun adı ise, onun sayesinde beslenen dokular, yaratıcılığa kestirme yoldan ulaşma imkanı buluyorlar.
            Şehvet çılgınlığı ve şehvet sarhoşluğu çekici bir ikilidir. Bu tadı yansıtmak, isteyenin soft, isteyenin "hard" yolu seçerek tamamlayabileceği bir keyiftir.
            Şehvetin tadı, hem şekerli, hem acı... Hem akışkan, hem pütürlü, hem yasaklı elma, hem de Tanırı'nın buyruğudur. Şimdi sıra o tadı kendine rağmen zapt etmeye, sunmaya, teşhir etmeye gelmiştir! 

Teşhir, sizler onu gezmedikçe, yaymadıkça, duyurmadıkça, bomboş bir eylem olarak kalır. Bu nedenle, acilen "Şehvetin Tadı"nı almaya bekleniyorsunuz...




Açılış: 7 Mart 2011, Pazartesi 18:00 - 21:00
Yer: Piramid Sanat (Feridiye Cad. No:23-25 Taksim)

Bilgi İçin;

Tuba Kurtulmuş
0212 297 31 15 - 20 – 21
info@piramidsanat.com             tuba.kurtulmus@gmail.com

“ŞEHVETİN TADI”


“ŞEHVETİN TADI”

7 Mart - 26 Nisan 2011

Türk Çağdaş sanatının önemli isimlerinden; Şükran Moral, Bedri Baykam, Taner Ceylan, Barış Cihanoğlu, Bahri Genç, Deniz Gökduman, Mustafa Karyağdı, Temür Köran, Burhan Kum ve İlke Kutlay  “Şehvetin Tadı” isimli sergi ile bir araya geliyor.

"Şehvetin Tadı"na farklı kokular, renkler, dokular ve sahneler üstünden ulaşmaya çalışan 10 sanatçının işleri, izleyicilerde de şehvetin ya da onun içinde gezinen aşk, erotizm, pornografi veya güçlü flört dürtüsünü ne kadar uyandırabilecek?

Bu sorunun yanıtını alabilmek için küratörlüğünü Bedri Baykam’ın yaptığı sergiyi
7 Mart - 26 Nisan 2011 tarihleri arasında Piramid Sanat’ta gezip tozmak gerekecek!

Bahara girerken bundan daha iyi bir sergi alternatifi sunan var mı dersiniz?

İşte Baykam'ın sergiyi sunan satırlarından bir seçki;

            Kadın, şehvetin gizli mimarı ve patroniçesidir... Tam olayın saydam görünmez kahramanı. İlk ateşin tüm olayı tetikleme anından, nihai sonuca kadar bu değişmez. Şehvet anı, dış tahrikten beyine düşen ilk tılsımlı emre kadar muhteşem bir tazelik koruyan esrarengiz bir saha oluşturur. Bu sahanın kapsadığı alanın en kilit sorularından biri de şudur: Orgazm, 6. duyu mudur? Beş duyudan kesin farklı olduğuna göre, bence bu sorunun yanıtı "evet"tir. Libido ve sanatsal yaratımın reddedilemez beraberlikleri anarşist ve avangard ruhu da bünyesinde taşır. Libido, şehvetin kullandığı vites kolunun adı ise, onun sayesinde beslenen dokular, yaratıcılığa kestirme yoldan ulaşma imkanı buluyorlar.
            Şehvet çılgınlığı ve şehvet sarhoşluğu çekici bir ikilidir. Bu tadı yansıtmak, isteyenin soft, isteyenin "hard" yolu seçerek tamamlayabileceği bir keyiftir.
            Şehvetin tadı, hem şekerli, hem acı... Hem akışkan, hem pütürlü, hem yasaklı elma, hem de Tanırı'nın buyruğudur. Şimdi sıra o tadı kendine rağmen zapt etmeye, sunmaya, teşhir etmeye gelmiştir! 

Teşhir, sizler onu gezmedikçe, yaymadıkça, duyurmadıkça, bomboş bir eylem olarak kalır. Bu nedenle, acilen "Şehvetin Tadı"nı almaya bekleniyorsunuz...




Açılış: 7 Mart 2011, Pazartesi 18:00 - 21:00
Yer: Piramid Sanat (Feridiye Cad. No:23-25 Taksim)

Bilgi İçin;

Tuba Kurtulmuş
0212 297 31 15 - 20 – 21
info@piramidsanat.com             tuba.kurtulmus@gmail.com

SONER YALÇIN, AKSOY VE “AKREPLER” / Bedri Baykam / 1 Mart 2011 tarihli Cumhuriyet gazetesi makalesi..


