8 Şubat 2011 Salı

"HALKIN DİRENME HAKKI" / Bedri Baykam / 8 Subat 2011 Cumhuriyet makalesi..





            Her açıdan tarihi günler yaşamaya devam ediyoruz... İçinden geçtiğimiz zaman tünelinin 1930'ların Almanya'sı, 1950'lerin Türkiye'si ve Kuzey Afrika veya Ortadoğu'ya şekil veren 20. Yüzyılın büyük gerilim hatlarından bir farkı yok.
            Dünyanın gözü başta Mısır olmak üzere, Tunus'ta, Ürdün'de, Suriye'de, Orta Doğu'da... Aslında her yerde yapılan yorumlar, konuşulan şeyler üç aşağı beş yukarı aynı konular etrafında dönüyor: Devrim mi oluyor? Darbe mi oluyor? Statüko mu(!) sallanıyor? Ordu kimden yana ağırlığını koyacak?
            Orta Doğu ve Arabistan coğrafyasındaki ülkelerin ortak paydası nedir, biliyor musunuz? Bu ülkelerde halk mutlu değildir, fakirdir, büyük ölçüde eğitimsizdir, baskılar altında yaşar, korkar... Bu ülkelerde de demokrasi, adil seçimli bir rejim, basın ve ifade özgürlüğü yoktur... Uzun lafın kısası, ülkeleri yönetenler, altın dökmeli küvetlere havyar dolduruken, halk günde iki doların altına talim ederek, kaderine teslim olmuş...ken, beklenen doğal patlama yaşanmıştır. Bu olup bitenlere, geleneksel reflekslerle "İlla ki Amerika tetiklemiştir" diye tabii ki bakmıyorum. Bu, en başta o halkları aşağılamak olur. Orta Doğu'da yaşananları, Şili'de Allende'ye karşı tezgahlanan darbeyle kıyaslayabilir misiniz? Sonuçta kim nasıl egemen olursa olsun, ABD orada yeni bir çıkar ilişkisi yerleştirmeye kalkışacaktır.
            Bu konuda ülkemizde ortaya dökülenler, bildiğiniz gibi şimdiden mizah tarihimize geçti. Kendi ülkesinde aynı günlerde haklı talepleriyle meydanlara koşan işçilerine tazyikli su, biber gazı ve cop reva gören hükümetin başı, Mısır'da Mübarek'e dönüp: "Halkın iradesine karşı çıkmak, ırmağı tersine çevirmek gibi bir şey. O ırmak neyi gerektiriyorsa er veya geç olacak. Halkın sesini duysun!" diyebilmektedir. Hangi lider mi? 2007'de 5 milyon vatandaşın barışçı protesto yürüyüşlerini "Ergenekon darbeciliği" olarak tanımlamış olan Başbakan'ın ta kendisi! Bunu zaten biraz yüreği olan her köşe yazarı hatırlattı... Mısır'daki başkaldırı, hangi döneme denk geldi? 11 CHP Milletvekilinin "halkın direnme hakkını" bir bildiriyle kamuoyuna en sert dille açıkladıkları günlere... Vural Savaş, geçen Cuma günü Sözcü'de "Direnme Hakkının" tarihçesinden Emcet Olcaytu'nun Aydınlık'ta 15 Kasım 2011'de yayınlanmış makalesini de hatırlatarak örnekler verdi; Padovalı Marsilyus'un 700 yıl önce "İktidarın kaynağının halkta olduğunu, iktidar sahiplerinin halkın çıkarlarına aykırı yasalar yapamayacaklarını, iktidar görevini yapmazsa, halkın o yöneticileri devirme hakkı olduğunu savunduğunu" hatırlattı. Daha sonra modern siyasal hukukun tarihsel temelinde yer alan Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi ve Fransız İhtilali'nin sonucunda oluşan ünlü 1793 beyannamesi de, direnme hakkının kutsallığını kabul eden ve bu hakkı halka teslim eden metinlerdi.
            İşte bu noktada, ekleyeceğim bir örnek var: 1960 Devrimi'nden önce parlamentomuzda yaşanan o sıcak günlerden: DP'nin korkulu rüyası babam Dr. Suphi Baykam, DP faşizmine karşı en sert konuşmalarından birini yapıp şu sözleri sarf ediyor; "Bunlara halk dayanamaz, halk görev suistimallerine, ihmallere, bu ızdıraplara dayanamaz, bunlara derhal son verilmelidir" DP'li bir Milletvekili kalkıp "Sen milleti isyana mı teşvik ediyorsun?" diye sorunca, uzun bir kavga çıkıyor. Bunun ardından babam, Fransız İhtilali'nden, Robespierre'in tarihi bir cümlesini kürsüden hatırlatıyor: "Aynı soru, yani "halkı isyana mı teşvik ediyorsun?" sorusu, kendisine yöneltilince, Robespierre kürsüden şunları haykırıyor: "Halk zulüm görür ve güveneceği kendinden başka müessese kalmazsa, ona 'isyan et' demeyen alçaktır." Bu sözlerin ardından tabii daha da büyük bir kavga çıkıyor! Ertesi gün, gece Başbakan'ın uyarılarını alan Meclis Başkanı, Anayasayı ihlal ederek, "Suphi Baykam'ın o sözlerini zabıtlardan çıkarıyorum" diyor ve itirazlara rağmen bunu gerçekleştirip sözleri şöyle değiştiriyor: "Halk zulüm görür ve kendinden başka güveneceği müessese kalmazsa, sonu kötü olur"
            Aradan yarım asırdan fazla zaman geçmiş... Ne hikmettir ki, şimdi bu tarihi anekdotun izdüşümünü en çelişkili şekillerde yaşıyoruz. Bir yandan bu cümlenin sonuçlarını benzer imalarla Erdoğan, Mısır Başkanı Mübarek'e yapıyor, diğer yandan CHP vekilleri, aynı uyarıyı, "direnme hakkı" kavramını hatırlatarak AKP'ye yapıyorlar...
            Tüm bunları bir kenara kaldıralım. Biz bugün ne istiyoruz? Darbeler ve demokratik kesintiler olmasın, özgür bir ortamda, hukuk devleti ve demokrasi sürsün. İyi de bu olağan demokratik ortamı toptan yok etmeye çalışır gibi davranan rejimler, hükümetler, dünyanın neresinde olursa olsun, diplomasiden de, halktan da, hala yüreği olan medyadan da büyük tepki görürler! Buna şaşırmaya gerek var mı? İşte Sn. Başbakan'ımız da, Mübarek'e tarihi öğütler verip "halkın sesini duy" derken, bu isyancılara "darbeci" denemeyeceğini kendisi itiraf etmiş oluyor... Çünkü esas olan demokrasinin yani onun koşullarını korumada halkın gücünün sesidir.
            Yani ender de olsa, bazen Sn. Başbakan'la bazı konularda aynı fikirde olabiliyoruz! Aynı fikirde olmadığımız diğer konulardaki mantık çelişkilerini de umarız yakında kendileri izah ederler...

