17 Ağustos 2017 Perşembe

YILMAZ VURAL VE STOCH: ŞU EVRENİN HARCANMASI İSTENEN DEĞERLERİNDEN İKİ ÖRNEK! | Bedri Baykam | 14.08.2017


Bu hafta size gündemde olan malum birçok konuyu yazabilirdim. Mesela “AKP yeni devlet kuruyor” diyen densiz bir Ayhan Oğan’ı, alçakların 15 yaşında şehit ettiği Eren Bülbül’ü, Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik salvo denemelerini ve bildiğiniz onca diğer konuyu... Ama nasıl olsa bunlar hakkında ne düşündüğümü biliyorsunuz, dipsiz birer kuyu... Bu yüzden bu hafta aklıma takılan başka bir insani konuyu gündeminize getireceğim. Size futbol dünyamızdan iki insandan söz ederken, aslında benzer durumlar yaşayan her meslekten, akademisyen, sporcu, müzisyen, gazeteci, sanatçı ve HATTA bazı politikacılara yapılan tüm haksızlıkları düşünerek yazıyorum...

BİR MAÇIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Geçen hafta İzmir'de bir Süper Lig maçı oynandı: Göztepe-Fenerbahçe. Geçen sene Göztepe’nin hocası, son 10 maçta Yılmaz Vural’dı. Vural Göztepe’yi hem play-off’a taşıdı hem de Süper Lig’e. Tabi biliyorsunuz, Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz; hemen Yılmaz Vural’ın işine son verildi! Süper Lig’e çıkma heyecanını bu yeni platformda yaşamaya hazırlanan ünlü hoca hem şaşırdı, hem de şaşırmadı. Çünkü artık fazlasıyla bu ülkenin insan kumaşını biliyordu. Bugün size ilk olarak Vural’dan söz edeceğim.
Göztepe-Fenerbahçe maçında sahada olması gereken bir diğer isim, Fenerbahçeli Miroslav Stoch’tu. Ama o da bir gün önce Fenerbahçe ile yollarını ayırmış ve Slavia Prag formasını giymek üzere ülkemizi terk etmişti. Bu iki ismi ele aldıktan sonra, yaşamın haksızlık yapma alışkanlığını biraz deşip dünyanın neden böyle bir yer olduğunu sizlerle sorgulamak istiyorum.

TÜRKİYE’NİN TARTIŞMASIZ EN SEVİLEN TEKNİK DİREKTÖRÜ: YILMAZ VURAL
Bugün sokağa çıkıp milli takım teknik direktörlüğüne kimi istiyorsunuz diye sorduğumuzda halkın tartışmasız büyük çoğunluğu Yılmaz Vural diyor, bu yanıt tartışmaya açık değil. İyi de, insanlar niye seviyor Yılmaz Vural’ı? Hemen sıralayalım: Samimiyetini, cana yakınlığını, sokaktaki insanlarla diyaloğunu, saha kenarındaki heyecanlı ve babacan tavırlarını, özel kimyası ile insanlara kendisini, futbolu ve takımlarını sevdirmeyi başarmasını, esprili ve nüktedan bir insan olmasını, sanki yıllardır sofranızın, evinizin misafiriymiş gibi hissettirmesini, futbolu çok iyi bildiği konusunda herkese güven vermesini...
Bir gerekçe daha var... Belki en son onu söylüyoruz, ama önemsiz olduğu anlamına gelmiyor: Bugüne kadar uğradığı haksızlıklara karşı onunla ayrıca bir dayanışmaya girdiğini hissediyor halk! Ne yazık ki şaşırtıcı bir şekilde ne milli takım ne de üç büyükler, Yılmaz Vural’a hak ettiği değeri vermeye yanaşıyor! Sanki hep aynı isimler etrafında dönmeye mecburlar veya yabancı isimlere prim vermek durumundalar... Örneğin Fenerbahçe’nin Aragones, Advocat ve Pereira ile uğradığı hüsranlar geliyor aklıma... Değdi mi diye soruyorum: İlla bir yabancıya milyonlarca Euro verip ne huyumuzdan, ne suyumuzdan, ne ülkenin gerginliklerinden, ne futbolcumuzdan hiçbir şey anlamayan insanlara teslim olma merakı neden bu kadar yoğun bir hastalık? Bu yabancılar ülkemize alışana kadar, oyuncuları tanıyana kadar, Türkiye ligini anlayana kadar zaten sezonun yarısı geçmiyor mu? Ya Galatasaray’a ne demeli? Hiçbir sonuç alamadığı yabancı İtalyan hocaların üstüne, şimdi de Tudor isimli Karabük’ten takımını terk ederek gelmesi istenmiş bir belirsiz isim.
En son geçen ay milli takıma yeni hoca aranırken hala Lucescu’dan medet umulması ciddi bir hayal kırıklığı. Romen hoca kalkıp bütün lig maçlarını izliyor ve her maçta sahada en fazla iki Türk oyuncuyu (!) görme fırsatı buluyor. Yılmaz Vural ise bütün Türk oyuncuları, belki 15 yaşlarından beri takip ediyor. Her birinin hangi yemeği sevip sevmediğini bile biliyor, ama ne yazık ki yine yabancı hayranlığımız ağır basıyor! Sevgili Uğur Dündar’la bu yanlış karar alınmadan önce “milli takım teknik direktörü Yılmaz Vural olmalıdır” diye bir video yayınladık; halk da Twitter’da aynı şekilde kampanyalar yaptı ama nafile!
Yılmaz Vural’ın “imajını” beğenmeyen içi boş “snob mösyöler” var: Yok efendim fazla şov yapıyormuş, yok efendim saha kenarında futbolcu tokatlamış, yok efendim büyük takımları kaldıramazmış! Futbol zaten bir şov oyunu, halk da bu samimi şovu ve hocadan saha kenarı göstermesini istiyor! Aynen basketbolda Obradoviç’in yaptığı gibi! Ama aynı şovu yapan Türk olduğu zaman ve adı Yılmaz Vural olduğu zaman anlaşılan sorun oluyor!
Sempatik hoca, güzel insan, kıymetli teknik direktör Yılmaz Vural tüm bunlara rağmen olumlu zihniyetiyle, güler yüzlülüğüyle, sertleşmiş derisiyle, yaşadığı haksızlıklara ve hayatta elde edemediği büyük bir takım çalıştırma hakkına ulaşamamasıyla, 64 yaşını umursamadan, dünyanın en üst düzey teknik direktörlük diplomalarıyla, hayata ve insanlara olan bağlılığıyla, sırasını bekliyor...

FENERBAHÇE EN İYİ OYUNCUSU STOCH’U HARCAYARAK İNTİHAR ETTİ!
Futbolu biraz takip edenler için, Stoch’tan “Fenerbahçe’nin en iyi oyuncusu” olarak söz etmem, şaşırtıcı olabilir. “En iyi” derken, takdir edersiniz ki bu sene transfer edilen oyunculardan söz etmiyorum. Çünkü onları henüz seyretmedik. Belki de Giuliano, gerçekten yeni bir Alex olur. İnşallah! Dört senedir bekliyoruz, yeni Alex’i... Ben geçen yılki kadrodan söz ediyorum.