SONER YALÇIN, AKSOY VE “AKREPLER” / Bedri Baykam
         Soner Yalçın, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu Ergenekon’dan tutuklandılar… Kamuoyu vicdanı yine ikna olmadı ve ağır bir yara daha aldı… Yalçın, “içeriden” yani Silivri 4 No’lu L tipi Cezaevi’nin F2 koğuşundan kaleme aldığı son yazıda dostlarının kendisine “gazetecilikte ısrar edersen, seni cezaevine atarlar” diye uyardıklarını hatırlatıyor. Ama o bu ikazlara prim vermedi. Çünkü onun kendi vicdanı ve onuru, hiçbir iptidai korkuya boyun eğemezdi.
         Soner bugün aydınlara şu mesajı yolluyor: “Bozun şu tertibi, bu ülke buna layık değildir”. “Farklı düşüncelerde olabiliriz” diyor ama esas konuya şu kritik sözlerle temas ediyor: “Ya insan kalmayı sürdüreceğiz, ya da korkak bir akrep gibi yaşayacağız. İçeri atılan Soner Yalçın değildir, hepinizin onurudur, vicdanıdır, özgürlüğüdür. Bizi kimse merak etmesin. Biz bu soğuk dört duvara dayanırız”. Barış Pehlivan da “dışarıda” olan kimi “meslektaşlarının” yanıt veremeyeceklerini bilmelerine rağmen sarf ettikleri sorumsuz sözlere katlanamıyor. “Hoşgörünün kıblesi” olduğunu söyleyen Zaman yazarı Hüseyin Gülerce’nin “Oh olsun!” tavrını, Radikalde Eyüp Can’ın yayınlamadıkları CD'ler hakkındaki iddialarını hazmedemiyor…
         Ben Sonerler'in içeri alınma süreçlerinde Haberturk’te Didem Yılmaz’ın Hüseyin Gülerce ile yaptığı röportajı kanım donarak dinledim: “Onlar da OdaTV’de çok tek taraflı yayın yapıyorlardı, karşı görüşlere yer vermiyorlardı”(!). Duyan zanneder ki yandaş basın her gün muhaliflerle röportaj dizileri yayınlıyor! Bir “insan-gazeteci” nasıl bu sözleri bir tutuklamanın “gerekçesi” olarak ulu orta kullanabiliyor, anlayamadım!. Allah akıl fikir versin! Halbuki ne beklerdik? “Evet ben de çok yadırgadım, OdaTV sitesi sorumlularına gazetecilik mesleği faaliyetleri ve hatta CHP’lilerle veya Nihat Genç gibi yazarlarla temasları hakkında soruların sorulabilmesine, bu kabul edilemez bir tavırdır, ne olursa olsun” filan demesini, hatta belki içinden farklı düşünse bile (!), demokrat görünme uğruna bunları söylemesini beklerdik… Ne gezer! Yandaş medya halk diliyle, “debriyajı sıyırmış”.
             Gülerce bu gafa imza atarken Emre Aköz de Pazar günü “Ergenekon puştları”ndan söz edebildi, sütunundaki “gazetecilik” faaliyetlerinde! Bu artık bilincin karardığı andır. Demokrasi-hak hukuk gibi kavramların gündeme gelemeyeceği bir “hükümet yağcılığı”teşhiridir. Yine yandaşlar Kılıçdaroğlu’nun “Nerde bu örgüt, ben de üye olayım” sözlerini birinci dereceden okuyup espriyi yok sayarak yazılarına, rezil TV nutuklarına malzeme edebilmişlerdir! Ve bu sözleri Baykal’ın “Ergenekon’un avukatıyım” sözlerine bağlarken de, bu cümlenin Erdoğan’ın “Ben Ergenekon’un savcısıyım” sözüne doğal tepki olarak sarf edildiğini bile balık hafızalarıyla unutabilmişlerdir! Aralarından biri çıkıp “Size ne yahu, Halk TV’yi alır ya da almaz, konuyu sulandırmayın, inandırıcılığı kalmıyor” bile diyememiştir. İşte bu noktada Emin Çölaşan çok haklı olarak Yalçın’ın CHP’li Baki Özilhan’la bu konuda neler yazıştığının kimler tarafından nasıl izlendiğini ve bunu “yandaş”lara kimin servis ettiğini, bu suçu işleyenlerin de nasıl olur da bulunamadığını soruyor!
         Bazı gazetecilerin moda tavrı “Yalçın’ı hiç sevmem ama bu iş yanlış” sözleri veya “Bana ne, o da başkalarına saldırmasaydı” şeklinde kaçış taktikleri üzerine kuruludur. Bu tabii bana neyi hatırlatıyor? “'İnsanlık Anıtı'nı ben de sevmiyorum ama bu saldırı keşke yapılmasaydı böyle”cilerle ,”Ben o anıtı hiç sevmiyorum ve o adama yardım etmem” diyecek kadar konudan kaçış adına vicdanını kapatmış sözde aydın müsveddelerini hatırlatıyor… Yahu sana anıt hakkında estetik görüşünü soran mı oldu? Ne alakası var? Ayrıca “Kötü sanat eserleri yok edilsin” diye bir kanun mu çıktı? Sanat ortamımızda bu falsoya imza atan ciddi bir kesim var. Bir kısmı “yetmez ama evet” saçmalığının mahcubiyetini hala taşıyorlar, bir kısmının da bu konuda beyinleri “terk”!
         Geçen Çarşamba “korkak akrep” gibi yaşamayan aydınlarla Akatlar Kültür Merkezi’nde bir araya gelip “İnsanlık Anıtı Neden Yıkılamaz” konusunu irdeledik. UPSD’nin paneline katılım ve coşku düzeyi yoğun boyutlardaydı… Bugün Salı akşamüstü saat 18-21 arası ise, Ankara’da Galeri Kara’da, Mithatpaşa caddesi 48/B adresinde, geçenlerde İstanbul’da sergilenen “”İçim Parçalanıyor” sergimi “sanat-yurt-severler”le buluşturacağım. Soner, Barış, Mustafa, Tuncay, Mehmet, Hikmet hepsi aramızda olacak… Kimisi tuallerde, kimisi gönlümüzde…
 