"HALKIN DİRENME HAKKI" / Bedri Baykam / 8 Subat 2011 Cumhuriyet makalesi..





            Her açıdan tarihi günler yaşamaya devam ediyoruz... İçinden geçtiğimiz zaman tünelinin 1930'ların Almanya'sı, 1950'lerin Türkiye'si ve Kuzey Afrika veya Ortadoğu'ya şekil veren 20. Yüzyılın büyük gerilim hatlarından bir farkı yok.
            Dünyanın gözü başta Mısır olmak üzere, Tunus'ta, Ürdün'de, Suriye'de, Orta Doğu'da... Aslında her yerde yapılan yorumlar, konuşulan şeyler üç aşağı beş yukarı aynı konular etrafında dönüyor: Devrim mi oluyor? Darbe mi oluyor? Statüko mu(!) sallanıyor? Ordu kimden yana ağırlığını koyacak?
            Orta Doğu ve Arabistan coğrafyasındaki ülkelerin ortak paydası nedir, biliyor musunuz? Bu ülkelerde halk mutlu değildir, fakirdir, büyük ölçüde eğitimsizdir, baskılar altında yaşar, korkar... Bu ülkelerde de demokrasi, adil seçimli bir rejim, basın ve ifade özgürlüğü yoktur... Uzun lafın kısası, ülkeleri yönetenler, altın dökmeli küvetlere havyar dolduruken, halk günde iki doların altına talim ederek, kaderine teslim olmuş...ken, beklenen doğal patlama yaşanmıştır. Bu olup bitenlere, geleneksel reflekslerle "İlla ki Amerika tetiklemiştir" diye tabii ki bakmıyorum. Bu, en başta o halkları aşağılamak olur. Orta Doğu'da yaşananları, Şili'de Allende'ye karşı tezgahlanan darbeyle kıyaslayabilir misiniz? Sonuçta kim nasıl egemen olursa olsun, ABD orada yeni bir çıkar ilişkisi yerleştirmeye kalkışacaktır.
            Bu konuda ülkemizde ortaya dökülenler, bildiğiniz gibi şimdiden mizah tarihimize geçti. Kendi ülkesinde aynı günlerde haklı talepleriyle meydanlara koşan işçilerine tazyikli su, biber gazı ve cop reva gören hükümetin başı, Mısır'da Mübarek'e dönüp: "Halkın iradesine karşı çıkmak, ırmağı tersine çevirmek gibi bir şey. O ırmak neyi gerektiriyorsa er veya geç olacak. Halkın sesini duysun!" diyebilmektedir. Hangi lider mi? 2007'de 5 milyon vatandaşın barışçı protesto yürüyüşlerini "Ergenekon darbeciliği" olarak tanımlamış olan Başbakan'ın ta kendisi! Bunu zaten biraz yüreği olan her köşe yazarı hatırlattı... Mısır'daki başkaldırı, hangi döneme denk geldi? 11 CHP Milletvekilinin "halkın direnme hakkını" bir bildiriyle kamuoyuna en sert dille açıkladıkları günlere... Vural Savaş, geçen Cuma günü Sözcü'de "Direnme Hakkının" tarihçesinden Emcet Olcaytu'nun Aydınlık'ta 15 Kasım 2011'de yayınlanmış makalesini de hatırlatarak örnekler verdi; Padovalı Marsilyus'un 700 yıl önce "İktidarın kaynağının halkta olduğunu, iktidar sahiplerinin halkın çıkarlarına aykırı yasalar yapamayacaklarını, iktidar görevini yapmazsa, halkın o yöneticileri devirme hakkı olduğunu savunduğunu" hatırlattı. Daha sonra modern siyasal hukukun tarihsel temelinde yer alan Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi ve Fransız İhtilali'nin sonucunda oluşan ünlü 1793 beyannamesi de, direnme hakkının kutsallığını kabul eden ve bu hakkı halka teslim eden metinlerdi.
            İşte bu noktada, ekleyeceğim bir örnek var: 1960 Devrimi'nden önce parlamentomuzda yaşanan o sıcak günlerden: DP'nin korkulu rüyası babam Dr. Suphi Baykam, DP faşizmine karşı en sert konuşmalarından birini yapıp şu sözleri sarf ediyor; "Bunlara halk dayanamaz, halk görev suistimallerine, ihmallere, bu ızdıraplara dayanamaz, bunlara derhal son verilmelidir" DP'li bir Milletvekili kalkıp "Sen milleti isyana mı teşvik ediyorsun?" diye sorunca, uzun bir kavga çıkıyor. Bunun ardından babam, Fransız İhtilali'nden, Robespierre'in tarihi bir cümlesini kürsüden hatırlatıyor: "Aynı soru, yani "halkı isyana mı teşvik ediyorsun?" sorusu, kendisine yöneltilince, Robespierre kürsüden şunları haykırıyor: "Halk zulüm görür ve güveneceği kendinden başka müessese kalmazsa, ona 'isyan et' demeyen alçaktır." Bu sözlerin ardından tabii daha da büyük bir kavga çıkıyor! Ertesi gün, gece Başbakan'ın uyarılarını alan Meclis Başkanı, Anayasayı ihlal ederek, "Suphi Baykam'ın o sözlerini zabıtlardan çıkarıyorum" diyor ve itirazlara rağmen bunu gerçekleştirip sözleri şöyle değiştiriyor: "Halk zulüm görür ve kendinden başka güveneceği müessese kalmazsa, sonu kötü olur"
            Aradan yarım asırdan fazla zaman geçmiş... Ne hikmettir ki, şimdi bu tarihi anekdotun izdüşümünü en çelişkili şekillerde yaşıyoruz. Bir yandan bu cümlenin sonuçlarını benzer imalarla Erdoğan, Mısır Başkanı Mübarek'e yapıyor, diğer yandan CHP vekilleri, aynı uyarıyı, "direnme hakkı" kavramını hatırlatarak AKP'ye yapıyorlar...
            Tüm bunları bir kenara kaldıralım. Biz bugün ne istiyoruz? Darbeler ve demokratik kesintiler olmasın, özgür bir ortamda, hukuk devleti ve demokrasi sürsün. İyi de bu olağan demokratik ortamı toptan yok etmeye çalışır gibi davranan rejimler, hükümetler, dünyanın neresinde olursa olsun, diplomasiden de, halktan da, hala yüreği olan medyadan da büyük tepki görürler! Buna şaşırmaya gerek var mı? İşte Sn. Başbakan'ımız da, Mübarek'e tarihi öğütler verip "halkın sesini duy" derken, bu isyancılara "darbeci" denemeyeceğini kendisi itiraf etmiş oluyor... Çünkü esas olan demokrasinin yani onun koşullarını korumada halkın gücünün sesidir.
            Yani ender de olsa, bazen Sn. Başbakan'la bazı konularda aynı fikirde olabiliyoruz! Aynı fikirde olmadığımız diğer konulardaki mantık çelişkilerini de umarız yakında kendileri izah ederler...

