6 Şubat 2011 Pazar

Kamuoyuna;



 
Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinin;
Anayasa Mahkemesi,
Yargıtay ve Danıştay ile ilgili Hükümet Tasarıları Hakkındaki Değerlendirmeleri;
 
 
                  8 yılı aşan bir süreden bu yana devam eden AKP iktidarıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde artık AKP’nin Derin Devleti inşa edilmiş durumdadır.
 
                   Daha önceki iktidarlar döneminde gerçekleştirilen nispi partizanlaşmayla, hiçbir şekilde kıyaslanmayacak bir süreçten söz ediyoruz. Bu süreçte, bundan böyle devlet yönetiminde kritik görevlerde kamu görevlisi yoktur. Kamu yönetiminde, Partinin Memuru vardır, Cemaatlerin memuru vardır.
 
                   Türkiye Cumhuriyeti’nin Vali'lerinin önemli bir bölümü Devlet’in Valisi olmaktan çıkmış durumdadır. AKP’nin İl Başkanlıklarıyla eşgüdüm içinde görev yapan ve Siyasi İktidarın Ajanı durumunda olan görevliler haline gelmişlerdir.
                   Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’den Yönetilmemektedir.
                   Bu süreçte Başbakanlık, Adalet ve İçişleri
                    Bakanlıkları kilit rol üstlenmişlerdir.
 
                   Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı, sayılarının 500’e ulaştığı ifade ve iddia edilen yabancı istihbaratçının varlığıyla ilgili olarak ısrarla sorulan sorulara, “Ben de bilmiyorum” diyebilmektedir.
 
                   Bunu söyleyen İçişleri Bakanı’na, ıstırap içinde Sen hangi ülkenin Bakan’ısın, taşeron Bakan’ımsın?” demek zorunda kalıyoruz.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinde TİB yoluyla, yasa dışı telefon dinlemeleri yoluyla, Telekomünikasyon yoluyla, gizli tanık terörü yoluyla; Başbakanlık, İçişleri ve Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan “illegal karargâhın” varlığını doğrulayan gelişmeler yaşanmaktadır.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinde 4 Mayıs 2007 tarihli Dolmabahçe görüşmesiyle birlikte, “sivil-asker işbirliğiyle” post-modern bir darbe gerçekleştirilmiştir. Bu darbe üzerine 22 Temmuz 2007 seçimleri şekillenmiştir.
                   5 Kasım 2007 tarihli Erdoğan-Bush görüşmesiyle de bu süreç uygulamaya sokulmuştur.
 
                   Adalet Bakanı, ABD’ne 24 saatliğine gitmekte, gizli görüşmeler yapmakta, ancak kamuoyuna tatminkâr hiçbir açıklama yapılmamaktadır.
 
                   Siyasi iktidar,  kamu yönetimi içinde kendi Devletini yarattığı gibi; sivil toplumu sindirmiş, birkaç istisna dışında sivil toplum ve meslek kuruluşları muhalefet edemez hale gelmiştir. Anayasal çerçevede muhalefet görevini yapmak isteyen ve sayıları son derece sınırlı olan meslek odaları ve kuruluşlar ise, medya yapılanmasındaki kuşatma ve çıkar ilişkileri sebebiyle sesini duyuramaz hale gelmiştir.
 
                   Basının bir kısmı, siyasi iktidar tarafından çıkar ilişkileri içinde “yandaş sözcü” olarak kullanılmaktadır.  Bu anlamda ele geçiremediği ve artık sınırlı hale gelen diğer basın grupları ise, vergi soruşturması yoluyla sindirilmiş, etkisiz hale getirilmiştir. Bu gruplardaki yazar kadroları ve televizyon programları bile artık siyasi iktidar tarafından dizayn edilmektedir. Bu medya gruplarındaki programlarda mutlaka siyasi iktidarın bir ya da birkaç sözcüsü programlarda görev üstlenmektedir.
 
                   Türkiye’de, Devlet yönetiminde; “Benim Memurum, Benim Müsteşarım, Benim Bakan’ım…” döneminden sonra, “Benim Yargıcım” dönemi yeni HSYK yapılanmasıyla birlikte; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarıyla hayata geçirilmek istenilmektedir.
 
                  Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik ve sosyal hukuk
                   Devletinin tüm direnme unsurlarını ve hayatiyetini yok eden;
                   Rejimi Faşist bir yapıya dönüştüren sürecin nihai aşamasıyla
                   Karşı karşıyadır.
 
                   Uygulanan sosyo ekonomik politikalarla Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, Cumhuriyet tarihi boyunca kazandıkları “özgür birey” kimliğinden uzaklaştırılmakta, tebaalaştırılmaktadırlar. Sadaka kültürü toplumsal bir olguya ve temel bir devlet politikasına dönüştürülmüştür. Gelir dağılımı adaletsizliği uçurum boyutlarına varmıştır.
 