SONER YALÇIN, AKSOY VE “AKREPLER” / Bedri Baykam / 1 Mart 2011 tarihli Cumhuriyet gazetesi makalesi..


SONER YALÇIN, AKSOY VE “AKREPLER” / Bedri Baykam
         Soner Yalçın, Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu Ergenekon’dan tutuklandılar… Kamuoyu vicdanı yine ikna olmadı ve ağır bir yara daha aldı… Yalçın, “içeriden” yani Silivri 4 No’lu L tipi Cezaevi’nin F2 koğuşundan kaleme aldığı son yazıda dostlarının kendisine “gazetecilikte ısrar edersen, seni cezaevine atarlar” diye uyardıklarını hatırlatıyor. Ama o bu ikazlara prim vermedi. Çünkü onun kendi vicdanı ve onuru, hiçbir iptidai korkuya boyun eğemezdi.
         Soner bugün aydınlara şu mesajı yolluyor: “Bozun şu tertibi, bu ülke buna layık değildir”. “Farklı düşüncelerde olabiliriz” diyor ama esas konuya şu kritik sözlerle temas ediyor: “Ya insan kalmayı sürdüreceğiz, ya da korkak bir akrep gibi yaşayacağız. İçeri atılan Soner Yalçın değildir, hepinizin onurudur, vicdanıdır, özgürlüğüdür. Bizi kimse merak etmesin. Biz bu soğuk dört duvara dayanırız”. Barış Pehlivan da “dışarıda” olan kimi “meslektaşlarının” yanıt veremeyeceklerini bilmelerine rağmen sarf ettikleri sorumsuz sözlere katlanamıyor. “Hoşgörünün kıblesi” olduğunu söyleyen Zaman yazarı Hüseyin Gülerce’nin “Oh olsun!” tavrını, Radikalde Eyüp Can’ın yayınlamadıkları CD'ler hakkındaki iddialarını hazmedemiyor…
         Ben Sonerler'in içeri alınma süreçlerinde Haberturk’te Didem Yılmaz’ın Hüseyin Gülerce ile yaptığı röportajı kanım donarak dinledim: “Onlar da OdaTV’de çok tek taraflı yayın yapıyorlardı, karşı görüşlere yer vermiyorlardı”(!). Duyan zanneder ki yandaş basın her gün muhaliflerle röportaj dizileri yayınlıyor! Bir “insan-gazeteci” nasıl bu sözleri bir tutuklamanın “gerekçesi” olarak ulu orta kullanabiliyor, anlayamadım!. Allah akıl fikir versin! Halbuki ne beklerdik? “Evet ben de çok yadırgadım, OdaTV sitesi sorumlularına gazetecilik mesleği faaliyetleri ve hatta CHP’lilerle veya Nihat Genç gibi yazarlarla temasları hakkında soruların sorulabilmesine, bu kabul edilemez bir tavırdır, ne olursa olsun” filan demesini, hatta belki içinden farklı düşünse bile (!), demokrat görünme uğruna bunları söylemesini beklerdik… Ne gezer! Yandaş medya halk diliyle, “debriyajı sıyırmış”.