6 Şubat 2011 Pazar

Fenerbahçe artık ürkütüyor..

FENERBAHÇE, ligin ikinci yarısındaki çıkışını teyit etmek için Manisa’da kazanmaya mecburdu ve bu zor işi en güzel şekilde başardı.
Esasında Fenerbahçe’de değişen neydi?
Aynı oyuncular, aynı teknik direktör, aynı yönetim.. Hatta giden 2 oyuncu var.
Sarı-lacivertlilerde değişen Aykut ile takım arasındaki psikolojik ilişki.
Fenerbahçe artık dayanışma içinde.. Beraber mücadele etmeyi, koşmayı gol sevinci yaşamayı başarıyor.
Hikmet Karaman gibi başarılı bir hoca karşısında aslında maç son derece zor başlamıştı.
Alex’in gayretlerine karşın ilk yarıda Fenerbahçe orta sahasının Trabzon maçındaki formunu aratması işi biraz yokuşa sürdü ama ikinci yarıda Manisa’nın güzel golünün ardından son 35 dakikada  göstere göstere 3 gol atan, 2 kere de direği bulan, orta saha presiyle ve konraataklarıyla rakibi bunaltan bir Fenerbahçe vardı. Bu aynı zamanda sarı-lacivertlilerin kondisyonunun da daha iyiye gittiğini görmemiz açısından önemliydi.
Semih’e yapılan hareket bence kesin penaltıydı. Tecrübeli forvetin daha sonra boş kaleye golü kaçırması ve topun direğe gitmesi büyük bir şanssızlıktı ama oynayanlar bilir ki futbolda böyle şeyler oluyor.
Ben Aykut’un yerinde olsam Semih’i oyundan almazdım. Çünkü moralli bir Semih’e bu takımın kalan maçlarda daha çok ihtiyacı olacak.
Alex kritik anlarda yine büyük kaptandı.Topuz ise ikinci yarıda Trabzon maçındaki formuna tekrar ulaştı.Aslında Fenerbahçe nin orta sahasının bu lige ağırlık koymaya başladığını söyleyebiliriz...
 
 Hepsinden önemlisi yazımın başında dediğim gibi Fenerbahçe artık şampiyonluğa oynadığını bilen özgüvenini kazanmış ve karşısındaki her takımı yine adıyla ürküten profiline ulaştı.
Son söz; dün gol yemesine rağmen Volkan yine sahanın en iyileri arasındaydı. Manisalılar’ın ise maçtan sonra hakemi eleştiren tavırlarına anlam veremiyorum.