                   Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in,
                    1995 yılında yayımlamış olduğu makaledeki görüşler,
                   AKP iktidarıyla birlikte adım adım ve maharetle
                   Hayata geçirilmiştir.
                   Türkiye’de laiklik ilkesinin yerini, İslam’la bütünleşmesi ve daha Müslüman bir yapıya devretmesi gerektiğini, artık bunun zamanın geldiğini ifade eden Ömer Dinçer; aslında Başbakan’ın sözcüsü konumundadır. Kutsal değerlerimizi ve İslamiyet’i istismar ederek, faşizmi kurumsal hale getirmek isteyen siyasi iktidarın önündeki en önemli engel ise Yargı’dır.
 
                   Bu gün görüşülmekte olan tasarılar Yargı engelini
                    Tümüyle bertaraf etmenin ve rejimi dönüştürmenin
                    Nihai aracı haline gelmiştir.
                   Türkiye, Cumhuriyet ve Demokrasinin kazanımlarını
                   Kaybetme noktasına gelmiştir.
 
                   Bu sürecin kaçınılmaz sonucu ise, Devlet olarak dikta yapılanması, toplumsal olarak da bölünmedir, ayrışmadır.
 
                   Karartma, bilgi kirliliği ve takıya konularında yakın tarihin en büyük demagoglarından olan Başbakan; Göbels propagandası ve Makyavel yöntemleriyle; Türkiye’yi hem ekonomik olarak, hem siyaseten ve hem de kültürel olarak müstemleke bir ülke haline getirme misyonunu büyük ölçüde başarmış durumdadır.
 
                   Başbakan’ın deyimiyle, Türkiye “Bölgenin Süpermarketi” haline getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları ise bu süpermarketin “kayıt dışı çalışanları ve bekçisi” konumundadırlar.
 
                   1919’larda başarılı olamayan, amacına ulaşamayan
                    Emperyalizm, AKP’nin “işbirlikçi “ anlayışıyla bugün
                    Önemli bir mesafe almıştır.
 
                   Böyle bir tablo içinde Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarılarının teknik ve hukuki olarak değerlendirmesini yapmanın pratik bir anlamının olamayacağı açıktır.
 
                   Sadece şunları söylüyoruz;
 
                   Tüm yargı mekanizması ve kazanımları; yeni oluşturulan
                    Ve birçoğunda Yargıçlık misyonu bulunmayan
                    Anayasa Mahkemesine boğdurulmak ve hegemonyasına
                    Sokulmak istenilmektedir.
 
                   Bugün için Yargıtay ve Danıştay’a egemen olamayan
                   Siyasi iktidar, Yargıtay ve Danıştay’ı Anayasa Mahkemesi
                   Aracılığıyla ezmek ve etkisiz kılmak istemektedir.
                   Anayasa mahkemesi içinde Başkan aracılığıyla bir “Dikta Makamı” oluşturulmaktadır.
                   Siyasi İktidar, doğrudan kendisine tabi olan Anayasa Mahkemesi yoluyla; 2011 seçimleri sonrası planladığı yeni anayasa düzenlemesiyle, hukuk ve demokrasiye nihai darbeyi vurmayı amaçlamaktadır.
 
                   Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi Kurumlar faşizmi hedefleyen iktidarlar için başlangıçta alt edilmesi gereken, üzerlerinden atlanması gereken kurumlardır. Ancak iktidar, Devlet’i ele geçirdikten sonra artık bu Kurumlar, faşizmin demir pençesini oluşturan faşist yargı kurumlarına dönüşürler.
 
                   Yıl 1933…
 
                   Nazi İktidarının, yeni iktidara geldiği ve henüz yargı üzerinde tam olarak denetim sağlayamadığı yıllar…
                   Reichstag yangınıyla ilgili davada yargılanan 4 komünistten 3’ünü Alman Yüksek Mahkemesi beraat ettirir. Hitler ve Göering çok sinirlenir. Bu davalar Yüksek Mahkemeden alınır, yeni kurulan Halk Mahkemesine aktarılır.
                   Yeni Mahkeme, kısa sürede ülkenin en korkunç mahkemesi olmuştur. Türkiye’de de bu misyonu üstlenen Mahkemelerin artık söz konusu olduğunu yeri gelmişken ifade ediyoruz. Hitler’in Mahkemelerinde meslekten gelme 4 Yargıç vardır. Diğer 5 Yargıç ise S.S’lerden ve Ordu’dan seçilmişlerdi. Böylece çoğunluk meslekten gelmeyen yargıçlardan oluşuyordu.
 
                   Ortaya çıkan 2 gerçek vardır.
 
                   Naziler, Yüksek Mahkeme Yargıçlarının kendi kontrolleri altındaki kurumlardan seçilmesini sağlıyorlar. AKP bunu daha da ileri götürüyor. Sadece Yüksek Mahkemeleri değil,  İlk Derece Mahkemelerinde de bunu başarıyor.
 
                     İkinci gerçek ise şudur; Nazi Mahkemelerindeki Yargıçların bir kısmı meslekten yargıç yani Nazi İktidarından önce de Yargıç olanlar… Bunlar ya Naziler iktidara gelince Hitler’e boyun eğmiş insanlar ya da başından beri faşizme inanmış olanlar…..
Bu açıdan, bugün demokrasi nutukları atan, hukukun üstünlüğünden bahseden bazı Yargıç ve Savcıları, şayet bu süreç engellenmez ise, yarın öbür gün hukuku ortadan kaldıran, faşist yargı sisteminin en tepesindeki insanlar olarak göreceğimizden kimsenin kuşkusu bulunmasın.
 