BİR YILDIZI ZORLA SÖNDÜRMEK...
Stoch, yıllardır Fenerbahçe'nin oyuncusuydu.. Attığı her gol, izleyicilerin beynine kazınan bir güzellik abidesiydi.. Saymaya başlasam, sonunu getiremeyiz. Buna rağmen birkaç sezon hariç, Stoch neredeyse Fenerbahçe'de hiç oynatılmadı! Ya olmadık takımlara kiralandı ya da yedek tutuldu. Hafızamızı tazelemek son derece kolay. Google'a girerseniz bu golleri hemen bulursunuz ve afiyetle seyredersiniz. Stoch hakkında uydurulmuş koca bir yalan vardır: "Efendim zaten hep aynı golü atıyordu. Topu al, sağa çek sonra kalecinin sağına yerden vur! Sonra takımlar bunu çözdü, onu da atamaz oldu". Tarihte atılmış en kuyruklu futbol palavrası bu olsa gerek! Stoch'un attığı diyelim 20 golün analizi, ortaya sahayı ve özellikle sağ ayağını mükemmel şekilde kullanarak birbirinden farklı golleri atan bir futbol virtüözünü gösterir! Yalnız birkaç maçı hatırlatacağım size... Geçen yılki Grasshoppers UEFA elemeleri: Stoch dk 67’de giriyor maça ve attığı farklı iki enfes golle maçı 3-0’a taşıyor. Rövanşta yine 2-0 kazanıyor Fenerbahçe, Stoch 2. golü bir kontratakta atıyor. Yine geçen yıl Zorya ile oynanan UEFA ligi maçı: Maç 0-0, kilidi açamıyor bir türlü Sarı Lacivertliler... Maçın 2. yarısında Stoch giriyor ve 35 metreden bir füze çakıyor. Kalecinin topu görmesi mümkün değil! Sonra ne mi yaşanıyor? O maçtan sonra, Stoch mükafat olarak neredeyse hiç dakika bulamıyor, geçen yılki hoca Advocaat'tan! Bu arada buna rağmen, ortada şöyle bir istatistik var: Ozan, Alper ve Volkan'ın attığı gollerin TOPLAMI kadar gol atıyor Stoch geçen yıl! 4'ü Avrupa Kupası, biri Kupa, 2’si hazırlık maçı galiba... hem de bu futbolcuların 1/20’si -yani yirmide biri- kadar oynamasına rağmen!!!
Son hatırlatacağım dakikalar bu yıldan: Monaco ile hazırlık maçı oynuyor Fener... Dakika 75, 1-0 mağlup. Stoch giriyor maça... Önce hemen 35 metreden bir füze çakıyor, kaleci son anda uçup çıkarıyor. Bir dakika sonra verdiği bir ara pastan bir forvet düşürülüyor ve frikik alıyor Fener. Stoch harika bir ölü yaprak vuruşunu köşeye ampul gibi asıyor. Dakika henüz 77! Bir dakika sonra, sağdan gelen bir pasa, gelişine nefis bir şut atıyor ama kaleci uçarak çıkarıyor. Maç, Stoch'tan önce ve sonra diye ikiye ayrılıyor. Fenerbahçe’de onun dakika/gol oranına yaklaşan kimse yok. Hem de forvet oynamamasına rağmen.
Herhalde Fenerbahçe’nin dış transferlerden önce acilen kendi çıkarları çerçevesinde, kendi çocuğu Stoch'u keşfetmesi lazım” diye düşünüyordum, böyle bir umudum vardı. Hatta Fenerbahçe’yi yöneten en üst iki isme ulaşarak bu konudaki düşüncelerimi de aktardım; yapabileceğim daha fazla ne olabilirdi bilmiyorum. Ne yazık ki suya düştü o çabalar...
Bazen kendi kendime sormadan edemiyorum: Acaba teknik direktörlerin kestiği Stoch cezası şu olabilir mi? "Ben saatlerce taktik anlatıyorum, bu adam çıkıp 30-40 metreden çakıp gol atıyor ve sanki golü kolaylaştırarak ucuzlatıyor" (!). Gerçekten merak ediyorum, gerekçe bu mu?
Emin olun kafamda olmayan gerekçeler arıyorum: Örneğin geçen yıl takımdan deneyimli futbolcu bir arkadaşıma sordum, “Stoch antrenmana geç mi geliyor, kavga mı çıkarıyor, alkollü mü geliyor, söylenileni yapmıyor mu?” diye. “Hayır abi, son derece ciddi bir profesyonel ve öyle zaafları yok” diye yanıtladı beni. Şaşırmadım, çünkü benim gördüğüm de buydu. Bazen kendime soruyorum acaba fiziki kapasite ölçümlerinde mi bir fark var diye... Aslında onun da yanıtı hazır: Öyle olsa bile, bir takımda herkes fizik olarak herkül olmaya mecbur değil. Kimisi dayanıklı bir maratoncudur, kimisi futbol dehasıdır ve Avrupa’nın en iyi şutörlerinden biridir... Her biri ayrı şekilde kullanıldığı zaman ortaya bir futbol takımı çıkar. Aynen satrançta her taşın aynı kapasiteye sahip olmaması ve ayrı fonksiyonları olması gibi.
Stoch, ciddi Fenerbahçeli. Hastalık derecesinde. Ayrıca son derece centilmen, son derece ciddi bir profesyonel, yedekliği dert etmez, formasını çıkarıp atmaz... Seyircinin ona büyük sevgisi ve açtığı bir kredi vardı. Ama sürekli olarak sanki yokmuş gibi davranılması, üvey evlat muamelesi görmesi, attığı en güzel gollerin sanki bir suçmuş gibi ele alınması, hiçbir şekilde kendisine seyircilerin ki dışında bir kredi açılmaması, artık canına tak demiş olacak ki bütün bu dışlamalara karşı kendi toprağına dönüp o çok sevdiği ve mükemmel olduğu futbolu oynayabilmek için bir fırsat kullanmak istedi. Kendine ve ailesine karşı, yeni doğan çocuğuna karşı onurunu korumak istedi. Zorla atılıp satılmadan, kendisine hak ettiği saygıyı gösterecek bir yere artık adım atmak istedi.
Stoch’un ayrıldığı haberini duyduğumda içim cız etti. Halbuki bu sene umuyordum ki, Kocaman, Stoch'a sorumluluk verecek ve onu sistemli olarak kullanacak! Ama hazırlık maçlarından itibaren gördük ki bu böyle olmadı. İşin acı tarafı, Stoch’un henüz 27 yaşında olmasıydı! Yani Alex’in Fenerbahçe’ye geldiği yaşa Stoch henüz yeni girmişti. Daha 7-8 yıl bu takımı uçurabilirdi! Yeter ki takımda kalacağı ve değer verildiği konusunda ona güvence verilsin! Bu fırsatı kullanmayarak Fenerbahçe intihar etti. Fenerbahçe'yi yıllardır tarihiyle tanıyan Ertuğrul Özkök ve Uğur Dündar gibi saygın isimler ve sayısız taraftar arkadaşım, benimle aynı şeyi düşünüyorlar. Rahmetli büyük kaptan, sevgili Serkan Acar’ın oğlu eski futbolcu Volkan Acar, benim gibi saçını başını yoluyordu.

GÖZTEPE MAÇINA HÜZÜNLÜ DÖNÜŞ...
Bu hafta Fenerbahçe lige kötü bir başlangıç yaptı ve yine ilk maçını kazanamadı. Maç 2-2 devam ederken, Fenerbahçe hocasının bir hamle yapması lazımdı. Aykut Kocaman genç santrfor Ahmethan ve daha önce pek seyretmediğimiz genç Samed’i oyuna aldı... Tabi öyle kritik anlarda tecrübesiz ve genç oyunculardan çok şey beklemek haksızlık olur; Halbuki çoğu zaman şampiyonluk averaj veya 1-2 puanla gider. Yani sezon başındaki bu kayıpları küçümseme şansı yok kimsenin. Ne yazık ki Fenerbahçe artık joker kurtarıcısını kaybetmiş, birbirine benzer, sanki zamanın geçmesini bekleyen pasif bir takım hüviyetine dönüşmüş. Kocaman’ın özellikle yeni transferlerle takımı ayağa kaldırmasını isterim ama bir futbol dehası bu kadar izah edilemez gerekçelerle nasıl infaz edilir, bunu bana hiçbir güç anlatamaz. Yarın Fenerbahçe’de yönetici olsam, devre arasında onu geri getirmek için her fedakarlığı yapar, forveti de doğrudan onun üstüne inşa ederim. Stoch, “Aman harcadığımız para bir işe yarasın, onu oynatalım da niye aldınız demesinler” diye her maç şans verdikleri Robin van Persie’den herhalde 5 kere daha faydalı bir oyuncu!

GELELİM ÇIKARACAĞIMIZ DERSE:
Yılmaz Vural ve Stoch, anlatmak istediğim konuda abartılı birer örnek. Galiba Türkiye’de gücü elinde tutan insanlar, kitlelerin sevdiği başka insanları sorumluluk alan ve kendini ifade edebildikleri, hedeflerini yaşama geçirebildikleri bir noktada görmek istemiyorlar. İster en iyi hoca olun, en çok psikolojiden anlayan kişi olun, ister en fantastik golleri atın ve dünyada yılın golünü atmış olun, maalesef hiç fark etmez! Hayatın nankörlüğü devreye girer ve kitlelerin görüşüyle ters düşme pahasına halkın sevdiği bazı insanların ya kafası koparılır ya da özellikle bir yerlere getirilmezler; bu siyasette de başka bir çok alanda da aynen böyledir! Kimbilir aklınıza hangi isimler gelmiştir kendi çevrenizden, ağzıyla kuş tutsa, üstüne yaranamayan... Halk da şaşkınlıkla birbirine sorar “acaba bu isim hakkında benim bilmediğim ne konu vardı bu dışlanmayı yaşıyor?” diye. Halbuki çoğunlukla ortada bir şey yoktur, yalnız ısrarla tekrarlanan sahte imajlar, dedikoduyla yayılan ve sonunda insanların sağlamasını göremeden inandıkları palavralar vardır.
Dünya da böyledir belki ama, bir futbol alanına bakıyorum, bir de sosyal demokrat siyaset alanına, çevremiz değeri bilinmeyen, kullanılmayan değerlerle dolu. Buna bilim ve akademisyenler, medya ve basın çevresini de ekleyebilirsiniz. Sanki bunu yalnız psikologlar ve hatta psikiyatristler yanıtlayabilir diye düşünüyorum; karar noktasında duran insanlar çoğu zaman mantığa, içgüdülerine veya istatistiklere karşı davranmayı bir güç gösterisi haline getiriyorlar. İyi insanlara da “atlara binip
gitmek” kalıyor bu zalim ve anlamsız dünyada...

   

9 Ağustos 2017 Çarşamba

VIP DİNLEME DAVASINDA MAĞDUR DEĞİL, ŞİKAYETÇİYİM! | Bedri Baykam | 08.08.2017

HURRICANE” FİLMİNİ NEDEN TEKRAR SEYRETTİM?
Evvelsi gün, ünlü “Hurricane” filmini tekrar seyrettim. Neden mi? Belki haklıların sonunda güldükleri, davaları kazanıp kumpas kuranların kaybettikleri, hatta kahroldukları bir senaryonun keyfini tekrar yaşamak istedim. 1960’lar, 70’ler ve 80’lere uzanan bir film... 20 yıl boyunca, işlemediği bir cinayet için hapiste kalan siyahi boksör Rubin ‘Hurricane’ Carter’ın ibret dolu hikayesi. Yalancı şahitler, sahte imzalı uyduruk ifadeler, ırkçılık, hepsiyle mücadele etmek için başına gelenleri hapisten gizlice yazdığı bir kitap ile topluma aktarmaya çalışan güzel bir insan. Ve o kitap çıktıktan 7 yıl sonra, ilk kitabını 25 sent’e günlük sahaflardan satın alan bir ergen çocuğun eline geçmesi ve etkilenip Carter’la kurduğu mektup arkadaşlığı... Ardından onun ikna ettiği kişilerin yeniden başlattıkları soruşturmalarla özgürlüğe giden uzun çetrefilli yol... Detayları geçiyorum, muhakkak sizler de seyredin.
Bakın o senaryonun benzeri, bu ülkede son yıllarda binlerce kişinin başına geldi. Gelmeye de devam ediyor. Ne yazık ki, bu ülke uğruna büyük bedeller ödemeye mecbur kaldığı FETÖ çetesinin ülkeye bıraktığı kirli dersi herhalde yeterince hazmedemedi ki, ardından yine Cumhuriyet ve Sözcü davaları yaşanabildi!