Fenerbahçe artık ürkütüyor..

FENERBAHÇE, ligin ikinci yarısındaki çıkışını teyit etmek için Manisa’da kazanmaya mecburdu ve bu zor işi en güzel şekilde başardı.
Esasında Fenerbahçe’de değişen neydi?
Aynı oyuncular, aynı teknik direktör, aynı yönetim.. Hatta giden 2 oyuncu var.
Sarı-lacivertlilerde değişen Aykut ile takım arasındaki psikolojik ilişki.
Fenerbahçe artık dayanışma içinde.. Beraber mücadele etmeyi, koşmayı gol sevinci yaşamayı başarıyor.
Hikmet Karaman gibi başarılı bir hoca karşısında aslında maç son derece zor başlamıştı.
Alex’in gayretlerine karşın ilk yarıda Fenerbahçe orta sahasının Trabzon maçındaki formunu aratması işi biraz yokuşa sürdü ama ikinci yarıda Manisa’nın güzel golünün ardından son 35 dakikada  göstere göstere 3 gol atan, 2 kere de direği bulan, orta saha presiyle ve konraataklarıyla rakibi bunaltan bir Fenerbahçe vardı. Bu aynı zamanda sarı-lacivertlilerin kondisyonunun da daha iyiye gittiğini görmemiz açısından önemliydi.
Semih’e yapılan hareket bence kesin penaltıydı. Tecrübeli forvetin daha sonra boş kaleye golü kaçırması ve topun direğe gitmesi büyük bir şanssızlıktı ama oynayanlar bilir ki futbolda böyle şeyler oluyor.
Ben Aykut’un yerinde olsam Semih’i oyundan almazdım. Çünkü moralli bir Semih’e bu takımın kalan maçlarda daha çok ihtiyacı olacak.
Alex kritik anlarda yine büyük kaptandı.Topuz ise ikinci yarıda Trabzon maçındaki formuna tekrar ulaştı.Aslında Fenerbahçe nin orta sahasının bu lige ağırlık koymaya başladığını söyleyebiliriz...
 
 Hepsinden önemlisi yazımın başında dediğim gibi Fenerbahçe artık şampiyonluğa oynadığını bilen özgüvenini kazanmış ve karşısındaki her takımı yine adıyla ürküten profiline ulaştı.
Son söz; dün gol yemesine rağmen Volkan yine sahanın en iyileri arasındaydı. Manisalılar’ın ise maçtan sonra hakemi eleştiren tavırlarına anlam veremiyorum.

Kamuoyuna;



 
Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinin;
Anayasa Mahkemesi,
Yargıtay ve Danıştay ile ilgili Hükümet Tasarıları Hakkındaki Değerlendirmeleri;
 
 
                  8 yılı aşan bir süreden bu yana devam eden AKP iktidarıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde artık AKP’nin Derin Devleti inşa edilmiş durumdadır.
 
                   Daha önceki iktidarlar döneminde gerçekleştirilen nispi partizanlaşmayla, hiçbir şekilde kıyaslanmayacak bir süreçten söz ediyoruz. Bu süreçte, bundan böyle devlet yönetiminde kritik görevlerde kamu görevlisi yoktur. Kamu yönetiminde, Partinin Memuru vardır, Cemaatlerin memuru vardır.
 
                   Türkiye Cumhuriyeti’nin Vali'lerinin önemli bir bölümü Devlet’in Valisi olmaktan çıkmış durumdadır. AKP’nin İl Başkanlıklarıyla eşgüdüm içinde görev yapan ve Siyasi İktidarın Ajanı durumunda olan görevliler haline gelmişlerdir.
                   Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’den Yönetilmemektedir.
                   Bu süreçte Başbakanlık, Adalet ve İçişleri
                    Bakanlıkları kilit rol üstlenmişlerdir.
 
                   Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı, sayılarının 500’e ulaştığı ifade ve iddia edilen yabancı istihbaratçının varlığıyla ilgili olarak ısrarla sorulan sorulara, “Ben de bilmiyorum” diyebilmektedir.
 
                   Bunu söyleyen İçişleri Bakanı’na, ıstırap içinde Sen hangi ülkenin Bakan’ısın, taşeron Bakan’ımsın?” demek zorunda kalıyoruz.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinde TİB yoluyla, yasa dışı telefon dinlemeleri yoluyla, Telekomünikasyon yoluyla, gizli tanık terörü yoluyla; Başbakanlık, İçişleri ve Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan “illegal karargâhın” varlığını doğrulayan gelişmeler yaşanmaktadır.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinde 4 Mayıs 2007 tarihli Dolmabahçe görüşmesiyle birlikte, “sivil-asker işbirliğiyle” post-modern bir darbe gerçekleştirilmiştir. Bu darbe üzerine 22 Temmuz 2007 seçimleri şekillenmiştir.
                   5 Kasım 2007 tarihli Erdoğan-Bush görüşmesiyle de bu süreç uygulamaya sokulmuştur.
 
                   Adalet Bakanı, ABD’ne 24 saatliğine gitmekte, gizli görüşmeler yapmakta, ancak kamuoyuna tatminkâr hiçbir açıklama yapılmamaktadır.
 