                   Faşist yargı işte böyle adım adım oluşur.
 
                   Bir siyasi iktidar, faşizmi adım adım Devlet yapısı içinde kurumsal hale getiriyorsa, çağdaş anayasalarda düzenlenen temel hak ve özgürlükleri gasp ediyorsa; orada artık insan hakları evrensel sözleşmelerinde ve uluslararası sözleşmelerde düzenlemesi yapılan “baskıya ve faşizme karşı direnme hakkının” meşru şartları oluşmuş demektir.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinin tüm yurttaşlarını, bu “açık ve yakın tehlikeye karşı” uyarıyor, anayasal ve meşru zemin içinde toplumsal haklarını kullanmalarının zorunluluğunu dile getiriyoruz. Gün o gündür.
 
                   Tüm yurttaşlarımızın ve sivil toplumun dikkatlerine saygıyla sunulur.
 
M. Akif Hamzaçebi
CHP Grup Başkanvekili
Trabzon Milletvekili
 
Atila Emek                                        Mehmet Ali Özpolat             Atilla Kart
Antalya Milletvekili                          İstanbul Milletvekili             Konya Milletvekili
 
 
Şahin Mengü                                                                       İsa Gök                                 
Manisa Milletvekili                                                              Mersin Milletvekili
 
Halil Ünlütepe                                  Turgut Dibek                                               Ali Rıza Öztürk
Afyonkarahisar Milletvekili            Kırklareli Milletvekili                      Mersin Milletvekili
 
Rahmi Güner                                                                                  Ali İhsan Köktürk
Ordu Milletvekili                                                                             Zonguldak Milletvekili

Kamuoyuna;



 
Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinin;
Anayasa Mahkemesi,
Yargıtay ve Danıştay ile ilgili Hükümet Tasarıları Hakkındaki Değerlendirmeleri;
 
 
                  8 yılı aşan bir süreden bu yana devam eden AKP iktidarıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde artık AKP’nin Derin Devleti inşa edilmiş durumdadır.
 
                   Daha önceki iktidarlar döneminde gerçekleştirilen nispi partizanlaşmayla, hiçbir şekilde kıyaslanmayacak bir süreçten söz ediyoruz. Bu süreçte, bundan böyle devlet yönetiminde kritik görevlerde kamu görevlisi yoktur. Kamu yönetiminde, Partinin Memuru vardır, Cemaatlerin memuru vardır.
 
                   Türkiye Cumhuriyeti’nin Vali'lerinin önemli bir bölümü Devlet’in Valisi olmaktan çıkmış durumdadır. AKP’nin İl Başkanlıklarıyla eşgüdüm içinde görev yapan ve Siyasi İktidarın Ajanı durumunda olan görevliler haline gelmişlerdir.
                   Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’den Yönetilmemektedir.
                   Bu süreçte Başbakanlık, Adalet ve İçişleri
                    Bakanlıkları kilit rol üstlenmişlerdir.
 
                   Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı, sayılarının 500’e ulaştığı ifade ve iddia edilen yabancı istihbaratçının varlığıyla ilgili olarak ısrarla sorulan sorulara, “Ben de bilmiyorum” diyebilmektedir.
 
                   Bunu söyleyen İçişleri Bakanı’na, ıstırap içinde Sen hangi ülkenin Bakan’ısın, taşeron Bakan’ımsın?” demek zorunda kalıyoruz.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinde TİB yoluyla, yasa dışı telefon dinlemeleri yoluyla, Telekomünikasyon yoluyla, gizli tanık terörü yoluyla; Başbakanlık, İçişleri ve Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan “illegal karargâhın” varlığını doğrulayan gelişmeler yaşanmaktadır.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinde 4 Mayıs 2007 tarihli Dolmabahçe görüşmesiyle birlikte, “sivil-asker işbirliğiyle” post-modern bir darbe gerçekleştirilmiştir. Bu darbe üzerine 22 Temmuz 2007 seçimleri şekillenmiştir.
                   5 Kasım 2007 tarihli Erdoğan-Bush görüşmesiyle de bu süreç uygulamaya sokulmuştur.
 
                   Adalet Bakanı, ABD’ne 24 saatliğine gitmekte, gizli görüşmeler yapmakta, ancak kamuoyuna tatminkâr hiçbir açıklama yapılmamaktadır.
 
                   Siyasi iktidar,  kamu yönetimi içinde kendi Devletini yarattığı gibi; sivil toplumu sindirmiş, birkaç istisna dışında sivil toplum ve meslek kuruluşları muhalefet edemez hale gelmiştir. Anayasal çerçevede muhalefet görevini yapmak isteyen ve sayıları son derece sınırlı olan meslek odaları ve kuruluşlar ise, medya yapılanmasındaki kuşatma ve çıkar ilişkileri sebebiyle sesini duyuramaz hale gelmiştir.
 