FETOCULARIN KANDIRABİLDİKLERİ VE KANDIRAMADIKLARI
AKP’liler FETÖ konusunda ağızlarını açtıkları zaman çok şanssızlar, çünkü birazcık hatırlamayı ve düşünmeyi bilen herkes işin gerçek yüzünü hemen anlıyor.
Bir kere ortadaki absürd durumu hiç kimsenin yutması mümkün değil. Bank Asya’ya para yatıranlar kara listelere giriyorlar, her akşam devlet erkanını televizyonlarda FETÖ ile kol kola izleyip etkilenmiş olmalarına rağmen onların kandırılma hakkı yok! Hükümet üyelerinin her gün birlikte hareket ettikleri FETÖ tarafından kandırılmış oldukları ise, su götürmez bir gerçekmiş! Düne kadar televizyonlarda öve öve bitiremedikleri, “Fethullah Gülen Hoca Efendi” diye yağcılıkla hitap ettikleri baş yobazın, aslında nasıl biri olduğunu onca Kemalist ve solcu yazar kendilerine ve kamuoyuna duyurmuş olmasına rağmen, onlar şimdi saf rolüne yatıp “bizim hiç haberimiz yoktu, kendilerini iyi insan bilirdik” gibisinden yorumlarla yanıt veriyorlar. Televizyonlarda da canlı yayın tartışmalarına çıkamadıkları için, halkın önünde sorgulanamıyorlar.
1995 yılında Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı isimli Fethullahçı örgüt, “Hoşgörü Ödülleri” adı altında bir ödül buluşması için birçok ünlü isimle birlikte ısrarla beni de davet etmiş ve şahsıma da bir elma şekeri sunmak istemişti. Tabii ki tuzağa düşmedim ve kesinlikle reddettim, gitmedim. Maalesef Hayrettin Karaca ve Barış Manço gibi kanıp gidenler oldu. O gece Toktamış Ateş, Abdurrahman Dilipak, Cengiz Çandar, Tayyip Erdoğan gibi isimler de oradaydı. Toktamış’ın orada olması, yıllarca “iyi niyetten kandırıldı” diye ele alındı. Ancak sonradan kendi doğal akışında Cumhuriyet’ten ayrılıp ılımlı-İslamcı/2. Cumhuriyetçi gazetelerde “onlarla saf tutmaya başladığında”, kanma senaryosu gözümde değişti. Zaten siyaseti içinden takip ettiğimize göre, bizlerin öyle kolay kolay “kanma” hakkımız olmadığına kaniydim. Çünkü senaryo yıllardan beri belliydi, bilen gözler için...
Feto’cular, FETÖ’cü haline resmi ve somut olarak dönüşmeden önce, Abant Platformu denilen buluşmalarda yine aynı 2. Cumhuriyetçi-İslamcı frekansta beyin yıkamalara devam etmek için birçok ünlü ismi bir araya getiriyorlardı. Aralarına Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Can Dündar, Hüseyin Gülerce, Oral Çalışlar, Aydın Engin, Baskın Oran, Şahin Alpay, Mehmet Altan, Hasan Cemal, Ahmet İnsel, Cengiz Çandar gibi o karışık kesimden sayısız isimler katıldı, hep aynı nakaratlarla işin göz boyaması yapıldı: “Birlikte yaşama tecrübesi-hoşgörü-diyalog/demokrasinin yayılması ve her fert tarafından özümsenmesi”. Ayrıca daha kapsamlı ve geniş katılımlı beyin yıkamaları için Türkçe Olimpiyatları devreye sokuldu. Kimler geldi kimler geçti o sahnelerden... AKP kadrolarının neredeyse tamamını o gecelerde görebilirdiniz.
20 yıldır tarikat yapılanmaları ve tehlikeli Gülen örgütü hakkında kaleme aldığım birçok makale, yaptığım birçok konuşma, doğal olarak bu çetenin tepkisini çektiği için benim bütün konuşmalarımı dinlemişler.
ÇETE HAKKINDA VERDİĞİM İFADELER VE SUÇ DUYURUM
26 ay önce İç İşleri Bakanlığı dinlenen numaralarımı da ekleyerek bana bu numaraların tarafımdan kullanılıp kullanılmadığını sordu. “Evet” yanıtını verdim. Daha sonra, Ekim 2015’te HSYK Baş Müfettişi Sayın Yunus Nadi Kolukısa tarafından bana eski tarihli bir Ağır Ceza Mahkemesi önleme dinlemesine ilişkin karar okundu. Bu akıl almaz bir metindi ve FETÖ’cü yapılanmanın baş isimlerinden Ali Fuat Yılmazer tarafından hazırlanan metin, beni ömrümde adını duymadığım “Suç Örgütü lideri Yakup Kürşat Yılmaz”la aynı kefeye koyup, aynen Balbay ve Tuncay Özkan’a yaptıkları gibi “devleti silahlı örgütle yıkmaya çalıştığım” gibi traji-komedi ötesi koca bir palavrayı önüme sunuyordu. Sayın Kolukısa, yanıtlarımı aldı ve şikayetçi olup olmadığımı sordu. Ben de ifademde aynen şunları söyledim: “Ben zaten telefonda konuştuğum her şeyi kitap ve makalelerinde yazan, konferans ve televizyon konuşmalarında sözlü olarak aktaran şeffaf bir insanım. Ömrümde ne Atatürkçülüğümü ne de siyasi düşüncelerimi gizledim, ne de hiçbir zaman antidemokratik illegal yapılara taşıdım. Daha önce 1995 yılında zaten telekulak denilen başlıkla yine dinlenildiğimi duymuştum. Beni ve açık, şeffaf, legal siyasi ilişkileri ortak demokratik kitle örgütü platformlarını beraber yürüttüğüm aydın arkadaşlarımızı bu şekilde karalayan affedilmez senaryolarla silahlı terör ve suç örgütü kapsamlarına almaya çalışanları affetmem mümkün değildir ve talep eden ve karar veren kişiler hakkında davacı ve şikayetçiyim. Türkiye'nin özgür ve demokratik bir yapıda, kendi siyasi yaşamında en doğru koşullarda devam etmesi için buna benzer illegal dinlemeler ve uydurma senaryolarla geçmişte veya gelecekte beni dinleyen ve suçlu üretmeye çalışan her yapıdan de şikayetçiyim”. Daha sonra tutanak Sayın Kolukısa ve yine HSYK Müfettişi olan Sayın Can Yavuz tarafından benimle beraber imzalandı. Aynı benzer ifadeyi 14 ay önce, tekrar Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün sorgusunda tekrarladım.
Dikkatinizi çeken bir nokta olmalı: Sayın Kolukısa’ya “benzer illegal dinlemeler ve uydurma senaryolarla geçmişte veya gelecekte beni dinleyen ve suçlu üretmeye çalışan her yapıdan da şikayetçiyim” demiştim. Yani konumuz, bu şikayetimin yalnız geçmişi değil, geleceği de kapsaması, öngörmesiydi.
Bundan 2,5 ay kadar önce, Paris’ten OdaTv Yayın Yönetmeni sevgili dostum Barış Pehlivan’ı aradım. Kendisiyle yazılarını kaleme aldığım Roland-Garros tenis turnuası hakkında bazı teknik konuları konuşurken, çok acayip bir olay yaşadım. Daha önce birçok ülkede telefonda konuşurken olmadık patır kütür sesler duyduğum çok oldu. Ancak bu sefer kısmette son derece acayip bir olay yaşamak da varmış. Birden Barış’ın sesini duymaz oldum ve ne olduğunu anlamaya çalışırken biraz önce Barış’la yaptığım konuşma aynen ahizeden benim ve Barış’ın sesiyle tekrar resmen bana okundu! Şimdi buradan Türk Telekom’a ve Turkcell’e soruyorum. Bu olay teknik olarak nasıl açıklanabilir? Pehlivan ile olan diyaloğum, kimlerin banda aldığı konuşma olarak bana aynen konuşmamız sırasında tekrar dinletilmiştir? Hangi teknik hata buna neden olmuştur? Dolayısıyla şayet başka bir teknik “alet delirmesi”ne neden olan virüs gibisinden bir açıklama yoksa, Pehlivan ve ben yine dinleniyorsak, ben bizi bugün hukuksuz olarak dinleyenlerden de şikayetçiyim.
Hal böyleyken, geçen hafta “VIP Dinleme İddianamesi kabul edildi” başlıklı bir haber medyada yer aldı. Benim de içinde olduğum galiba 57 kişi arasından, CHP’li Muharrem İnce, iş adamları Ferit Şahenk, Mehmet Karamehmet ve Mustafa Süzer “şikayetçi” sıfatıyla yer almış, ben ise “mağdur” sıfatıyla yer alıyormuşum. İşte bu vesileyle sayın Kolukısa’ya duyuruyorum: Sayın Kolukısa, size aylarca önce bildirdiğim gibi ben bu çeteden resmen şikayetçi oldum, dolayısıyla mağdur değil, şikayetçiyim. Aynı şekilde şayet beni bugün illegal şekilde dinleyen başka bir yapılanma varsa, onlardan da şikayetçiyim.

İşte böyle sevgili okurlar. Sizlere ve değerli HSK hakimlerine ve yetkili makamlara iletmek istedim. Hepinize FETÖSÜZ, çetesiz, tarikatsız, demokrasi, adalet ve eşitlik dolu mutlu günler dilerim...     

18 Temmuz 2017 Salı

REKORLARI TARİHE GÖMEN FEDERER 8. KEZ WİMBLEDON ŞAMPİYONU! | Bedri Baykam


Dün oynanan Wimbledon tek erkekler finalinde Roger Federer, Hırvat Marin Cilic’i 3 kolay sette 6/3, 6/1, 6/4 yendi ve 8. Şampiyonluğunu kazandı. Ne kadar tebrik etsek azdır! Böylece kadınlar şampiyonu Muguruza da, arzu ettiği dans partneriyle şampiyonlar balosunu açma fırsatını kullanabilecek!

İŞİNİ CİDDİYE ALAN EFSANE
Bazı insanlar tarihe geçmek üzere doğarlar. Bunu derken kabiliyetlerinin “doğuştan” olduğunu söylemiyorum illa. Ancak çalışma potansiyelleri ve kendilerine olan güven ve hedeflerini hayatta her şeyin daha önüne koyma becerileri onları inanılmaz sonuçlara götürür. Bunlar arasından hemen Pele, Muhammed Ali, Lebron James, Michael Phelps, Naim Süleymanoğlu gibi isimler gelir akla. Federer zaten dünyada çoktan bu isimlerin seviyesine ulaşmış bir isim. Ancak artık kırdığı rekorlar, defterlere sığmaz oldu. Özellikle bunlara 36 yaşını bitirmeye yaklaştığı günlerde ulaşması, işin daha da inanılmaz yönü... 2012’de, Wimbledon’u kazandıktan sonra, 5 koca yıl boyunca harika turnualar çıkarmasına rağmen büyük buluşmalarda hep yarı final veya finalde kaybettiğinde, ben dahil sayısız insan onun artık yeni kuşağın içinde, her gün yeni yıldızlar çıkarken bir daha slam turnualarından birini alabileceğine ihtimal vermedi. Ama benim hep şöyle bir umudum vardı: Büyük şampiyonun 2009’da ikiz kızları doğdu: Şundan emindim ki, en azından onların akılları erip, babalarını önemli turnualarda seyredebilecekleri yaşa gelene kadar, Federer kariyerini sürdürmek isteyecekti. Çünkü herkes çocuklarının kendi büyük günlerini o seviyede görmesini ister. İşte bu kamçının Federer’in kariyerini uzatacağına inandım hep. Aksi düşünülemezdi. Nitekim öyle oldu. Ayrıca Federer, ilerleyen yaşını düşünerek ilginç yöntemler geliştirdi: Servisi, volesi ve forehandiyle, maçları daha hızlı bitirip nefesinden ekonomi yapmaya karar verdi ve planı tuttu! Şampiyon, maçları herhalde %20 zaman ekonomisiyle oynamaya başladı.