                   Siyasi iktidar,  kamu yönetimi içinde kendi Devletini yarattığı gibi; sivil toplumu sindirmiş, birkaç istisna dışında sivil toplum ve meslek kuruluşları muhalefet edemez hale gelmiştir. Anayasal çerçevede muhalefet görevini yapmak isteyen ve sayıları son derece sınırlı olan meslek odaları ve kuruluşlar ise, medya yapılanmasındaki kuşatma ve çıkar ilişkileri sebebiyle sesini duyuramaz hale gelmiştir.
 
                   Basının bir kısmı, siyasi iktidar tarafından çıkar ilişkileri içinde “yandaş sözcü” olarak kullanılmaktadır.  Bu anlamda ele geçiremediği ve artık sınırlı hale gelen diğer basın grupları ise, vergi soruşturması yoluyla sindirilmiş, etkisiz hale getirilmiştir. Bu gruplardaki yazar kadroları ve televizyon programları bile artık siyasi iktidar tarafından dizayn edilmektedir. Bu medya gruplarındaki programlarda mutlaka siyasi iktidarın bir ya da birkaç sözcüsü programlarda görev üstlenmektedir.
 
                   Türkiye’de, Devlet yönetiminde; “Benim Memurum, Benim Müsteşarım, Benim Bakan’ım…” döneminden sonra, “Benim Yargıcım” dönemi yeni HSYK yapılanmasıyla birlikte; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarıyla hayata geçirilmek istenilmektedir.
 
                  Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik ve sosyal hukuk
                   Devletinin tüm direnme unsurlarını ve hayatiyetini yok eden;
                   Rejimi Faşist bir yapıya dönüştüren sürecin nihai aşamasıyla
                   Karşı karşıyadır.
 
                   Uygulanan sosyo ekonomik politikalarla Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, Cumhuriyet tarihi boyunca kazandıkları “özgür birey” kimliğinden uzaklaştırılmakta, tebaalaştırılmaktadırlar. Sadaka kültürü toplumsal bir olguya ve temel bir devlet politikasına dönüştürülmüştür. Gelir dağılımı adaletsizliği uçurum boyutlarına varmıştır.
 
                   Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in,
                    1995 yılında yayımlamış olduğu makaledeki görüşler,
                   AKP iktidarıyla birlikte adım adım ve maharetle
                   Hayata geçirilmiştir.
                   Türkiye’de laiklik ilkesinin yerini, İslam’la bütünleşmesi ve daha Müslüman bir yapıya devretmesi gerektiğini, artık bunun zamanın geldiğini ifade eden Ömer Dinçer; aslında Başbakan’ın sözcüsü konumundadır. Kutsal değerlerimizi ve İslamiyet’i istismar ederek, faşizmi kurumsal hale getirmek isteyen siyasi iktidarın önündeki en önemli engel ise Yargı’dır.
 
                   Bu gün görüşülmekte olan tasarılar Yargı engelini
                    Tümüyle bertaraf etmenin ve rejimi dönüştürmenin
                    Nihai aracı haline gelmiştir.
                   Türkiye, Cumhuriyet ve Demokrasinin kazanımlarını
                   Kaybetme noktasına gelmiştir.
 
                   Bu sürecin kaçınılmaz sonucu ise, Devlet olarak dikta yapılanması, toplumsal olarak da bölünmedir, ayrışmadır.
 
                   Karartma, bilgi kirliliği ve takıya konularında yakın tarihin en büyük demagoglarından olan Başbakan; Göbels propagandası ve Makyavel yöntemleriyle; Türkiye’yi hem ekonomik olarak, hem siyaseten ve hem de kültürel olarak müstemleke bir ülke haline getirme misyonunu büyük ölçüde başarmış durumdadır.
 
                   Başbakan’ın deyimiyle, Türkiye “Bölgenin Süpermarketi” haline getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları ise bu süpermarketin “kayıt dışı çalışanları ve bekçisi” konumundadırlar.
 
                   1919’larda başarılı olamayan, amacına ulaşamayan
                    Emperyalizm, AKP’nin “işbirlikçi “ anlayışıyla bugün
                    Önemli bir mesafe almıştır.
 
                   Böyle bir tablo içinde Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarılarının teknik ve hukuki olarak değerlendirmesini yapmanın pratik bir anlamının olamayacağı açıktır.
 
                   Sadece şunları söylüyoruz;
 
                   Tüm yargı mekanizması ve kazanımları; yeni oluşturulan
                    Ve birçoğunda Yargıçlık misyonu bulunmayan
                    Anayasa Mahkemesine boğdurulmak ve hegemonyasına
                    Sokulmak istenilmektedir.
 
                   Bugün için Yargıtay ve Danıştay’a egemen olamayan
                   Siyasi iktidar, Yargıtay ve Danıştay’ı Anayasa Mahkemesi
                   Aracılığıyla ezmek ve etkisiz kılmak istemektedir.
                   Anayasa mahkemesi içinde Başkan aracılığıyla bir “Dikta Makamı” oluşturulmaktadır.
                   Siyasi İktidar, doğrudan kendisine tabi olan Anayasa Mahkemesi yoluyla; 2011 seçimleri sonrası planladığı yeni anayasa düzenlemesiyle, hukuk ve demokrasiye nihai darbeyi vurmayı amaçlamaktadır.
 
                   Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi Kurumlar faşizmi hedefleyen iktidarlar için başlangıçta alt edilmesi gereken, üzerlerinden atlanması gereken kurumlardır. Ancak iktidar, Devlet’i ele geçirdikten sonra artık bu Kurumlar, faşizmin demir pençesini oluşturan faşist yargı kurumlarına dönüşürler.
 