                   Basının bir kısmı, siyasi iktidar tarafından çıkar ilişkileri içinde “yandaş sözcü” olarak kullanılmaktadır.  Bu anlamda ele geçiremediği ve artık sınırlı hale gelen diğer basın grupları ise, vergi soruşturması yoluyla sindirilmiş, etkisiz hale getirilmiştir. Bu gruplardaki yazar kadroları ve televizyon programları bile artık siyasi iktidar tarafından dizayn edilmektedir. Bu medya gruplarındaki programlarda mutlaka siyasi iktidarın bir ya da birkaç sözcüsü programlarda görev üstlenmektedir.
 
                   Türkiye’de, Devlet yönetiminde; “Benim Memurum, Benim Müsteşarım, Benim Bakan’ım…” döneminden sonra, “Benim Yargıcım” dönemi yeni HSYK yapılanmasıyla birlikte; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarıyla hayata geçirilmek istenilmektedir.
 
                  Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik ve sosyal hukuk
                   Devletinin tüm direnme unsurlarını ve hayatiyetini yok eden;
                   Rejimi Faşist bir yapıya dönüştüren sürecin nihai aşamasıyla
                   Karşı karşıyadır.
 
                   Uygulanan sosyo ekonomik politikalarla Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, Cumhuriyet tarihi boyunca kazandıkları “özgür birey” kimliğinden uzaklaştırılmakta, tebaalaştırılmaktadırlar. Sadaka kültürü toplumsal bir olguya ve temel bir devlet politikasına dönüştürülmüştür. Gelir dağılımı adaletsizliği uçurum boyutlarına varmıştır.
 
                   Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in,
                    1995 yılında yayımlamış olduğu makaledeki görüşler,
                   AKP iktidarıyla birlikte adım adım ve maharetle
                   Hayata geçirilmiştir.
                   Türkiye’de laiklik ilkesinin yerini, İslam’la bütünleşmesi ve daha Müslüman bir yapıya devretmesi gerektiğini, artık bunun zamanın geldiğini ifade eden Ömer Dinçer; aslında Başbakan’ın sözcüsü konumundadır. Kutsal değerlerimizi ve İslamiyet’i istismar ederek, faşizmi kurumsal hale getirmek isteyen siyasi iktidarın önündeki en önemli engel ise Yargı’dır.
 
                   Bu gün görüşülmekte olan tasarılar Yargı engelini
                    Tümüyle bertaraf etmenin ve rejimi dönüştürmenin
                    Nihai aracı haline gelmiştir.
                   Türkiye, Cumhuriyet ve Demokrasinin kazanımlarını
                   Kaybetme noktasına gelmiştir.
 
                   Bu sürecin kaçınılmaz sonucu ise, Devlet olarak dikta yapılanması, toplumsal olarak da bölünmedir, ayrışmadır.
 
                   Karartma, bilgi kirliliği ve takıya konularında yakın tarihin en büyük demagoglarından olan Başbakan; Göbels propagandası ve Makyavel yöntemleriyle; Türkiye’yi hem ekonomik olarak, hem siyaseten ve hem de kültürel olarak müstemleke bir ülke haline getirme misyonunu büyük ölçüde başarmış durumdadır.
 
                   Başbakan’ın deyimiyle, Türkiye “Bölgenin Süpermarketi” haline getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları ise bu süpermarketin “kayıt dışı çalışanları ve bekçisi” konumundadırlar.
 
                   1919’larda başarılı olamayan, amacına ulaşamayan
                    Emperyalizm, AKP’nin “işbirlikçi “ anlayışıyla bugün
                    Önemli bir mesafe almıştır.
 
                   Böyle bir tablo içinde Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarılarının teknik ve hukuki olarak değerlendirmesini yapmanın pratik bir anlamının olamayacağı açıktır.
 
                   Sadece şunları söylüyoruz;
 
                   Tüm yargı mekanizması ve kazanımları; yeni oluşturulan
                    Ve birçoğunda Yargıçlık misyonu bulunmayan
                    Anayasa Mahkemesine boğdurulmak ve hegemonyasına
                    Sokulmak istenilmektedir.
 
                   Bugün için Yargıtay ve Danıştay’a egemen olamayan
                   Siyasi iktidar, Yargıtay ve Danıştay’ı Anayasa Mahkemesi
                   Aracılığıyla ezmek ve etkisiz kılmak istemektedir.
                   Anayasa mahkemesi içinde Başkan aracılığıyla bir “Dikta Makamı” oluşturulmaktadır.
                   Siyasi İktidar, doğrudan kendisine tabi olan Anayasa Mahkemesi yoluyla; 2011 seçimleri sonrası planladığı yeni anayasa düzenlemesiyle, hukuk ve demokrasiye nihai darbeyi vurmayı amaçlamaktadır.
 
                   Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay gibi Kurumlar faşizmi hedefleyen iktidarlar için başlangıçta alt edilmesi gereken, üzerlerinden atlanması gereken kurumlardır. Ancak iktidar, Devlet’i ele geçirdikten sonra artık bu Kurumlar, faşizmin demir pençesini oluşturan faşist yargı kurumlarına dönüşürler.
 