KRİTİK İLK SET
Federer, başarıya aç olan rakibine karşı evvelsi gün Venus Williams’ın düştüğü duruma düşmemek için işi en başından sıkı tutmaya mecbur olduğunu biliyordu. En büyük tehlike, “kolay maç” adı altında tenisçiyi gevşeten maçlardır. Bu hataya düşecek hali yoktu. Cilic’e karşı kendi servisini güçlükle koruyup skoru 2-2 yapana kadar, kendisi de Hırvat rakibi de normalden çok daha fazla hata yaptılar. Gerginlik ikisini de ele geçirmişti. O noktada servis Cilic’teyken, Federer, harika bir çapraz sert backhand’le onu kırmayı başardı ve ardından da kendi servisinde kolayca 4-2 öne geçti. Her iki raket servislerini aldılar ve skor 5-3 oldu. Sonra Cilic kendi servisinde Federer’in ilk set topunu engellemesine rağmen, ikincisinde şaşırtıcı bir çift hata yaparak seti teslim etti: 6/3.

İKİNCİ SETTE CİLİC SAKATLIKLA BOĞUŞUYOR!
Nasıl Muguruza evvelsi gün ilk sette zorlandıktan sonra üst üste 9 oyun aldıysa, Federer’de ilk set 4-3’ten, ikinci seti 6/1 kapayana kadar, 9 oyunun 8’ini hanesine yazmayı başardı. İkinci seti servisiyle açan Federer, rakibininkini de kırınca birden 3-0 öne geçti. O noktada Cilic doktor yardımı istedi. Fizyoterapist sahaya girdi. Birden Hırvat oyuncunun gözlerinin yaşardığını, hatta ağladığını gördük. Acı çektiği ve ayrıca olaydan mental olarak da etkilendiği ortadaydı. O anda (sonradan öğrendiğimiz şekilde) Federer dahil kimse pek bir şey bilmiyordu acı veren ayak yarası hakkında... Bir ara sakatlığından dolayı maçı bırakabileceği bile, ben dahil çok kişinin aklına geldi. Federer ise, gong çaldığında diğer tarafa geçip rakibini bekleyen azgın bir boksör gibiydi. Konuyla muhatap olup dekonsantre olmak istemedi. Teniste ve hayatta, sanki “acırsan acınacak duruma düşersin” lafını çok iyi hazmetmiş bir tecrübedeydi. Sonra, Cilic nihayet çökmüş olduğu bankta başına sardığı havluyu kaldırıp, rakibi ve tüm stad kendisini beklerken ağır adımlarla yerine geçti. Böylece en azından maçı oracıkta bırakmayacağı belli oldu. Final adına tam bir yıkım olurdu bu. Cilic orada, biraz da -seyircinin verdiği gazla- bir oyun kaptı kendi servisinde ve maça tutunmaya çalıştı. Federer servisinde kolayca 4-1’i yakaladıktan sonra, Cilic’in servisinde, Roger 2. servis kırma topunda sert bir backhand daha patlattı ve Cilic’in forehand volesi auta gitti. Şampiyon, 6/1’le seti kaparken, fizyoterapist tekrar sahaya koştu. Tüm santrkort ve Federer, gelecek “tamam mı devam mı?” kararını bekliyordu sanki. Yine devam dedi Cilic... Ama belli ki artık uzatmaları oynuyordu.

SON SET VE SAMPRAS’IN REKORU TARİHE GÖMÜLÜYOR!
Amerikalı Pete Sampras, Wimbledon’u 1993 ve 2000 arasında 1996 hariç 7 kere kazanırken egale edilmesi imkansız görünen bir rekora imza atıyordu. Kaderin şu cilvesine bakın ki, Sampras’ın 8. şampiyonluğunu engelleyen isim, 19 yaşında genç bir İsviçreliydi! O yıl İvaniseviç şampiyon olmuştu ama Federer, 4. turda 5 çekişmeli sette, o at kuyruklu gencecik haliyle, Sampras efsanesini dize getirmişti. Hem de Borg ve Becker’le beraber, kendisine en büyük ilerleme motivasyonu veren idolünü yenerek! İşte o günden 16 yıl sonra, aynı genç çocuğun 2012’de egale ettiği rekoru kırmasına tek set kalmıştı artık Wimbledon santrkortunda... Ve doğruyu söylemek gerekirse, seyirciler Cilic’in maçı bırakmamasına sevinmişlerdi ama kimsenin favoriye karşı örgütlenecek hali yoktu. Wimbledon Federer’in kendi toprakları sayılırdı sonuçta. Herkes tarihe tanıklık etme sevdasındaydı. 3-3’e kadar, Cilic kendi sınırlarını olağanüstü zorlayıp maça asılmaya devam etti. Ancak o noktada 15-40’ın ardından servisini kaybedince işin rengi belli oldu artık. Her iki oyuncu da servislerini alırken, Federer 2. maç topunda Wimbledon şampiyonluklarını 8’e, tüm Slam şampiyonluklarını da 19’a çıkardı.

ŞAMPİYONUN GÖZYAŞLARI
Maç biter bitmez, Federer tekrar 19 yaşında Sampras’ı ilk defa yenen o heyecanlı genç gibi bir duygu seline kapıldı, gözleri yaşardı. Rakibi de aynı durumdaydı. İki dakikada seremoni düzenine geçildi, malum konuşmalar yapıldı. Federer doğal olarak daha rahat, daha babacan olan, günün, ayın, asrın galibiydi. “Bugün Marin şanssız bir anındaydı ama inanıyorum ki ileride onunla burada daha güzel finallerimiz olacak” dedi! “Demek ki en az 40 yaşını hedefliyor daha” dedim kendi kendime. Bence hiçbir mahsuru yoktu ve özellikle Türkiye’de basın ve yöneticilerin o yaşta sporculara olan tahammülsüzlüğü bir kez daha aklıma geldi. Kendine o kadar iyi bakan sporcuların 40’ı sahada devirmelerinde hiçbir sorun görmüyorum.
Sonuçta Federer için bu turnuadan kazandığı 2,2 milyon Sterling’in yani 10 milyon liracığın pek bir önemi yoktu ve hesabında varlığını hissetmezdi. Ama manevi değeri her gözyaşına değerdi. Onu sahada bu formda tutan faktörler arasında çocukları kadar, her başarıya “ilk tazeliğiyle” bakabilmesi var... Aynen Ronaldo’nun her golüne hala “ilk uluslararası golü” gibi sevinmesine benziyor bu! Başarının formülü böyle bir şey!

MAÇ HAKKINDA:
Maç, yine nispeten rallilerin uzamadığı, puanların 3-4 topta bittiği bir hızda geçti. Her iki oyuncu için de sayılar en çok servislerle bitirildi. Cilic sakatlığı nedeniyle servis-voleyi çok denemesine rağmen, filede de aldığından çok sayıyı verdi. Öte yandan Hırvat tenisçinin basit hata sayısı ise, neredeyse Federer’inkinin 3 misliydi. Doğrudan kazanılan puanlar, bu seviyede bir maç için çok alt seviyelerdeydi. Maçta tekrar seyretmek isteyeceğim puan adedi ise 6-7’yi geçmiyor. Cilic’in son anda ortaya çıkan sürpriz sakatlığı, aslında maçın taktik analizinin bile sağlıklı şekilde yapılmasına mani. Oyunun geneli, biraz kurşunu havaya sıkılmış 4. tur maçı ayarındaydı.

BİR WIMBLEDON DAHA BÖYLECE GEÇTİ...
2017 Wimbledon, tarihe sürprizleri ve beklenilmedik sakatlıkları ile geçti. Nefes kesici bir çok maça rağmen, yoğun maç trafiği nedeniyle belki 10 civarında erkek sporcu, maçları bırakmak zorunda kaldı. Cilic’in finaldeki durumu, maalesef bunun doğrudan yansımalarından biriydi. Ayrıca yarı finalin beklenen 4 seri başından yalnızca Federer’in o noktaya yükselebilmesi dikkat çekti. Kadınlarda durum daha vahimdi. İlk 4 seri başının hiçbiri yarı finale ulaşamadı! Final maçlarının tek yönlü geçmesi ve beklenen seviyelere çıkamaması, yine tek kadın ve tek erkeklerde ortak noktaydı.


Bir Wimbledon daha böyle geçti. Bakalım seneye, 2017’de SET VERMEDEN turnuayı kazanan Federer’i zorlayacak malum bugünkü tetikte bekleyen atmacalar dışında sürpriz yeni isimler çıkacak mı? Mesela Roger’ın Sampras’a attığı çelmeyi, önümüzdeki yıl kendisine atmak için çırpınan 19 yaşında bir Kolombiyalı, Avustralyalı veya Tunuslu isim var mı deli gibi çalışan? Gö-re-ce-iz...

17 Temmuz 2017 Pazartesi

WİMBLEDON ŞAMPİYONU MUGURUZA, BALODA FEDERER’LE DANSETMEK İSTİYOR! | Bedri Baykam


Wimbledon, tek kadınlarda yeni bir şampiyon kazandı. İspanyol Garbine Muguruza, yılların eskitemediği, Williams kardeşlerin büyüğü Venus’ü 7/5, 6/0 mağlup ederek mutlu sona ulaştı!