                   Yıl 1933…
 
                   Nazi İktidarının, yeni iktidara geldiği ve henüz yargı üzerinde tam olarak denetim sağlayamadığı yıllar…
                   Reichstag yangınıyla ilgili davada yargılanan 4 komünistten 3’ünü Alman Yüksek Mahkemesi beraat ettirir. Hitler ve Göering çok sinirlenir. Bu davalar Yüksek Mahkemeden alınır, yeni kurulan Halk Mahkemesine aktarılır.
                   Yeni Mahkeme, kısa sürede ülkenin en korkunç mahkemesi olmuştur. Türkiye’de de bu misyonu üstlenen Mahkemelerin artık söz konusu olduğunu yeri gelmişken ifade ediyoruz. Hitler’in Mahkemelerinde meslekten gelme 4 Yargıç vardır. Diğer 5 Yargıç ise S.S’lerden ve Ordu’dan seçilmişlerdi. Böylece çoğunluk meslekten gelmeyen yargıçlardan oluşuyordu.
 
                   Ortaya çıkan 2 gerçek vardır.
 
                   Naziler, Yüksek Mahkeme Yargıçlarının kendi kontrolleri altındaki kurumlardan seçilmesini sağlıyorlar. AKP bunu daha da ileri götürüyor. Sadece Yüksek Mahkemeleri değil,  İlk Derece Mahkemelerinde de bunu başarıyor.
 
                     İkinci gerçek ise şudur; Nazi Mahkemelerindeki Yargıçların bir kısmı meslekten yargıç yani Nazi İktidarından önce de Yargıç olanlar… Bunlar ya Naziler iktidara gelince Hitler’e boyun eğmiş insanlar ya da başından beri faşizme inanmış olanlar…..
Bu açıdan, bugün demokrasi nutukları atan, hukukun üstünlüğünden bahseden bazı Yargıç ve Savcıları, şayet bu süreç engellenmez ise, yarın öbür gün hukuku ortadan kaldıran, faşist yargı sisteminin en tepesindeki insanlar olarak göreceğimizden kimsenin kuşkusu bulunmasın.
 
                   Faşist yargı işte böyle adım adım oluşur.
 
                   Bir siyasi iktidar, faşizmi adım adım Devlet yapısı içinde kurumsal hale getiriyorsa, çağdaş anayasalarda düzenlenen temel hak ve özgürlükleri gasp ediyorsa; orada artık insan hakları evrensel sözleşmelerinde ve uluslararası sözleşmelerde düzenlemesi yapılan “baskıya ve faşizme karşı direnme hakkının” meşru şartları oluşmuş demektir.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinin tüm yurttaşlarını, bu “açık ve yakın tehlikeye karşı” uyarıyor, anayasal ve meşru zemin içinde toplumsal haklarını kullanmalarının zorunluluğunu dile getiriyoruz. Gün o gündür.
 
                   Tüm yurttaşlarımızın ve sivil toplumun dikkatlerine saygıyla sunulur.
 
M. Akif Hamzaçebi
CHP Grup Başkanvekili
Trabzon Milletvekili
 
Atila Emek                                        Mehmet Ali Özpolat             Atilla Kart
Antalya Milletvekili                          İstanbul Milletvekili             Konya Milletvekili
 
 
Şahin Mengü                                                                       İsa Gök                                 
Manisa Milletvekili                                                              Mersin Milletvekili
 
Halil Ünlütepe                                  Turgut Dibek                                               Ali Rıza Öztürk
Afyonkarahisar Milletvekili            Kırklareli Milletvekili                      Mersin Milletvekili
 
Rahmi Güner                                                                                  Ali İhsan Köktürk
Ordu Milletvekili                                                                             Zonguldak Milletvekili

Kamuoyuna;



 
Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinin;
Anayasa Mahkemesi,
Yargıtay ve Danıştay ile ilgili Hükümet Tasarıları Hakkındaki Değerlendirmeleri;
 
 
                  8 yılı aşan bir süreden bu yana devam eden AKP iktidarıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde artık AKP’nin Derin Devleti inşa edilmiş durumdadır.
 
                   Daha önceki iktidarlar döneminde gerçekleştirilen nispi partizanlaşmayla, hiçbir şekilde kıyaslanmayacak bir süreçten söz ediyoruz. Bu süreçte, bundan böyle devlet yönetiminde kritik görevlerde kamu görevlisi yoktur. Kamu yönetiminde, Partinin Memuru vardır, Cemaatlerin memuru vardır.
 
                   Türkiye Cumhuriyeti’nin Vali'lerinin önemli bir bölümü Devlet’in Valisi olmaktan çıkmış durumdadır. AKP’nin İl Başkanlıklarıyla eşgüdüm içinde görev yapan ve Siyasi İktidarın Ajanı durumunda olan görevliler haline gelmişlerdir.
                   Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’den Yönetilmemektedir.
                   Bu süreçte Başbakanlık, Adalet ve İçişleri
                    Bakanlıkları kilit rol üstlenmişlerdir.
 
                   Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı, sayılarının 500’e ulaştığı ifade ve iddia edilen yabancı istihbaratçının varlığıyla ilgili olarak ısrarla sorulan sorulara, “Ben de bilmiyorum” diyebilmektedir.
 