                   Yıl 1933…
 
                   Nazi İktidarının, yeni iktidara geldiği ve henüz yargı üzerinde tam olarak denetim sağlayamadığı yıllar…
                   Reichstag yangınıyla ilgili davada yargılanan 4 komünistten 3’ünü Alman Yüksek Mahkemesi beraat ettirir. Hitler ve Göering çok sinirlenir. Bu davalar Yüksek Mahkemeden alınır, yeni kurulan Halk Mahkemesine aktarılır.
                   Yeni Mahkeme, kısa sürede ülkenin en korkunç mahkemesi olmuştur. Türkiye’de de bu misyonu üstlenen Mahkemelerin artık söz konusu olduğunu yeri gelmişken ifade ediyoruz. Hitler’in Mahkemelerinde meslekten gelme 4 Yargıç vardır. Diğer 5 Yargıç ise S.S’lerden ve Ordu’dan seçilmişlerdi. Böylece çoğunluk meslekten gelmeyen yargıçlardan oluşuyordu.
 
                   Ortaya çıkan 2 gerçek vardır.
 
                   Naziler, Yüksek Mahkeme Yargıçlarının kendi kontrolleri altındaki kurumlardan seçilmesini sağlıyorlar. AKP bunu daha da ileri götürüyor. Sadece Yüksek Mahkemeleri değil,  İlk Derece Mahkemelerinde de bunu başarıyor.
 
                     İkinci gerçek ise şudur; Nazi Mahkemelerindeki Yargıçların bir kısmı meslekten yargıç yani Nazi İktidarından önce de Yargıç olanlar… Bunlar ya Naziler iktidara gelince Hitler’e boyun eğmiş insanlar ya da başından beri faşizme inanmış olanlar…..
Bu açıdan, bugün demokrasi nutukları atan, hukukun üstünlüğünden bahseden bazı Yargıç ve Savcıları, şayet bu süreç engellenmez ise, yarın öbür gün hukuku ortadan kaldıran, faşist yargı sisteminin en tepesindeki insanlar olarak göreceğimizden kimsenin kuşkusu bulunmasın.
 
                   Faşist yargı işte böyle adım adım oluşur.
 
                   Bir siyasi iktidar, faşizmi adım adım Devlet yapısı içinde kurumsal hale getiriyorsa, çağdaş anayasalarda düzenlenen temel hak ve özgürlükleri gasp ediyorsa; orada artık insan hakları evrensel sözleşmelerinde ve uluslararası sözleşmelerde düzenlemesi yapılan “baskıya ve faşizme karşı direnme hakkının” meşru şartları oluşmuş demektir.
 
                   Türkiye Cumhuriyetinin tüm yurttaşlarını, bu “açık ve yakın tehlikeye karşı” uyarıyor, anayasal ve meşru zemin içinde toplumsal haklarını kullanmalarının zorunluluğunu dile getiriyoruz. Gün o gündür.
 
                   Tüm yurttaşlarımızın ve sivil toplumun dikkatlerine saygıyla sunulur.
 
M. Akif Hamzaçebi
CHP Grup Başkanvekili
Trabzon Milletvekili
 
Atila Emek                                        Mehmet Ali Özpolat             Atilla Kart
Antalya Milletvekili                          İstanbul Milletvekili             Konya Milletvekili
 
 
Şahin Mengü                                                                       İsa Gök                                 
Manisa Milletvekili                                                              Mersin Milletvekili
 
Halil Ünlütepe                                  Turgut Dibek                                               Ali Rıza Öztürk
Afyonkarahisar Milletvekili            Kırklareli Milletvekili                      Mersin Milletvekili
 
Rahmi Güner                                                                                  Ali İhsan Köktürk
Ordu Milletvekili                                                                             Zonguldak Milletvekili

3 Şubat 2011 Perşembe

Bedri Baykam'la Söyleşi & Suna Baykam'ın İmza Günü..



Quartier 15'in Şubat konuğu, Bedri Baykam...

Sanattan siyasete, futboldan kültüre, her yönüyle aktüalite konuşulacak...

Söyleşinin ardından,

Bedri Baykam ve Suna Baykam ('97) kitaplarını imzalayacaklar...

Zaman : 06 Şubat Pazar · 15:00 - 18:00
Yer      : Dr. Esat Işık Caddesi No: 78 / Moda / Kadıköy / Tel : 0(216) 338 2561

Bedri Baykam'la Söyleşi & Suna Baykam'ın İmza Günü..



Quartier 15'in Şubat konuğu, Bedri Baykam...

Sanattan siyasete, futboldan kültüre, her yönüyle aktüalite konuşulacak...

Söyleşinin ardından,

Bedri Baykam ve Suna Baykam ('97) kitaplarını imzalayacaklar...