ŞAMPİYONLAR DANSI AÇ KURT CİLİC’LE Mİ, YOKSA EKSELANSLARIYLA MI?
Garbine Muguruza, turnuaya 14 numaralı seri başı olarak başladığında acaba final oynayabileceğini düşünüyor muydu? Bu sorunun yanıtı belki de evet. Öte yandan üç yaşında tenise başladıktan ve bebeklikten çıktıktan hemen sonra da -mesela televizyonda- Federer’in ilk Wimbledon şampiyonluğunu seyrettiğinde yalnız dokuz yaşındaydı. Gerçekten merak ediyorum,  9-12 yaş arası bir küçük çocuk, o ekranlarda seyrettiği Federer’le ileride aynı Wimbledon’da paralel final oynayacağını hiç hesaplayabilir miydi? Hiç sanmıyorum! Bu da Federer’in artık uzun kariyeriyle kuşakları birleştirdiğini gösteriyor!
Wimbledon’da bir gelenek vardır. Wimbledon’u kazanan, Wimbledon Lawn Tennis Club’ın daimi üyesi yapılır ve şampiyonların, seçilmiş misafirlerin katıldığı büyük bir baloda kadın ve erkek şampiyonlar beraber açılışta dans ederler. Bugün finalden sonra basın toplantısında soruldu Muguruza’ya: O baloda kiminle dans etmek istersin diye... Muguruza önce utandı, yanıt vermek istemedi. Ardından buzları kırdı ve “Federer” diye itiraf etti. Herkes güldü... Hangi Federer? 9 yaşındayken kendini geliştirmek isteyen, hayran gözlerle iki lolipop ve çikolata seansı arasında seyrettiği “koca abi Federer”i mi kastediyor! :)...
Muguruza işte şimdi o Federer’le şampiyonluk dansı için bekliyor masada. “Bakalım o dansta da bildiğimiz gibi, aklımdaki centilmen Federer gibi mi olacak?” diye soruyor üstelik...
İyi de Muguruza, Venus karşısında nasıl başarıya aç, elinde tek büyük turnua kupasıyla finale çıktıysa, yarın aynen Cilic de aynı durumda. Onun da aktifinde yalnız tek bir US Open kupası var 2014’den. Yani o da Wimbledon kupasını eline alıp kaldırabilmek için dünyaları verir. Bir daha oraya, yani o finalist pozisyonuna çıkıp çıkmayacağı da belli değil. Dolayısıyla, Federer’in de işi göründüğü kadar kolay olmayabilir.

VENUS İKİ SET TOPU KAÇIRIYOR!
Neyse, biz bu galibiyetle 2,2 Milyon Pound’u (2,5 milyon dolar civarı) cebe atan Muguruza’yı keyifleri ve dans beklentileriyle baş başa bırakalım ve maçın kendisine dönelim. Büyük final, her iki tenisçinin kontrollü oyunlarıyla, servislerini kırdırmamak için verdikleri savaşla başladı. Her ikisi de ellerine geçen fırsatları teptikten sonra, Venus 5-4 ilerideyken ve servis Muguruza’dayken, 15-40’ta iki set topu kazandı Venus Williams. Bunların birincisi son derece uzun bir raliydi ve top 19 kere gidip geldikten sonra Venus’ün forehandi fileye takıldı. Hemen ardından ikincisinde de forehand servis röturunu auta atıverdi. İşte o güzelim fırsatlar böylece üst üste kaçıverdi. 5/5’te servis Venus’teyken, Muguruza inanılmaz bir müdafaa oyunu ile olmadık topları çıkararak bu sefer break yapmayı başardı. Hemen ardından da kendi servisinde de nefis bir lopun ardından 40-15’e ulaştı. Venus ilk set topunu can havliyle çıkardığı bir müthiş forehandle savuştururken, ikincisinde şanssız bir şekilde backhandi yine taktı ve set Muguruza’ya yazılıverdi: 7/5.

İKİNCİ SETTE, VENUS WILLIAMS DAĞILIP GİTTİ!
İkinci setin açılış oyununda servis yine Venus’teydi. Muguruza, aştığı moralle işi baştan sıkı tuttu ve o oyunda 3. denemede servisi yine kırdı. İspanyol tenisçi, kendi servisini aldıktan sonra Venus’ün servisinde yine kırma topuna ulaştı. Biraz hazırlıksız fileye çıkan Venus’ün forehand volesi auta gidince skor birden 3-0 oluverdi! Sonrasını detaylı anlatıp, Venus’ü üzmeye gerek yok! Bu dev şampiyonayı 5 kere kazanmış bir insan sonuçta. Maçın geri kalan kısmında Venus yoktu sahada. Vücudu hala aramızdaydı ama kendisi duşa kaçmıştı bile. 7/5, 6/0’la tescil edildi skor. Maç topunda ise bitişi ilan eden şahingözü oldu: Venus’ün topunun dışarıda olduğu ekranda belirince, Muguruza kendini yere bırakıverdi!
Muguruza’nın sevinci görülmeye değerdi. Venus her zamanki zarafetiyle kendisini tebrik etti ve maçı hakkettiğini söyledi. Ardından yeni şampiyon ailesi ve ekibiyle kucaklaşıp Wimbledon geleneklerine uygun olarak balkondan halkı selamladı ve bol bol fotoğraf çektirdi. Bugünkü kazancıyla beraber, Muguruza’nın total tenis turnualarından kazancı 14 milyon dolar civarına ulaştı. Sponsorluklar hariç!

MAÇIN ANALİZİ

Tenis kaypak ve nankör bir oyun da sayılabilir. Şayet bugün Venus eline geçen bu iki set topunu değerlendirebilseydi bambaşka bir maç izleyecektik. İlk seti kaybetseydi de, o yine son puanına kadar maça asılırdı, çünkü kazanmaya açtı. Maçtan sonra basın toplantısında kendisine sorduğum ilk sette her yere uçup dağılan forehandlerin, 2. sette nasıl toparlanabildiği konusunu yanıtlarken, panik yapmadığını, ilk seti kaybetse bile, daha 2 set var diye düşündüğünü ve kendine güveniyle konuyu 2. sette çözdüğünü anlattı. İlk sette puanların %52’sini alan Muguruza, 2. sette bu rakamı %68’e çıkarmayı başardı. Aynı şekilde gereksiz hatalarını 10’dan 1’e çekti. Muguruza sonuçta bugün geriden sağlam bir defans oyuncusunun, bu özelliğini sert geri toplarla birleştirince nasıl zirveye çıkabileceğini gösterdi. Maçta servisini hiç kaybetmeyen Muguruza, yalnız iki ace (servisten direkt puan) attı. Ama ilk servislerini içeri düşürdüğü puanlarda %77 ile sayı çıkarınca fark kendiliğinden onu şampiyonluğa taşıdı. Artık biz ne dersek diyelim, ortada hiç kazanmadı US Open’a kilitlenmiş bir yeni şampiyon var! Artık biz ne dersek diyelim, ortada Paris ve Londra’yı kazanmış ve hiç kazanamadığı US Open’a kilitlenmiş bir yeni şampiyon var!               

15 Temmuz 2017 Cumartesi

WİMBLEDON’DA FİNALİN ADI: EKSELANSLARI CİLİC’E KARŞI


Wimbledon’da dün oynanan maçlardan sonra, Hırvat Marin Cilic ve İsviçreli Roger Federer, finale çıkmayı başardılar.

YARI FİNALDE ŞU İSİMLERİ GÖRMEK İSTEERDİM
Esasında 4. tur veya hadi bilemediniz çeyrek final seviyesinde görmemiz gereken maçlar, turnuada tüm favoriler elendiği için yarı finalde karşımıza çıktı. Seyirciler, hep yıldız kapışmaları görmek isterler. Ama ne yapalım ki bu sene Wimbledon’da yıldızlar teker teker kayıp düştüler. Bunlar arasında en arzulu olan belki Nadal’dı. Onun da İsviçreli Gilles Müller’le yaptığı maç, şu ana kadar turnuanın en güzel maçı olma iddiasını sürdürüyor. Nadal 5 sette kaybetti ama kötü oynadığından değil, rakibinin inanılmaz performansı yüzünden oldu. Ben kendi hesabıma bugünkü yarı finallerde Müller’i görmek isterdim, renk katardı...  Murray’in Sam Querrey’e yenildiği maç ise, Britanyalının her zamanki gibi şikayetleri ve “ağlamaları” ile geçti. Ben ömrümde Murray’nin sahada bu negatif tavırları göstermediği hiçbir ciddi maçını hatırlamıyorum. Bu sefer kalçasından sahiden sakat olduğu söyleniyorsa da, gözümde o “yalancı çoban” durumuna düştü artık, kendini pek kurtaramaz!
Bu son karede olmadığına üzüldüğüm diğer tenisçi, Rus kökenli Alman Alexander Zverev. Onu da Raonic 5 sette yendi. Aynen Berdych’e 5 sette yenilen yılın diğer sansasyonu Dominique Thiem gibi... Evet, Muller, Zverev Ve Thiem yoktu yarı finalde, elimizdekilerle yetinecektik, n’apalım?


DEV SERVİSLERİN MAÇINDA HIRVAT CİLİC KAZANDI

Günün ilk maçında, 7 numaralı seri başı Hırvat Cilic, ABD’li rakibi Sam Querry’yi 4 sette mağlup etti. Aslında skora bakarsanız çok çekilmeli geçen maçın seviyesi, istenilen düzeye pek ulaşmadı. Her iki tenisçi de özellikle sert servisleriyle bir çok puanı kazanırken, top neredeyse 3-4 kereden fazla gidip gelmedi. Maçın ilk setinde 6/6’ya gelene kadar kimse rakibinin servisini kıramadı. Tie-break’te Cilic 4-1 öne geçmesine rağmen, Querrey bu oyunu 8-6 aldı ve seti 7/6 kapamayı başardı. Maçın ikinci setinde her iki tenisçi de servislerini kolay kazanırken, 2-2’de Cilic, Querrey’in servisini bir kere kırdı ve bu da seti 6/4 kazanmasına yetti.
3. setin hemen başında Querrey, 15-40 ile servisini kaybetmek üzereyken oyunu kurtardı. Bunun ardından Cilic bir dahaki fırsatta Querrey’in servisini kırdı ve 2-1 öne geçti. Ancak hemen ardından bu sefer Querrey rakibinin servisini kırdı. İtiraf etmek gerekirse bu seviyedeki beklentileri karşılayamayan oyun yine 6-6’da kilitlendi ve tie-break’e gelindi. Hırvat tenisçi bu sefer fazla zorlanmadan 7-3 ile bu son oyunu kazandı ve setlerde 2-1 öne geçti.  4. sette Querrey 3-1 öne geçti ama ardından 4-3’te Cilic de onun servisini kırınca, iki tenisçi 5-5’e geldiler. Cilic 6-5 öndeyken ve maç yine tie break’e gidiyor görünürken Cilic son oyunda Querrey’nin geri oyun zaaflarından istifade ederek dördüncü seti maçı kazanmayı başardı.