                   Bunu söyleyen İçişleri Bakanı’na, ıstırap içinde Sen hangi ülkenin Bakan’ısın, taşeron Bakan’ımsın?” demek zorunda kalıyoruz.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinde TİB yoluyla, yasa dışı telefon dinlemeleri yoluyla, Telekomünikasyon yoluyla, gizli tanık terörü yoluyla; Başbakanlık, İçişleri ve Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan “illegal karargâhın” varlığını doğrulayan gelişmeler yaşanmaktadır.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinde 4 Mayıs 2007 tarihli Dolmabahçe görüşmesiyle birlikte, “sivil-asker işbirliğiyle” post-modern bir darbe gerçekleştirilmiştir. Bu darbe üzerine 22 Temmuz 2007 seçimleri şekillenmiştir.
                   5 Kasım 2007 tarihli Erdoğan-Bush görüşmesiyle de bu süreç uygulamaya sokulmuştur.
 
                   Adalet Bakanı, ABD’ne 24 saatliğine gitmekte, gizli görüşmeler yapmakta, ancak kamuoyuna tatminkâr hiçbir açıklama yapılmamaktadır.
 
                   Siyasi iktidar,  kamu yönetimi içinde kendi Devletini yarattığı gibi; sivil toplumu sindirmiş, birkaç istisna dışında sivil toplum ve meslek kuruluşları muhalefet edemez hale gelmiştir. Anayasal çerçevede muhalefet görevini yapmak isteyen ve sayıları son derece sınırlı olan meslek odaları ve kuruluşlar ise, medya yapılanmasındaki kuşatma ve çıkar ilişkileri sebebiyle sesini duyuramaz hale gelmiştir.
 
                   Basının bir kısmı, siyasi iktidar tarafından çıkar ilişkileri içinde “yandaş sözcü” olarak kullanılmaktadır.  Bu anlamda ele geçiremediği ve artık sınırlı hale gelen diğer basın grupları ise, vergi soruşturması yoluyla sindirilmiş, etkisiz hale getirilmiştir. Bu gruplardaki yazar kadroları ve televizyon programları bile artık siyasi iktidar tarafından dizayn edilmektedir. Bu medya gruplarındaki programlarda mutlaka siyasi iktidarın bir ya da birkaç sözcüsü programlarda görev üstlenmektedir.
 
                   Türkiye’de, Devlet yönetiminde; “Benim Memurum, Benim Müsteşarım, Benim Bakan’ım…” döneminden sonra, “Benim Yargıcım” dönemi yeni HSYK yapılanmasıyla birlikte; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarıyla hayata geçirilmek istenilmektedir.
 
                  Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik ve sosyal hukuk
                   Devletinin tüm direnme unsurlarını ve hayatiyetini yok eden;
                   Rejimi Faşist bir yapıya dönüştüren sürecin nihai aşamasıyla
                   Karşı karşıyadır.
 
                   Uygulanan sosyo ekonomik politikalarla Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, Cumhuriyet tarihi boyunca kazandıkları “özgür birey” kimliğinden uzaklaştırılmakta, tebaalaştırılmaktadırlar. Sadaka kültürü toplumsal bir olguya ve temel bir devlet politikasına dönüştürülmüştür. Gelir dağılımı adaletsizliği uçurum boyutlarına varmıştır.
 
                   Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in,
                    1995 yılında yayımlamış olduğu makaledeki görüşler,
                   AKP iktidarıyla birlikte adım adım ve maharetle
                   Hayata geçirilmiştir.
                   Türkiye’de laiklik ilkesinin yerini, İslam’la bütünleşmesi ve daha Müslüman bir yapıya devretmesi gerektiğini, artık bunun zamanın geldiğini ifade eden Ömer Dinçer; aslında Başbakan’ın sözcüsü konumundadır. Kutsal değerlerimizi ve İslamiyet’i istismar ederek, faşizmi kurumsal hale getirmek isteyen siyasi iktidarın önündeki en önemli engel ise Yargı’dır.
 
                   Bu gün görüşülmekte olan tasarılar Yargı engelini
                    Tümüyle bertaraf etmenin ve rejimi dönüştürmenin
                    Nihai aracı haline gelmiştir.
                   Türkiye, Cumhuriyet ve Demokrasinin kazanımlarını
                   Kaybetme noktasına gelmiştir.
 
                   Bu sürecin kaçınılmaz sonucu ise, Devlet olarak dikta yapılanması, toplumsal olarak da bölünmedir, ayrışmadır.
 
                   Karartma, bilgi kirliliği ve takıya konularında yakın tarihin en büyük demagoglarından olan Başbakan; Göbels propagandası ve Makyavel yöntemleriyle; Türkiye’yi hem ekonomik olarak, hem siyaseten ve hem de kültürel olarak müstemleke bir ülke haline getirme misyonunu büyük ölçüde başarmış durumdadır.
 
                   Başbakan’ın deyimiyle, Türkiye “Bölgenin Süpermarketi” haline getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları ise bu süpermarketin “kayıt dışı çalışanları ve bekçisi” konumundadırlar.
 
                   1919’larda başarılı olamayan, amacına ulaşamayan
                    Emperyalizm, AKP’nin “işbirlikçi “ anlayışıyla bugün
                    Önemli bir mesafe almıştır.
 
                   Böyle bir tablo içinde Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarılarının teknik ve hukuki olarak değerlendirmesini yapmanın pratik bir anlamının olamayacağı açıktır.
 
                   Sadece şunları söylüyoruz;
 
                   Tüm yargı mekanizması ve kazanımları; yeni oluşturulan
                    Ve birçoğunda Yargıçlık misyonu bulunmayan
                    Anayasa Mahkemesine boğdurulmak ve hegemonyasına
                    Sokulmak istenilmektedir.
 