Zaman : 06 Şubat Pazar · 15:00 - 18:00
Yer      : Dr. Esat Işık Caddesi No: 78 / Moda / Kadıköy / Tel : 0(216) 338 2561

1 Şubat 2011 Salı

SİLİVRİ DURUŞMALARI NEDEN YAYINLANMIYOR BİLİYOR MUSUNUZ? / Bedri Baykam / 1 Subat 2011 Cumhuriyet makalesi



Aslında yaşadığımız süreç bir açıdan çok karışık, bir diğer açıdan da her noktası anlaşılır bir basit puzzle. Her gün gazete sayfalarına, TV haberlerine yansıyan kavgalar, restleşmeler, tabii ki olağan bir ülkede görülemeyecek korku filmiyle-trajikomedi tadında serüvenlerin iz düşümleri.        
Konu o kadar ortada ki: AKP bu Cumhuriyete cinsiyet değiştirme operasyonu yapıyor! Hastanın her gün bir organı adeta ameliyat ediliyor. Konumuz adım adım Atatürk'ten bize miras kalan laik demokratik bir Cumhuriyeti, mümkün olduğu kadar fazla ses çıkarttırmadan, her inlemede “bir bardak suda fırtına koparmayın” diyerek yobaz bir gerici din temelli sözde demokratik, özde teokratik faşist rejime dönüştürmek. Bu yüksek hayal gücü ve yoğun “oldu da bitti maşallah” gerektiren ağır işlem gerçekleşirken hastanın her şikayetini susturacak formüller düşünülmüş de… bazen mızrak çuvala sığmıyor!
         Bu işin en net belli olduğu anlarda, Hükümet yaygara koparan Yargıtay’a, Danıştay’a, HSYK üyelerine, YARSAV'cılara, Baro Başkanları'na, hep aynı şeyi söylüyor: “Siz siyaset yapıyorsunuz! CHP ağzı ile konuşuyorsunuz… O zaman bu mesleği bırakın, çıkın siyaset yapın!”  İşte tam bu noktada görmek istemedikleri nokta şu: Bu saydıkları kişi ve kurumlar, CHP'li siyaset filan yapmıyorlar. Onlar sadece Anayasa’nın temel maddelerini savunuyorlar. Yani onlar “oyunun zaten mecburi olan kurallarının uygulanmaya devam edilmesini istiyorlar ve Hükümetin açık yoldan sapmalarını gördüklerinde rejimi savunmak için harekete geçiyorlar. O zaman ne oluyor dersiniz? Bu faşizm meraklılarının borazanları hemen “siz statükocusunuz, reform istemiyorsunuz” diye ortaya atılıveriyorlar… Bu yorumları yobazların yapması normal. Ama sözde demokratik basın soytarıları yapınca “Allah akıl fikir versin” demekle yetiniyorum!
         Geçen Cuma günü yine Silivri’de dava izlemeye gittik arkadaşlarla. “Ergenekon” adı verilen o bahtsız davanın acıklı olduğu kadar Aziz Nesinlik kanıt paketleri dışında belki en sonunda yapmam gereken yorumu belirteyim: Silivri'de yaşananları her gördüğümde bu davanın neden İstanbul'a 90 dakika uzaklarda yapıldığını ve oturumların neden televizyonlardan naklen yayınlanmadığını daha iyi anlıyorum. Çünkü şayet orada yaşananları milyonlar “naklen” izleyebilseler, o davaya inanan insan sayısında çoook abartılı bir değişim yaşanır! Uzun lafın kısası, hiç kimse böyle bir şeyin bir gün yaşanacağını sanmasın. O dava hep “gizli” ve uzaklarda sürecek ki, Hükümet gece rahat uyusun… Sormak lazım zat-ı muhteremlere; hani çok şeffaftınız? Hani AB standardında demokrasiniz? Bu mu afra-tafranız, 21. Yüzyıl iddialarınız!
         Bir de şu “ek” soruyu yöneltmek lazım: Arada sırada kin kustukları tarihi durakların en başında gelen 27 Mayıs davalarında neden yoktu bu büyük sır ve kapama merakı?  Neden orada herkes rahatça davayı izleyebiliyor veya radyodan takip edebiliyordu? Neden fotoğraf çekilebiliyordu? Yoksa dünyanın en mükemmel ve çağdaş Anayasalarından birini getiren 1960 Devrimi, iddialarınızın tam aksine kartlarını açık oynayan bir halkla bütünleşmenin ürünü müydü?
         İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, yine tarihi bir konuşma yaptı… Bir savunma değil, adeta bir iddianame okudu. İlk sözleri, “yalan makinesi”ne bağlanmak istediğini söyleyen sanık Erkut Ersoy'un bıraktığı yerden başladı: “Yalan makinesine Erdoğan ve Gül bağlansın”.  Perinçek Başbakan'ın yepyeni bir konuşmasında farkına varmadan ağzından kaçırdığı sözleri salonda dinletti: “Bizim içeri tıktığımız bir tek aydın yok”. Gerçekten de bu sözler Erdoğan'ın gözünde ve fiiliyatta yürütme ve yargının uyum içinde çalıştığının yani güçler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının yok edildiğinin direkt kanıtı! “Ben bu davanın savcısıyım” diyen Tayyip Bey, şimdi hakimliğini de ilan etmiş. Perinçek yine bu hükümetin dağıttığı demokratik açılım süreci kitapçığında, “gerekli hallerde özel yargılama yapılabilir” dendiğini anımsatarak, Silivri Mahkemesi’ni Başbakan’ın kurdurduğunu, devletin diğer yargı kurumlarından birinde yargılanmadıklarını vurguladı. Ardından hakimle bir gerginlik yaşayan Perinçek “ Mahkeme heyetine “Bu tertibin yanında yer almayın,  Erdoğan’a siper olmayın” diyerek davada tarafların yer değiştireceğini ısrarla vurguladı.
         Daha sonra sıra sanık Muzaffer Tekin’ e geldi. O da onurlu yoğun bir konuşma yaptı ve Hükümeti çok sıkıştırdı. “Yalan ve iftiralar sürdükçe bunları ısrarla çürüteceğim” dedi. Tekin ardından Aydınlıkta 24-10-10'da yayınlanan “Osman’ımın 21 Yalanı” başlıklı çok detaylı ağlanası tutanak analizini okudu. İki cümlesinden HİÇBİRİ birbirini tutmayan bir adamın sözleriyle Ergenekon ve Danıştay Cinayeti gibi alakasız davaların birbiriyle birleştirildiğini anımsatan Tekin “devşirilmiş tanıklar ve kurgulanmış delillerle” ısmarlama cevapların adeta kurgulandığını hatırlattı.
İlk fırsatta “dökülen” Ergenekon kanıtlarını da ele almamız gerekecek