Berdych’İN EN İYİ OYUNU DA FEDERER’E DAYANAMADI
Günün ikinci maçında, ekselansları Federer çek rakibi karşısında oyunu en başından itibaren çok ciddi tuttu. Bütün favorilerin kaybetmiş olması kendisinin üstüne baskı oluşturmuştu ama kral bunlara da alışıktı! Wimbledon’un yarışta kalan büyük son yıldızı, çok çekişmeli geçen ilk seti 1,96’lık Çek rakibi karşısında 7/6 almayı başardı.  2-2’de rakibinin servisini kırdıktan sonra, bu sefer Berdych Federer’in  servisini kırdı ve oyuna tekrar denge geldi. 6-6’ya kadar eşitlik sürünce tie-break’e geçildi ve Federer yine vole ve forehandlerle seti kapamayı başardı. Maçın 2. seti yine çok benzer bir senaryoyla ilerledi. Her iki tenisçi de servislerini kaybetmeden bütün seti götürdükten sonra, Federer tie-break oyununda 5-1 öne geçti ve bu avantajını koruyarak 7-4’le kazandı. Böylece ikinci set de aynı skorla 7-6 hanesine yazıldı. Üçüncü sette 3/3’e kadar oyunlar yine çok çekişmeli geçti. O son noktada rakibinin servisini tekrar kıran Federer, kendi servisini aldı ve durumu 5-3’e getirdi. Federer ardından yine kendi servisinde ikinci maç topunda kazanırken sevinci yüzünden okunuyordu. Böylece Federer, Londra’da bu en prestijli turnuada,  11. kez finale kalmayı başardı.


ARALARINDAKİ FARK NEYDİ
Maçın geneline bakarsak iki oyuncuyu ayıran ana fark, Federer’in özellikle geri oyunuyla kazandığı direkt puanların fazlalığıydı. Bu 22’lik fark (53-31) en belirgin şekilde Federer’e büyük ölçüde maçı kazandırdı. Federer ayrıca yüzdelerde net olarak hem daha iyi servis karşıladı hem de ilk servisini daha büyük bir yüzdeyle oyuna sokmayı başarıp, o puanların da %84’ünü aldı. Bir de tabii İsviçreli yıldızın, başardığı keyfine doyulmaz star vuruşları vardı. Onlar için ayrı bir yazı daha yazılabilir. Maç keyfini geri getirdi santrkorta. Özellikle 3. sette Berdych’in birçok sert ve öldürücü volesine vurduğu ve tam geri çizgiye oturan forehand paralel passing shot’u unutamıyorum. Daha önce Federer’i en son 2013’te yenen Berdych, yine çok iyi bir maç çıkarmasına rağmen, ekselanslarını durduramadı.
Maçtan sonra Paris’i bu yıl oynamamasının bu turnuaya olan etkisini sorduğum Federer, “Belki oynasam da aynı performansı gösterirdim ama sakatlık ve yorgunluklar açısından benim burada bu noktaya gelmemde etkili olmuş olabilir” dedi. Benim görüşüme göre ise, bu etki çok büyük. Roland Garros’u oynamamış olması, 36 yaşındaki Federer’in çok zeki bir satranç hamlesiydi. Şimdi herkes Federer’in sekizinci kez Wimbledon’u kazanıp, 19. Grand Slam Turnuası’nı koleksiyonuna eklemesini bekliyor!


12 Temmuz 2017 Çarşamba

MALTEPE’DE YÜKSELEN DALGAYI YAKALAYANLAR VE ALTINDA KALANLAR | Bedri Baykam | 11.07.2017


Maltepe’de muhteşem bir tablo vardı... Bunun nasıl olduğunu hissedebilmek için inanın katılmış olmak lazımdı. Pazar sabahı, sevgili Uğur Dündar’la buluştuk ve Beşiktaş’tan CHP İlçe örgütünün organize ettiği tekneye bindik. Yanımda sanatçı dostlar, eşim ve oğlum vardı. Teknenin içinde büyük bir heyecan ve neşe hakimdi. 3,5 haftadır, Adalet Yürüyüşü nedeniyle toplumun bilinen bütün yöntemlerle korkutulması, tehdit edilmesi ters tepti! Türkiye, Gezi’den sonra ilk defa tekrar tek yumruk bir muhalefet yakaladı. Arada çıkan cılız itiraz sesleri ise bu ortamda eridi gitti.
Maltepe’de meydanın dört bir yanında heyecan rüzgarları esiyordu. Baykal’ı, yanında uygun adımlarla yürüyen 10-12 gençle protokol tribününe giderken görüp selamladım. Yılmaz Büyükerşen’le kucaklaşma fırsatımız oldu, aynen Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın gibi...
Bu arada kimi yetmez ama evetçi, kimi AKP seçmeni bazı sanatçılar da ortalarda dolanıp o müthiş havadan nasiplenerek o kendi karanlık hallerini unutturmaya çalışıyorlardı! Atatürk ve Cumhuriyet’le dalga geçmeye kalkan havalarından eser kalmamıştı... Aralarında eskiden bu iktidara oy verdikleri için övünen gafiller de vardı!
KILÇDAROĞLU’NUN GELECEĞİ, ECEVİT GİBİ OLMASIN!
Kılıçdaroğlu halkına “saat 18.00’de Maltepe’de” randevu vermişti ve tam o saatte geldi! O mucize gerçekleştiği zaman, birçok kişinin benim gibi gözü yaşardı. 69 yaşında bir insan, o randevuyu 25 gün önce vermiş ve ne mutlu bizlere ki, sağlığı buna elvermişti!
1977 Haziranı’nda Taksim’de Ecevit mitinginin deneyimini yaşamış bir insan olarak konuşuyorum: Halkımızda belki uzuuunnn yıllardan sonra ilk defa, o günkü umut ve dayanışma vardı! (Pazar günkü hava, Cumhuriyet Mitinglerinden daha siyasi bir duruşa sahipti). Ama bu Ecevit kıyaslamasını yapıyorum ya, hemen ekleyeyim: Umarım Kemal Bey ileride Ecevit’e benzemez! O muhteşem 70’lerin ardından, biliyorsunuz ki Karaoğlan’ın ne Fetoculuğu kaldı ne de solu ısrarla bölen adam olma utancı! Koca bir hayal kırıklığından başka bir şey kalmamıştı kendisinden... Şimdi Kılıçdaroğlu ile tersini yaşayalım! Hayal kırıklığı yolun başında, “ekmek için Ekmeleddin” projesinde kalsın ve ileriye yalnız umut ve daha güzel günler için bakalım.
Sonuçta günün, haftanın, ayın süper starı Kılıçdaroğlu idi! Herkesin haklı sevgisi ve hayranlığı sel gibi akıyordu! İnsanlarda şaşırtıcı şekilde yıllardır kaybolmuş büyük bir aidiyet duygusu ve dayanışma ruhu kabarmıştı. Doğru, Kılıçdaroğlu biraz daha vurgulu ve şahlandırıcı bir üslupta konuşabilirdi. Televizyonda açık oturumlarda yaptığı dev ilerlemeyi, kürsüde de yapabilir ama kendisine bir hak verelim; 430 km yol yürüdükten sonra o kürsüye çıktı! Zaten bence ileride çok daha vurucu ve heyecanlı konuşmalar yapacak!

RAKAMLAR ÜZERİNE NASREDDİN HOCA HİKAYELERİ
Solun yepyeni lideri -bakmayın 7 yıldır CHP Genel Başkanı olmasına- bir saatten biraz fazla konuştuktan sonra eşiyle güvercinleri göklere özgür bırakıp gitti... Ardından sıra 2 milyon kişinin dağılmasına geldi! Kolay olmadı bizler için! 2-3 saat sürdü inanın!
Ertesi gün saat gece yarısını 1.22 geçmişken, İstanbul Valiliği sanki kendilerine sorulmuş gibi “175.000 kişinin geldiğini” ifade ederek, miting sonrası İstanbul polisinin verdiği 1,600.000 kişi geldi raporunu gölgelemeye çalışıyordu. Belli ki birileri rahatsız olmuştu! Melih Gökçek de bu eksiltme furyasına doğrudan katkıda bulundu. Ertesi gün gazetelerde Adalet Mitingini aşağılama yarışına zaten giriştiler. Meydan fotoğraflarında, komik ötesi fotoşoplarla kimse gelmemiş havası yaratmaya çalışanlarla, hakaret ustaları kendi acınası meydanlarına doluştular. Neyse, sol kesimde 1,600.000 ila 2,5 milyon arasında değişen tahmini rakamların, AKP yorum hattında 100.000’in altına indiğini de gördük. İyi ki bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı’nın 2015’te yaptığı bir konuşmada Maltepe Meydanı’nın net dolu kapasitesinin 2 milyon kişi olduğunu öğrendik de, tartışma bitti! Teşekkür ederiz kendisine. “Kendine güveniyorsan bu meydanlara gel miting yap” demişti sayın Cumhurbaşkanı, Kılıçdaroğlu da davete icap etti! İşin en matrak tarafı aynı alanın dolu fotoğraflarına “2,5 milyon-dev miting!” başlığı atan yandaş gazetelerin, bu sefer eksiltme operasyonunda düştükleri içler acısı durumdu. Biliyorum çok konuşuldu ama komedi ve yüzsüzlük abartılı boyutlara çıkınca, insan kendini tutamıyor!
Bir başka traji komedi daha vardı: Olayı gerçek boyutlarıyla vermekten fellik fellik kaçan o “ana akım merkez medya”nın durumları! İlk sorumuz şu: 15 Temmuz kutlamalarına ve anmalarına da bu kadar mesafeli duracaklar mı? Uzun canlı yayınlar filan yine yasak olacak mı, yoksa hiç mi bahsetmeyecekler? Yoksa, aksine sabahtan akşama kadar damardan yayın mı yapılacak? Zor dostum zor, Penguen TV olmak çok zor!

SİYASETE ISINAN BİR TOPLUM MU GELİYOR?
12 Eylül darbesinin üzerinden 37 yıl geçti. Getirdiği depolitizasyonun izleri hala tam silinmedi. Arada köprülerin altından çok sular aktı, inişler çıkışlar oldu ve aslında Türkiye hala siyaset yapmanın neredeyse en riskli alan olduğu ülke haline geldi. Yapabileceğiniz en standart siyasi yorumlar, “subliminal mesaj veriyorsun” adı altında soruşturma kovuşturma gözaltına alınma sebebi olabiliyor. “İnsanlar sosyal medyayı kullanmaktan bile korkuyor” derken, Maltepe’ye akın eden 2 milyon kişi, bize bir gerçeği göstermiş oluyor: Halkın kaybedecek bir şeyi kalmadığı zaman, o meydanlar her şeye rağmen coşkuyla inançla mahşeri kalabalığa ulaşıyor! Kimse bunu unutmasın. Dolayısıyla AKP genel başkan yardımcısı Mahir Ünal, Kılıçdaroğlu’nu sokak ve isyanı teşvik etmekle suçlayacağı zaman, önce kendi partisine bakmalı. Siz siyasetin Parlamento’da ve yargıda objektif ve tarafsız bir şekilde tartışılmasını zora sokarsanız, dünyanın her yerinde insanlar bu çaresizlik içinde tarihte dün ve bugün, protestoya başvurur! Bunda şaşılacak bir şey yoktur, çünkü o insanlar çaresizlik duvarının dibine itilmiş hissederler kendilerini...