             Gülerce bu gafa imza atarken Emre Aköz de Pazar günü “Ergenekon puştları”ndan söz edebildi, sütunundaki “gazetecilik” faaliyetlerinde! Bu artık bilincin karardığı andır. Demokrasi-hak hukuk gibi kavramların gündeme gelemeyeceği bir “hükümet yağcılığı”teşhiridir. Yine yandaşlar Kılıçdaroğlu’nun “Nerde bu örgüt, ben de üye olayım” sözlerini birinci dereceden okuyup espriyi yok sayarak yazılarına, rezil TV nutuklarına malzeme edebilmişlerdir! Ve bu sözleri Baykal’ın “Ergenekon’un avukatıyım” sözlerine bağlarken de, bu cümlenin Erdoğan’ın “Ben Ergenekon’un savcısıyım” sözüne doğal tepki olarak sarf edildiğini bile balık hafızalarıyla unutabilmişlerdir! Aralarından biri çıkıp “Size ne yahu, Halk TV’yi alır ya da almaz, konuyu sulandırmayın, inandırıcılığı kalmıyor” bile diyememiştir. İşte bu noktada Emin Çölaşan çok haklı olarak Yalçın’ın CHP’li Baki Özilhan’la bu konuda neler yazıştığının kimler tarafından nasıl izlendiğini ve bunu “yandaş”lara kimin servis ettiğini, bu suçu işleyenlerin de nasıl olur da bulunamadığını soruyor!
         Bazı gazetecilerin moda tavrı “Yalçın’ı hiç sevmem ama bu iş yanlış” sözleri veya “Bana ne, o da başkalarına saldırmasaydı” şeklinde kaçış taktikleri üzerine kuruludur. Bu tabii bana neyi hatırlatıyor? “'İnsanlık Anıtı'nı ben de sevmiyorum ama bu saldırı keşke yapılmasaydı böyle”cilerle ,”Ben o anıtı hiç sevmiyorum ve o adama yardım etmem” diyecek kadar konudan kaçış adına vicdanını kapatmış sözde aydın müsveddelerini hatırlatıyor… Yahu sana anıt hakkında estetik görüşünü soran mı oldu? Ne alakası var? Ayrıca “Kötü sanat eserleri yok edilsin” diye bir kanun mu çıktı? Sanat ortamımızda bu falsoya imza atan ciddi bir kesim var. Bir kısmı “yetmez ama evet” saçmalığının mahcubiyetini hala taşıyorlar, bir kısmının da bu konuda beyinleri “terk”!
         Geçen Çarşamba “korkak akrep” gibi yaşamayan aydınlarla Akatlar Kültür Merkezi’nde bir araya gelip “İnsanlık Anıtı Neden Yıkılamaz” konusunu irdeledik. UPSD’nin paneline katılım ve coşku düzeyi yoğun boyutlardaydı… Bugün Salı akşamüstü saat 18-21 arası ise, Ankara’da Galeri Kara’da, Mithatpaşa caddesi 48/B adresinde, geçenlerde İstanbul’da sergilenen “”İçim Parçalanıyor” sergimi “sanat-yurt-severler”le buluşturacağım. Soner, Barış, Mustafa, Tuncay, Mehmet, Hikmet hepsi aramızda olacak… Kimisi tuallerde, kimisi gönlümüzde…
 

27 Şubat 2011 Pazar

Bedri Baykam'ın "İçim Parçalanıyor" sergisi Ankara'da..


Bedri Baykam'ın İstanbul'da büyük ilgi gören "İçim Parçalanıyor" sergisi CKM (Caddebostan Kültür Merkezi) ve Piramid Sanat'tan sonra şimdi de 1-31 Mart 2011 tarihleri arasinda Ankara Çankaya Belediyesi Galeri Kara'da sanatseverlerle buluşuyor.

Açılış: 1 Mart 2011 Salı
Saat: 18.30
Yer: Galeri Kara - Mithatpaşa Cad. No 48 Kızılay / Ankara
Tel: 0312 433 12 35