SİLİVRİ DURUŞMALARI NEDEN YAYINLANMIYOR BİLİYOR MUSUNUZ? / Bedri Baykam / 1 Subat 2011 Cumhuriyet makalesi



Aslında yaşadığımız süreç bir açıdan çok karışık, bir diğer açıdan da her noktası anlaşılır bir basit puzzle. Her gün gazete sayfalarına, TV haberlerine yansıyan kavgalar, restleşmeler, tabii ki olağan bir ülkede görülemeyecek korku filmiyle-trajikomedi tadında serüvenlerin iz düşümleri.        
Konu o kadar ortada ki: AKP bu Cumhuriyete cinsiyet değiştirme operasyonu yapıyor! Hastanın her gün bir organı adeta ameliyat ediliyor. Konumuz adım adım Atatürk'ten bize miras kalan laik demokratik bir Cumhuriyeti, mümkün olduğu kadar fazla ses çıkarttırmadan, her inlemede “bir bardak suda fırtına koparmayın” diyerek yobaz bir gerici din temelli sözde demokratik, özde teokratik faşist rejime dönüştürmek. Bu yüksek hayal gücü ve yoğun “oldu da bitti maşallah” gerektiren ağır işlem gerçekleşirken hastanın her şikayetini susturacak formüller düşünülmüş de… bazen mızrak çuvala sığmıyor!
         Bu işin en net belli olduğu anlarda, Hükümet yaygara koparan Yargıtay’a, Danıştay’a, HSYK üyelerine, YARSAV'cılara, Baro Başkanları'na, hep aynı şeyi söylüyor: “Siz siyaset yapıyorsunuz! CHP ağzı ile konuşuyorsunuz… O zaman bu mesleği bırakın, çıkın siyaset yapın!”  İşte tam bu noktada görmek istemedikleri nokta şu: Bu saydıkları kişi ve kurumlar, CHP'li siyaset filan yapmıyorlar. Onlar sadece Anayasa’nın temel maddelerini savunuyorlar. Yani onlar “oyunun zaten mecburi olan kurallarının uygulanmaya devam edilmesini istiyorlar ve Hükümetin açık yoldan sapmalarını gördüklerinde rejimi savunmak için harekete geçiyorlar. O zaman ne oluyor dersiniz? Bu faşizm meraklılarının borazanları hemen “siz statükocusunuz, reform istemiyorsunuz” diye ortaya atılıveriyorlar… Bu yorumları yobazların yapması normal. Ama sözde demokratik basın soytarıları yapınca “Allah akıl fikir versin” demekle yetiniyorum!
         Geçen Cuma günü yine Silivri’de dava izlemeye gittik arkadaşlarla. “Ergenekon” adı verilen o bahtsız davanın acıklı olduğu kadar Aziz Nesinlik kanıt paketleri dışında belki en sonunda yapmam gereken yorumu belirteyim: Silivri'de yaşananları her gördüğümde bu davanın neden İstanbul'a 90 dakika uzaklarda yapıldığını ve oturumların neden televizyonlardan naklen yayınlanmadığını daha iyi anlıyorum. Çünkü şayet orada yaşananları milyonlar “naklen” izleyebilseler, o davaya inanan insan sayısında çoook abartılı bir değişim yaşanır! Uzun lafın kısası, hiç kimse böyle bir şeyin bir gün yaşanacağını sanmasın. O dava hep “gizli” ve uzaklarda sürecek ki, Hükümet gece rahat uyusun… Sormak lazım zat-ı muhteremlere; hani çok şeffaftınız? Hani AB standardında demokrasiniz? Bu mu afra-tafranız, 21. Yüzyıl iddialarınız!
         Bir de şu “ek” soruyu yöneltmek lazım: Arada sırada kin kustukları tarihi durakların en başında gelen 27 Mayıs davalarında neden yoktu bu büyük sır ve kapama merakı?  Neden orada herkes rahatça davayı izleyebiliyor veya radyodan takip edebiliyordu? Neden fotoğraf çekilebiliyordu? Yoksa dünyanın en mükemmel ve çağdaş Anayasalarından birini getiren 1960 Devrimi, iddialarınızın tam aksine kartlarını açık oynayan bir halkla bütünleşmenin ürünü müydü?
         İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, yine tarihi bir konuşma yaptı… Bir savunma değil, adeta bir iddianame okudu. İlk sözleri, “yalan makinesi”ne bağlanmak istediğini söyleyen sanık Erkut Ersoy'un bıraktığı yerden başladı: “Yalan makinesine Erdoğan ve Gül bağlansın”.  Perinçek Başbakan'ın yepyeni bir konuşmasında farkına varmadan ağzından kaçırdığı sözleri salonda dinletti: “Bizim içeri tıktığımız bir tek aydın yok”. Gerçekten de bu sözler Erdoğan'ın gözünde ve fiiliyatta yürütme ve yargının uyum içinde çalıştığının yani güçler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının yok edildiğinin direkt kanıtı! “Ben bu davanın savcısıyım” diyen Tayyip Bey, şimdi hakimliğini de ilan etmiş. Perinçek yine bu hükümetin dağıttığı demokratik açılım süreci kitapçığında, “gerekli hallerde özel yargılama yapılabilir” dendiğini anımsatarak, Silivri Mahkemesi’ni Başbakan’ın kurdurduğunu, devletin diğer yargı kurumlarından birinde yargılanmadıklarını vurguladı. Ardından hakimle bir gerginlik yaşayan Perinçek “ Mahkeme heyetine “Bu tertibin yanında yer almayın,  Erdoğan’a siper olmayın” diyerek davada tarafların yer değiştireceğini ısrarla vurguladı.
         Daha sonra sıra sanık Muzaffer Tekin’ e geldi. O da onurlu yoğun bir konuşma yaptı ve Hükümeti çok sıkıştırdı. “Yalan ve iftiralar sürdükçe bunları ısrarla çürüteceğim” dedi. Tekin ardından Aydınlıkta 24-10-10'da yayınlanan “Osman’ımın 21 Yalanı” başlıklı çok detaylı ağlanası tutanak analizini okudu. İki cümlesinden HİÇBİRİ birbirini tutmayan bir adamın sözleriyle Ergenekon ve Danıştay Cinayeti gibi alakasız davaların birbiriyle birleştirildiğini anımsatan Tekin “devşirilmiş tanıklar ve kurgulanmış delillerle” ısmarlama cevapların adeta kurgulandığını hatırlattı.
İlk fırsatta “dökülen” Ergenekon kanıtlarını da ele almamız gerekecek