AKŞENER VE KOCASAKAL FARKI ŞAŞIRTTI..
CHP’de bu Maltepe mitingi sonrası oluşan umutlu Türkiye havası çerçevesinde herkes, yönetiminden en sade üyesine kadar şımarmadan sorumluluklarının farkında olmalı çünkü Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi, esas yürüyüş şimdi başlıyor...
Bu dalgayı yakalayamayanlar oldu. İnsanlar bu konuda Kocasakal ve Feyzioğlu’nu çok eleştirdiler. CHP’de siyaset yapmanın anlamını veya zorluğunu tarih üstünden çok iyi bilen biri olarak bu tavırlarıyla kendilerine bu Parti’de siyaset yapmayı alabildiğine zorlaştırdıklarını düşünüyorum. Çünkü hiç kimsenin milyonların karşısına geçip “ben sizden daha akıllıyım, daha Atatürkçüyüm, daha doğruyum, daha çalışkanım, daha mantıklıyım” diyerek bu ormanda kendine bir yol açması pek mümkün değil, hatta hiç mümkün değil. Bunu görememiş olmalarını biraz gençliklerine, biraz siyasi tecrübe noksanlıklarına bağlıyorum; çünkü dernekçilik, dergicilik, sivil toplumculuk ve reel siyaset, ilişkili ama apayrı alanlar. Benim tabii ki bu yürüyüşe karşı çıkan arkadaşların donanımından ve Cumhuriyetçiliğinden şüphem yok. Ancak önceliklerini iyi saptayamadıklarını, biraz aceleci davrandıklarını ve tabloya makro açıdan bakamadıklarını söyleyebilirim.
Meral Şener’e ise bravo diyorum. Çünkü araya rezerv koymadan Kılıçdaroğlu’nu kutladı, teşekkür etti ve 2019 işbirliğinin sinyalini verdi. Türkiye’nin duymak, görmek istediği bu. Kimsenin siyasi detay ayrımcılıklarda boğulmaya hali, vakti, enerjisi yok. Halk artık bezmiş bu tavırlardan!

Tabii son sözlerimiz yine Kılıçdaroğlu’na: Ne kadar teşekkür etsek azdır. Umarım kendisi de halkla beraber inançla siyaset yapmanın güzellikleri ile, “Ekmelettin projeleri” üstünden siyaset yapmaktan farkını artık anlamış ve yeni bir milat başlatmıştır. CHP artık bu yeni dönemde, halkın ivmesini düşürmeden kendisinden beklenen seviyede, sağlam bir siyasi çizgi üzerinden, kitlelerle bütünleşme yoluna gitmeye mecburdur.

5 Temmuz 2017 Çarşamba

BEDRİ BAYKAM AZİZ YILDIRIM’LA KONUŞTU:  “15 TEMMUZ’DAN BİR YIL ÖNCE 50 BİN KİŞİYLE İHTİLAL YAPACAKLARINI SÖYLEMİŞTİM” | 3 Temmuz 2017


3 Temmuz 2011  gününü çok iyi hatırlıyorum. Bodrum’a yazlığa gitmek üzereydik. Olay film kareleri gibi birbiri peşi sıra kurgulanmıştı. Sanki silahli bir terör örgütü ve dolandırıcılık çetesi çökertilmiş gibi ardı ardına patlayan haberler, vtr’ler, koca Fenerbahçe Spor Kulübü’nü bir silahlı mafya çetesi gibi sunuyor ve halkın gözünde telafisi imkansız gibi görünen ön yargılarla total bir kamuoyu algısı oluşturmaya yönelik bir kurgulu bütünsellik dikkat çekiyordu. Olay Türkiye’nin yaşamını altüst ettikten 24 saat sonra bilen göz için tutarsızlıklarını, kurgusallığını ve bir çete opeasyonunun sonucu olduğunu ilk fark edenler arasındaydım. O günden sonra attığım tweetler, yazdığım yazılar ve televizyonlarda canlı yayınlarda verdiğim mücadelelerle bu kumpası deşifre etmeye çalışan fahri Fenerbahçe avukatlarından biri olmuştum. FBTV dışında özelikle CNN Türk ve Beyaz TV’de sürekli programlara çıkıyordum. Örneğin Beyaz TV’de ROK (Kütahyalı) Fenerbahçe’ye karşı coşmuş odaklardan biriydi. Ünlü-ünsüz herkes, Fenerbahçe ile olan hesaplaşmalarını bu olay vesilesiyle, özellikle Aziz Yıldırım’ı hedef tahtası yaparak ortaya döküp, cerahatlerini akıtıyorlardı. Hadi Trabzonsporluları anlıyorum da, özellikle Galatasaraylıların ilk üç günkü sükunetlerinin ardından Fenerbahçe’ye kustukları kini hiçbir zaman unutmayacağım. Özellikle UEFA müfettişi Cornu’nün ülkemizde geçirdiği kısa ziyaret süresince nasıl Türkiye Futbol Federasyonu’nun iki Galatasaraylı üyesi tarafından yakın markaj ve ablukaya alındığını şaşkınlıkla ve ibretle izlemiştim. Fenerbahçe’nin o yıl Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan katılımının son anda alçakça engellenişini tüm Fenerbahçeliler yüreğimizde korkunç bir acıyla izledik. Telafisi olmayan bir gasp yaşanıyordu Türkiye’de, neredeyse tüm diğer takımların yöneticileri ve taraftarları Fenerbahçeyi LEKELEMEK için UEFA’yı fax, e-posta ve telefon yağmuruna tutuyorlardı. O günlerde Fenerbahçe’nin ortaya koyduğu savunmaları Avrupa’nın anlamasına pek imkan bırakılmıyordu, yapılan toplu beyin yıkama ile...
Kısa bir süre sonra zaten Aziz Yıldırım tutuklanmış, Metris cezaevine konmuştu. Bir yıl kalacağı bu yerde kendisini ziyaret edenler arasındaydım; galiba telefonlu bir bölmede 1001 arama, kontrol ve güvenlik önleminden sonra, karşı karşıya bir görüşme için nihayet yalnız kalabilmiştik. Aramızda geçen tahmin edebileceğiniz konuşmalardan sonra, o gün Aziz Bey bana doğru eğilmiş ve bu işin arkasında FETÖ’nün olduğunu açıkça, kısık sesle ifade etmiş, zaten izlediğimiz bilgileri teyid etmişti.
Yıldırım 2012’de cezaevinden çıktıktan sonra yaşananları zaten herkes biliyor. Ama UEFA’nın, FETÖ’nün büyük çöküşünü ve davanın tüm dayanaklarını kaybedişini nasıl şaşkınlıkla yaşayıp yönetim kurulu üyelerinin küçük dillerini yuttuğunu görebilmek için neler vermezdim! Aynı şekilde UEFA’nın o günden sonra kendisini bu çok önemli olduğu iddia edilen (!) belgelere ve gazete kupürlerine boğan Trabzonspor ve Galatasaray yöneticileri hakkında neler düşündüğünü de çok merak ediyorum! Bütün bu yaşananların ardından bir de 15 Temmuz fiyasko darbe çabası gelince, Fenerbahçe’nin bu kirli yapıya karşı mertlik ve cesaretle doğrudan savaşan belki ilk resmi kurum olduğu, tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Örneğin Türk Silahlı Kuvvetleri’nin böyle bir tasarrufu olmamıştı, Balyoz mağdurlarını savunmak için... Kendilerini mesafeli durmaya mecbur hissediyorlardı sanki. Veya acaba o tarihlerde de TSK’ya sızmış olan FETÖ’cü güçler bu tepkisizliği sağlayan faktörler arasındaydı mı?

Aziz Yıldırım, Türkiye’de seveni kadar sevmeyeni de olan büyük bir kamuoyu figürü. Ama sevmeyenlerin bile itiraf ettği şekilde, herkes kabul eder ki o mücadeleci bir çetin ceviz! Ve hayattaki tüm enerjisini Fenerbahçe’ye veriyor. Bu konuda en başından beri verdiği açık mücadelede sonuna kadar haklı çıkmış olması, Fenerbahçelileri ve objektif sporseverleri ne kadar sevindirdiyse, artık bu konu üzerinden gönül rahatlığıyla Fenerbahçe’ye saldıramayacak olan sayısız başka insanı da üzdü. Ama Aziz Yıldırım ismi, FETÖ ile olan mücadelede kalıcı şekilde tarihe geçti...

Kendisiyle 6. yılında 3 Temmuz’u konuştuk...                              





Bedri Baykam: Sayın Başkan, yine bir 3 Temmuz yıldönümüne geldik. Siz Fenerbahçe’ye o saldırı başladıktan sonra en karanlık günlerde, “Şike Davası” olarak anılan duruşmalar sürecinde, esas tehlikenin çok daha büyük olduğunu Türkiye’ye anlatmaya çalıştınız...

Aziz Yıldırım: “Ne şikesi, memleket elden gidiyor” dedim!
 
BB: Evet, aynen böyle dediniz. Çok tarihi sözlerdi, insanların önemli kısmı o gün anlamak istemediler bunu. Zaten o sözlerinizin üzerinden 3-4 yıl geçtikten sonra Türkiye 15 Temmuz’u yaşadı ve insanlar bu sefer de sanki çok şaşırdı. “Bu FETÖ de nereden çıktı?” dediler. Siz o anda ne düşündünüz?
 
AY: Tabii ki hiç şaşırmadım. 15 Temmuz’dan 1 sene önce HaberTurk’te Faik Çetiner ile program yaptık ve orada 50 bin kişiyle ihtilal yapacaklarını söylemiştim. Bunu herkes görüyordu, biliyordu ama devletin her yerine sızdıkları için, daha doğrusu devlet bunları özellikle içeride tuttuğu için önlem alamıyorlardı. 15 Temmuz’da bunlar darbeyi yapınca ve devlet de bunu görünce mücadele tam olarak başladı. Çünkü önceden herkes iç içe olduğundan kimse birşey yapamıyordu. Kimin FETÖ’cü olduğunu, kimin olmadığını biliyorlarsa dahi birşey yapılamıyordu, pozisyon buydu!
 