                   Bugün için Yargıtay ve Danıştay’a egemen olamayan
                   Siyasi iktidar, Yargıtay ve Danıştay’ı Anayasa Mahkemesi
                   Aracılığıyla ezmek ve etkisiz kılmak istemektedir.
                   Anayasa mahkemesi içinde Başkan aracılığıyla bir “Dikta Makamı” oluşturulmaktadır.
                   Siyasi İktidar, doğrudan kendisine tabi olan Anayasa Mahkemesi yoluyla; 2011 seçimleri sonrası planladığı yeni anayasa düzenlemesiyle, hukuk ve demokrasiye nihai darbeyi vurmayı amaçlamaktadır.
 
                   Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi Kurumlar faşizmi hedefleyen iktidarlar için başlangıçta alt edilmesi gereken, üzerlerinden atlanması gereken kurumlardır. Ancak iktidar, Devlet’i ele geçirdikten sonra artık bu Kurumlar, faşizmin demir pençesini oluşturan faşist yargı kurumlarına dönüşürler.
 
                   Yıl 1933…
 
                   Nazi İktidarının, yeni iktidara geldiği ve henüz yargı üzerinde tam olarak denetim sağlayamadığı yıllar…
                   Reichstag yangınıyla ilgili davada yargılanan 4 komünistten 3’ünü Alman Yüksek Mahkemesi beraat ettirir. Hitler ve Göering çok sinirlenir. Bu davalar Yüksek Mahkemeden alınır, yeni kurulan Halk Mahkemesine aktarılır.
                   Yeni Mahkeme, kısa sürede ülkenin en korkunç mahkemesi olmuştur. Türkiye’de de bu misyonu üstlenen Mahkemelerin artık söz konusu olduğunu yeri gelmişken ifade ediyoruz. Hitler’in Mahkemelerinde meslekten gelme 4 Yargıç vardır. Diğer 5 Yargıç ise S.S’lerden ve Ordu’dan seçilmişlerdi. Böylece çoğunluk meslekten gelmeyen yargıçlardan oluşuyordu.
 
                   Ortaya çıkan 2 gerçek vardır.
 
                   Naziler, Yüksek Mahkeme Yargıçlarının kendi kontrolleri altındaki kurumlardan seçilmesini sağlıyorlar. AKP bunu daha da ileri götürüyor. Sadece Yüksek Mahkemeleri değil,  İlk Derece Mahkemelerinde de bunu başarıyor.
 
                     İkinci gerçek ise şudur; Nazi Mahkemelerindeki Yargıçların bir kısmı meslekten yargıç yani Nazi İktidarından önce de Yargıç olanlar… Bunlar ya Naziler iktidara gelince Hitler’e boyun eğmiş insanlar ya da başından beri faşizme inanmış olanlar…..
Bu açıdan, bugün demokrasi nutukları atan, hukukun üstünlüğünden bahseden bazı Yargıç ve Savcıları, şayet bu süreç engellenmez ise, yarın öbür gün hukuku ortadan kaldıran, faşist yargı sisteminin en tepesindeki insanlar olarak göreceğimizden kimsenin kuşkusu bulunmasın.
 
                   Faşist yargı işte böyle adım adım oluşur.
 
                   Bir siyasi iktidar, faşizmi adım adım Devlet yapısı içinde kurumsal hale getiriyorsa, çağdaş anayasalarda düzenlenen temel hak ve özgürlükleri gasp ediyorsa; orada artık insan hakları evrensel sözleşmelerinde ve uluslararası sözleşmelerde düzenlemesi yapılan “baskıya ve faşizme karşı direnme hakkının” meşru şartları oluşmuş demektir.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinin tüm yurttaşlarını, bu “açık ve yakın tehlikeye karşı” uyarıyor, anayasal ve meşru zemin içinde toplumsal haklarını kullanmalarının zorunluluğunu dile getiriyoruz. Gün o gündür.
 
                   Tüm yurttaşlarımızın ve sivil toplumun dikkatlerine saygıyla sunulur.
 
M. Akif Hamzaçebi
CHP Grup Başkanvekili
Trabzon Milletvekili
 
Atila Emek                                        Mehmet Ali Özpolat             Atilla Kart
Antalya Milletvekili                          İstanbul Milletvekili             Konya Milletvekili
 
 
Şahin Mengü                                                                       İsa Gök                                 
Manisa Milletvekili                                                              Mersin Milletvekili
 
Halil Ünlütepe                                  Turgut Dibek                                               Ali Rıza Öztürk
Afyonkarahisar Milletvekili            Kırklareli Milletvekili                      Mersin Milletvekili
 
Rahmi Güner                                                                                  Ali İhsan Köktürk
Ordu Milletvekili                                                                             Zonguldak Milletvekili

3 Şubat 2011 Perşembe

Bedri Baykam'la Söyleşi & Suna Baykam'ın İmza Günü..



Quartier 15'in Şubat konuğu, Bedri Baykam...

Sanattan siyasete, futboldan kültüre, her yönüyle aktüalite konuşulacak...

Söyleşinin ardından,

Bedri Baykam ve Suna Baykam ('97) kitaplarını imzalayacaklar...

Zaman : 06 Şubat Pazar · 15:00 - 18:00
Yer      : Dr. Esat Işık Caddesi No: 78 / Moda / Kadıköy / Tel : 0(216) 338 2561