31 Ocak 2011 Pazartesi

Fener 'ruhu' yakaladı! / Bedri Baykam / Fotogol yazisi

Fener 'ruhu' yakaladı! / Bedri Baykam 


İŞTE futbol ve lig bu nedenle bu kadar zevkli. Trabzon yense tekrar
10'a çıkacak fark, 4'e iniyor ve fark, 2 haftada neredeyse kapanıyor.
Fenerbahçe bu sene ilk büyük maçını kazanırken ilginç bir şekilde son
2-3 haftada yakaladığı takım ruhunu bu derbiyle perçinledi.
Zemin, hava ve seyirciler erken final için en iyi noktadaydılar.
Fenerbahçe hızlı başlayan maçta orta sahasının hamaratlığıyla
ağırlığını hissettirmeye başladı.
Maestro Alex, oyunun başından beri yaptığı klas hareketlerden sonra
kornerden öyle bir güzel top kesti ki gizli sartrafor Lugano'yu
penaltı deneyerek bile durduramadılar. Bunun hemen ardından orta
sahanın müthiş presiyle gelen kontratak, 7 saniyede filelerle
buluşurken Niang'ın gol vuruşu gerçekten mükemmeldi. Bunun hemen
ardından aynı rüzgarla gelen pozisyonda günün kahramanlarından Topuz,
2 metreden voleyi dağlara taşlara atmasa maç belki 5'lik bile olurdu.
İkinci yarıda yine centilmen başlayan maçta Trabzon, daha etkili
ataklarla dengeyi kurdu. Ancak ikinci yarının ortasına yaklaşırken
hakemin Fenerbahçe seyircini provoke edercesine aldığı ters kararlar
ve Selçuk'un gördüğü ağır ikinci sarı kart, oyunu gereksiz şekilde
elektriklendirdi.
Maçın geri kalan kısmında Fenerbahçe panik anları yaşasa da Aykut
Kocaman, yaptığı yerinde değişikliklerle maçı kurtarıp zafere ulaştı.
Bu maçta gözlerimizin sahada görmek istediği futbolcu Stoch idi.
Umarım önümüzdeki haftalarda bu çıkışı yakalayan Fenerbahçe, transfer
yapmasa bile artık ligde varlığını ortaya koyabilecek.
Yeter ki Aykut hoca Semih, Niang ve Alex'i beraber kullanmayı sıkça hatırlasın.