BB: Öte yandan 3 Temmuz 2011 tarihinden itibaren başta siz, Fenerbahçe camiası bu saldırının kumpas olduğunu, mantıksızlığını, yalan-dolanını ilk kez ortaya çıkardı ve yalnız kaldı. O dönemde  herkes Fenerbahçe’ye çamur atma peşindeydi. Peki size ve Fenerbahçelilere Türkiye nasıl bakıyordu? Aslında FETÖ’ye karşı bir hareketin öncülüğünü yapmış bu köklü kurumun başkanı olarak bugün ne düşünüyorsunuz o süreç hakkında?

BU HADİSE TÜRKİYE İLE SINIRLI DEĞİLDİR, BİR DÜNYA SENARYOSUDUR, YAZAN DA OYNAYAN DA BELLİDİR!”

AY: Hadise şu: Ortada 40-50 senelik tehlikeli bir oluşum var. Bu oluşum olgunluk dönemine geldiği zaman artık ortaya çıkmaya başlamış. Ve bu 40-50 sene boyunca her gruptan insanlarla beraber yürümüşler, iç içe geçmişler, örgütlü olarak her yere sızmışlar! Bunun karşısında durmak, “dini yayma, İslam’ın iyiliğini dünyaya anlatma”nın çok ötesinde, gerçek amaçlarının devleti ve hatta dünyayı ele geçirmek, yönetmek olduğunu dış dünyaya anlatmak çok zordu o süreçte. Bunun boyutları Türkiye ile sınırlıymış gibi bakıyor herkes, çok yanlış bu. Afrika’da, Latin Amerika’da, Malezya’da, Müslüman ülkelerin olduğu her yerde aynı Türkiye’de yerleştirdikleri sistemi kurmaya çalışıyorlar. Yani FETÖ’ye bakarken, sadece Türkiye’de darbe yapmaya çalıştılar dersek yanlış olur, gücünü de küçümsemiş oluruz. FETÖ bir dünya gücüdür. Bu bir senaryodur, oyundur. Bunu yazan da oynayan da bellidir. Yoksa Fettullah Gülen’in yalnız başına yapacağı operasyonlar değildir. Bunu iyi algılamak, geneline iyi bakmak lazım.
O süreçteki insanların yanılgılarını da hoşgörüyle karşılayacağız. Ama bu noktadan sonra bunlara terör örgütü olarak bakmayıp, başka anlamda değerler yüklemeye çalışanlar olursa, işte o zaman yanılgıya düşülür. Çünkü bu adamlar Türkiye’ye büyük zarar verdiler. İşte o zaman bu ülke daha da zarar görür.
 
BB: Siz “Ne şikesi, ülke elden gidiyor!” derken bu tabloyu deşifre etmiştiniz, değil mi?

AY: Tabii ki görmüştüm. Aslında ondan daha önce de görmüştüm. Din kisvesi altında, nasıl bir örgüt haline dönüştükleri ortadaydı. Örneğin insanların bir işi olduğunda ve torpil gerektiğinde millet ne yazık ki bunlara gidiyordu hep. Sanki her yerde hakimdiler ülkeye. Hepsini görüyordum.


TRABZONSPOR HALA BAŞARISIZLIKLARINI ÖRTMEK İÇİN BİZE SIĞINIYOR”

BB: Beni çok şaşırtan bir olay var: Tüm bu kumpaslarla oluşturulmuş Ergenegon, Balyoz, Şike davaları çökmüşken, Trabzonspor hala kalkmış ben “FIFA’ya gideceğim, CAS kararı var, UEFA kararı var, sokaklarda protesto edeceğim” gibi akıl almaz bir davranışı sürdürme peşinde. Buna ne diyorsunuz?

AY: Şimdi Bedri Bey, bu davanın başlangıç noktası emniyetin hazırlamış olduğu hayali bir romanla başlayan fezlekedir. Avrupa’daki UEFA ve CAS, bu fezleke üzerinden yürümüştür. Şimdi Yargıtay’daki davanın bitimiyle beraber, biz yeniden yargılanmayı UEFA ve CAS’a, Türkiye Futbol Federasyonu’na talebimiz olarak tekrar taşıyacağız. Bu şekilde davranmaları normal, çünkü Trabzonspor yönetimleri başarılı olamıyor. Ve bu başarısızlığı örtbas etmek için bir yere sığınmaları lazım, bu sığınma için Fenerbahçe üzerine oynuyorlar. Ama biz tersine hareket etmeye başladığımız zaman bu işin içerisinde nerede olduklarını kendileri de, herkes de daha iyi bilecek, herkese göstereceğiz.
  
HALA İÇERİDEN ÇOMAK SOKMAYA ÇALIŞAN HAİNLER VAR, MÜCADELE SÜRÜYOR”

BB: Fenerbahçe’nin başkanıyla, yöneticileriyle, taraftarıyla mantıkla ve akılla bu olayın en başından beri düzmece olduğunu net gören ve hiçbir tehdide boyun eğmeyen bir yapısı var. Bunu nasıl açıklarsınız?

AY: Fenerbahçe’nin 1907’den beri hep doğruların yanında olma, onları tespit etme anlayışı vardır. Baktığımız zaman Fenerbahçe’ye karşı padişahlar zamanında da, Cumhuriyet döneminde de yapılan haksızlıklarda hep direnen bir yönetimi ve arkasında camiayı görürsünüz. Bu bir gelenek. Aziz Yıldırım bu konuda söylemiştir, etmiştir ama camianın da kültürel yapısı olarak böyle bir geleneği var. Bu gelenek biraz da yönetimin tutumuyla, doğruları söylemesiyle ve insanların bize inanmasıyla, duyduğu güvenle alakalı. Aziz Yıldırım’ın da 2011’den önce hep doğruları söylemiş, haklı da haksız da olsa, kulübün menfaatine olacak olsa bile hiç yalan söylememiş olması bunda başka bir etkendir. Fenerbahçe camiası da, yine doğruyu söylüyordur inancıyla arkamızda durmuştur. Zaman ve süreç bu olayın ve her dediğimizin ne kadar doğru olduğunu kamuoyuna göstermiştir.
Fenerbahçe’nin bu tutumunun dışında hiçbir kulüp, hiçbir müessese bunun altından kalkamazdı, ayakta kalamazdı, yok olur giderdi. Biz 2012’de hapisten çıktıktan sonra da iyi günler yaşamadık, hep sıkıntılar yaşadık. Hep mahkeme şöyle mi olacak, böyle mi olacak... O mahkeme açıyor, bu mahkeme açıyor, şu birşey söylüyor. Kendi içimizde bile bazı hainler var! Örneğin onlar da çıkıp hala başkanlığımın geçersiz olduğunu etrafa anlatma peşine düştüler. Altı senedir mücadelemiz devam ediyor! Tek hedefi ellerindeki çomakla ortalığı karıştırmak olanlardan söz ediyorum. Çıktık ama hepsiyle mücadelemiz devam ediyor. Rahat değiliz, huzurlu değiliz. Sadece sporla uğraşamıyoruz, başka olaylarla uğraşıyoruz.
  
ATATÜRK’ÜN KULÜBÜYÜZ, LAİKİZ, TÜM İLKELERİYLE
CUMHURİYET’E SAHİBİZ”
BB: Fenerbahçe’nin Kurtuluş Savaşı’na, Atatürk’e verdiği destekten gelen yapısı ve Atatürkçü ruhu, bu süreci böyle yüksek bir inançla götürmesinde etkili olmuş mudur?

AY: Olmaz mı? Ne diyorsun, Atatürk’ün kulübü diyorsun. Atatürk’ün kulübü dediğimiz bir yerde düşüncemizle, varlığımızla onun yaratmış olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarkenki ilkelerinin hepsini kabul etmiyor muyuz? Samimi olarak böyle düşünmüyor muyuz? Her zaman söylüyoruz: Atatürk’ün kulübüyüz, Atatürkçüyüz, laikiz, Cumhuriyet’e sahibiz... Bu anlayışın içerisinde olan camia da bu değerlere sahip çıkıyor. Kimse bunu durduramaz.

 “HİÇBİR YERDEN, HİÇBİR KULÜPTEN BİR ÖZÜR GELMEDİ”

BB: Tüm bu kumpaslara, bunların artık suçluları ve elebaşılarıyla beraber deşifre olmuş olmalarına, FETÖ’cülerin hapiste veya kaçmış olmasına rağmen, bu süreçte Fenerbahçe’ye saldıran diğer kulüplerden özür geldiğini hatırlamıyorum...
  
AY: Hayır. Hiçbir zaman hiçbir yerden gelmedi böyle bir özür. Türk toplumunda öyle bir alışkanlık yok maalesef.

BB: Ben de hiç duymadığım için, emin olmak için size sormak istedim, ama görüyorum ki teyit ediyorsunuz Sayın Başkan...

AY: Yok öyle bir alışkanlık ülkemizde...
  
FETÖ’NÜN SONU, 3 TEMMUZ’LA BAŞLAMIŞTIR

BB: Eklemek istediğiniz başka birşey var mı?

AY: 3 Temmuzların unutulmamasını rica ediyorum. Tüm bu FETÖ olaylarının ortaya çıkış hadisesinin en çarpıcı başlangıç bölümlerindendir. 3 Temmuz'dan sonra Türkiye’yi bekleyen büyük badirelerin, kötü günlerin belki de ilk aydınlık günüdür 3 Temmuz, bunları unutmamak lazım. FETÖ kumpasının yok olmasının başlangıcıdır. Çünkü Fenerbahçe’nin kurumsal olarak kararlılıkla karşı çıkışının büyük etkisi olmuştur!

BB: Ergenekon ve Balyoz gibi davalar daha önce başladı ama Şike davasındaki kararlılık ve dik duruşun, eminim ki tüm o  davaların çökmesinde de çok etkisi olmuştur.

AY: Bütün özel mahkemelerde olan davalar FETÖ kumpasıdır. Ergenekon, Balyoz, Odatv, KCK, Cübbeli Ahmet Hoca, Şike ve daha ismini bilmediğimiz bir sürü dava... 15 Temmuz’da da birçok insan maalesef vefat etmiştir aynı FETÖ çetesi nedeniyle.. Allah hepsine rahmet eylesin diyoruz yıldönümü gelirken...

BB: 2 yıl önce HSYK baş müfettişi aynı çetenin benim için de hazırladığı fezlekeyi de gösterdi! Uygulamaya koyamadan çöktüler...

AY: Hayırlı olsun, ucuz atlatmışsınız Bedri Bey!